Hâkim, "Gereği düşünüldü," dediğinde, sesinin tonu vereceği kararı belli ediyordu. Avukat ayağa kalktı, bakışları kürsüde. Üyeler kendi aleminde, salonda yok gibiler. Savcı hazırladığı tek tip mütalaayı önüne gelen her tutuklu dosyasına sunuyor, sonra da telefonuna dönüyordu. Hâkim hükmü okumaya devam etti.
"Dosyanın delil durumunda, suçun vasıf ve mahiyetinde bir değişiklik olmaması sebebiyle –"
Avukat önündeki dosyayı kapattı, çantasına tıkıştırmaya başladı. Ya çanta küçülmüştü ya da dosya büyümüş, bir türlü sığmıyordu. "Olduğu kadar," dedi çantayı kucakladı, çıkışa yöneldi.
"Nereye Avukat hanım, duruşma bitmedi," diye seslendi hâkim. Avukat üzerine alınmadı, sandalyeye takılan cübbesinin eteğini hırsla çekti, kürsüden tarafa bakmadan yürüdü. Hâkim alışık olmadığı bir davranışla karşı karşıyaydı. Görmezden mi gelseydi yoksa. Salonda onca insan varken geri adım atamazdı.
"Avukat hanım, size sesleniyorum, hüküm okunuyor, mahkemeye saygı." Bu kez sesi daha yüksek çıktı. Salonda duruşma bekleyen öteki avukatların bakışları hâkimle avukat arasında gidip geliyordu. Hâkim ses tonunu yumuşattı, "Tutanak düzenlemek zorunda bırakmayın bizi, yerinize dönün," dedi.
Avukat kapı eşiğine attığı adımını geri çekti, durdu, bir iki saniye düşündükten sonra kürsüye döndü. Hâkim sözlerinin onda yarattığı etkiden memnun, geriye yaslandı. İki yanındaki üyeler de. Telefonunun ekranında parmaklarıyla ileri geri gezinen savcı uykudan uyanmış gibi şaşkın gözlerle etrafa baktı. Salondan çıt çıkmıyor. Avukat kürsüye doğru iki adım attı.
"Tutanak mı dediniz, sebep?”
“Duruşma düzenini unutuyorsunuz, öyle kafanıza göre salondan ayrılamazsınız.”
Avukat elini başına götürdü. Yüzünde alaycı bir ifade.
“Tabii ya, duruşma düzeni. Adil yargılamadan söz edecek haliniz yok ya."
"O nasıl söz. Mahkemeye alenen hakaret ediyorsunuz."
Avukat kucağına bastırdığı çantadan taşan dosyayı işaret etti.
"Bunun içinde ne var, biliyor musunuz." Kürsüdekiler birbirine baktı. Duruşma tutanakları, iddianame, dilekçeler. Başka ne olabilirdi ki. "İnsan var, insan,"diye gürledi sesi, sırtını dönüp salondan çıktı.
Koridorda duvara yaslanmış bekleşenler, pencere önündeki banklarda oturan rengârenk giysili kadınlar, hepsi gözlerini salona dikmiş, oradan gelecek müjdeli haberi bekliyordu. Salondan çıkınca önce erkekler ona yaklaştı, sonra kadınlar. Başını iki yana salladı, salonu işaret ederek hâkimlerden, savcının değişmeyen tavrından söz etmeye başladı. Pencerenin önünde onları izleyen siyah elbiseli kadın konuşulanları duymuyordu ama tahliye kararının çıkmadığını anlamıştı. Olduğu yere ağır ağır çöktü. Yanındaki genç kız onu kolundan tuttu ama gücü yetmedi. Avukat kalabalığın arasından sıyrıldı, siyahlı kadının yanına geldi. Kadın başını kaldırmadı. Yanına diz çöktü, incelmiş, deri ve damardan ibaret ellerini tuttu. Ne diyebilirdi ki, umut et mi desin, ne umudu. Vazgeç mi desin, insan evladından vazgeçer mi. Adalet elbet bir gün yerini bulur mu desin, ne zaman, diye sormaz mı. Yutkundu. Kadın başını kaldırdı, titreyen ellerini Tanrı'ya yakarır gibi uzattı, "Ömrüm yeter mi oğluma kavuşmaya avukatım hanım, onu söyle bana," dedi, beyaz tülbendinin uçlarını gözlerine bastırdı.
Adliyeden çıktığında öğlen olmak üzereydi. Güneş epeyce yükselmişti, yakıyordu. Uzun dik merdivenlerin başında durdu. Sