Kahraman Stephen
5 Ağustos 2017 Edebiyat Kültür Sanat Roman

Kahraman Stephen


Twitter'da Paylaş
0

Sadece İrlanda sokaklarında değil aynı zamanda Stephen’ın beyninin içinde, bilincinin dar yollarında dolaşarak ilk gençliğini yaşayan bir adamın gelişimine tanık oluyoruz.
Pınar Üretmen
Efsaneye göre... Efsane odur ki, James Joyce yayıncılar tarafından yirminci kez reddedilen kitabını bir öfke nöbeti sırasında ateşe atar. Ellerinin yanması pahasına kitabın bir kısmını kurtaran kişi ise hayat arkadaşı Nora olur.1 Yaptığı edebiyat adına büyük bir cesarettir çünkü küllerinden yeniden doğan bu kitap, Joyce’un ilk yazarlık adımlarının izleğidir. Kitabın hayat hikâyesi de bir kararsızlık tarihidir adeta, defalarca gözden geçirilir ama bir türlü tamamlanamaz. Joyce kendisine hayal kırıklığı yaşatan kitabını bir türlü affedemez ve onu düzenlemek yerine parçalara bölerek bir kısmından Sanatçının Genç Bir Adam Olarak Portresi’ni yazar. Oysa Kahraman Stephen yazarını hiç terk etmez, attığı her adımda, yazdığı her kitabın sayfalarında gölgesi kalır. Gizli ve kararlı bir şekilde sızar gelecek büyük eserlerinin içine ve Joyce öldükten sonra küllerinden bir kez daha doğarak yayımlanır. Joyce’un ilk romanı olarak kabul edilen ve kendisinin “okullu oğlan işi” diyerek küçümsediği Kahraman Stephen ilk kez Joyce’un ölümünden üç yıl sonra 1944 yılında basılır. James Joyce’un bir sanatçı, bir yazar olma yolunda yaşadıklarının ilk elden anlatımı olan bu otobiyografik roman ülkemizde de ilk kez mart 2017’de Aylak Adam tarafından, Merve Tokmakçıoğlu’nun çevirisiyle yayımlandı. Orijinali 943 sayfa olan bu kitaptan elimizde kalan kısım ise sadece 238 sayfa. Ulysses, Dublinliler ve Finnegan’ın Vahı eserleriyle tanınan James Joyce’a ait yazım tarzından çok farklı bir kitap Kahraman Stephen. “Okullu oğlan işi” değil kesinlikle ancak bilinç akışıyla yazılan yazılarına göre detaylarla dolu, uzun betimlemelere ve görsel bir bakışa sahip olduğu söylenebilir. Bu anlatı bahçesinde gezmek ister misiniz? Kaybolmanızı engelleyecek yol ayrımlarını öğrenmek? Stephen Daedalus’un –ki kendisi James Joyce olur aynı zamanda– okul yıllarına ve ergenlik yaşlarına hoş geldiniz. Katolik okuluna devam eden Stephen’in tüm zorluklara karşın sanatçı olma iradesini ve kararlılığını okumaya. Din ve vatanseverlik duygularını tüm hücreleriyle yaşayan tutucu İrlanda ile tanışmaya. Ve tüm bunların karşısında aykırı kalma, zoru seçerek kendi yolunu çizme azmindeki Stephen’ın taviz vermez dikbaşlılığına. Kısacası, bağnaz bir toplumda verilen yaratıcılık mücadelesine hoş geldiniz. Kahraman Stephen, bir sanatçının özgün bakışını ve tarzını yaratırken geçtiği toplumsal ve psikolojik süreçlere tutulan bir ayna, hem de ilk elden ve doğru açıyla. Dublin’in sokaklarında, Katolik okulunun koridorlarında, İrlanda barlarında dolaşarak tanık oluyoruz bu döneme. Yirminci yüzyılın hemen başlarındayız. Stephen okulda oldukça başarılı bir öğrenci olmasına rağmen edebiyata, özellikle de şiire olan ilgisi nedeniyle derslerine biraz ilgisiz. Sokaklarda gezmeyi seviyor ama başıboş bir şekilde değil, yaşayan şehrin her nefesini içine çekerek, gözlemleyerek ve izlenimler biriktirerek. Bu açıdan bir flanör de sayılabilir hatta. Bazen tüm gününü şehrin uzak kesimlerine kadar yaptığı yürüyüşlerle geçiriyor. O henüz bilmiyor ama biz okurken hemen fark ediyoruz gelecekteki büyük eserlerini oluşturacak çakıl taşlarını topladığını. Asi ve Kahraman... Sürekli sorular soran ve eleştirel bakan bilinci nedeniyle isyankâr bir genç Stephen. Bu nedenle hem din hem de İrlanda milliyetçiliğine mesafeli ve öfkeli. Annesinin tüm karşı çıkışlarına, toplumsal paslanmış zincirlerin onu kontrol altına alma girişimlerine ve kutsala olan bakışından dolayı dışlanmasına rağmen yolundan vaz geçmeye hiç niyeti olmayan bir isyankâr. Hiç sorgulamayan bağnaz yapıya karşı yıkıcı. Üstelik, bunları sürekli alaya alacak ve herkesi küçümseyecek kadar öfkeli ve yıkıcı. Evet, ukala ve bencil bir Stephen karşımızdaki. Ama bu genç adamın bir yandan da çok bilgili ve entelektüel olduğunu görüyoruz. Metafizik felsefe, modernizm, Aquino’lu Thomas’ın iyi ve yüce kavramları, tiyatro, şiir, sanat tarihi, estetik gibi pek çok konuda bilgisi olduğu kadar kendi fikri, söyleyecek sözü var. Bu kavramları uzun uzadıya tartıştığı ve kendi estetik felsefesini oluşturduğu bölümler yer alıyor kitapta. Kklasik romandan çok deneme tadında felsefi ve sanatsal görüşlerin anlatının içine yedirildiği bir romanın -bir deneme-kurmaca diyelim biz buna- deneysel örneği sanki. Bu arada İngiltere’ye öfkesini her daim taze tutarak milliyetçilik ateşini körükleyen, modernizmin kıyısında kalıp teokratik yapıdan kurtulamamış, dini geleneklere körü körüne bağlı bir ülkeyle tanışıyoruz. Ancak her ne kadar tutucu olsa da kendisini bu denli eleştiren bir yazarı dışlamayacak ve el üstünde tutacak kadar aydın görüşlü olduğu gerçeğini fark ediyor, sanat adına umutlanıyoruz. Sadece İrlanda sokaklarında değil aynı zamanda Stephen’ın beyninin içinde, bilincinin dar yollarında dolaşarak ilk gençliğini yaşayan bir adamın gelişimine tanık oluyoruz. İkilemlerini, içsel çatışmalarını, aşık olmasını, aşkı reddetmesini, hayal kırıklığını, kıskançlığını, umursamazlığını ve bazen de çaresizliğini onunla beraber yaşıyoruz. Sonraki eserlerinde detaylı ele aldığı baba-oğul çekişmesi yerine anne ve kardeşlerini odağa aldığı aile içi gerilimleri. İnsan okuduğu kitaptan bir şehri, bir dönemi ve en çok da bir insanı tanımaktan daha fazla ne ister ki. Ama… Ama gene de geleceğin aykırı kalemi Joyce’u arıyor insanın gözleri. O dehanın kendini yaratabilmesi için geçen aşamaları öğrenmek güzel elbette ancak bilinç akışını ustaca kullanan bir kalem yerine her detayı uzun betimlemelerle anlatan bir yazarla karşılaşmak biraz hayal kırıklığı yaratıyor. O kadar ki bazen bir diyaloğun ya da betimlemenin çıkmaz bir sokak olduğu hissine kapılıyor insan: Buradan nereye çıkılıyor ve bu yolun amacı ne diye sorduran bir kör sokak. William Troy’un dediği gibi bir yazarın aklındaki her detayı ve teleskopik olarak gördüğü her manzarayı aktaran kişi değil gerekli ilişkileri kuran ve seçerek, eleyerek, anlamlandırarak anlatan olma yolundaki gelişimini fark ediyoruz.2 Bu gelişim olmasaydı ne Ulysses ve de Dublinliler yaratılabilirdi. Keşke… O alevlerin arasından kitabın başı da kurtulabilseydi ve hatta hiç boşluk olmasaydı. Ah keşke… Elimizde kalan kitap beşinci bölümden ve tam da bir cümlenin orta yerinden başlıyor. Anlatının içine öylece düşüveriyor okur. Beş ve on altıncı bölümlerin arası tamamen kayıp ve anlatı boyunca bu şekilde kaybolan bölümler nedeniyle anlam boşluklarına düşüyorsunuz. Anlatının zaten detaylarla dolu olması ve uzun tasvirlerin gölgesi nedeniyle bu anlam boşlukları zaman zaman okuru tam bir kör noktaya fırlatabiliyor. Romanda o kadar çok kişinin adı geçiyor ve bu kişilikler aniden ortaya çıkıp aynı şekilde birdenbire yok oluyor ki bazen kişileri takip etmekten vazgeçiyor insan. Zaten yan kahramanların çoğu Stephen’ın diyaloğuna eşlik etmek üzere var olan birer dublör olarak eklemlenmiş anlatıya ve adlarının ne olduğu hiç önemli değil âdeta. Eğer… Kitapta sıkça tartışılan felsefi konular hakkında ilginiz ve bilginiz varsa daha çok anlam kazanıyor anlatı. Özellikle metafizik ve skolastik felsefe, Aquino’lu Thomas, güzel-iyi-yüce kavramları, adalet anlayışı üzerine oldukça etkin fikirlerini anlamlandırmak için bu konularda bir alt yapı iyi olacaktır. Eğer benim gibi teolojik konulara aşina değilseniz ve Hristiyanlığın doğuşu, Cizvit öğretileri, mezhepler, havariler gibi konularda bilginiz yoksa bazı kısımlar havada kalıyor. Ancak Joyce’un estetik ve edebiyat, özellikle de şiir üzerine geliştirdiği kuramlar ilgi çekici. Eğer Joyce’un Sanatçının Mektupları adı altında derlenen mektuplarını okuma listenize eklerseniz kitapta anlatılanlar berraklaşıyor.3 Mesela kitapta detaylı şekilde bahsettiği yazar Henrik Ibsen’e yazdığı mektupla karşılaşmak, hoş bir sürpriz. Joyce’un kişiliği ve kitaplarının yazım süreçleri da gene bu mektupların satırlarında gizli. İyi ki… Her ne kadar James Joyce için bir çıraklık dönemi kitabı olsa da iyi ki Nora Barnacle Joyce ateşlerden kurtarmış Kahraman Stephen’ı. İyi ki Aylak Adam dilimize kazandırmış. İyi ki okumuşum. İyi ki… Kaynakça 1 Herbert Gorman, James Joyce, New York, 1939 2 Stephen Dedalus, In The Rough, William Troy, The NewYork Times, 1945. 3 James Joyce, Sanatçının Mektupları, Notos Kitap, 2015. Yukarıdaki fotoğraf: James Joyce ve torunu Stephen.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR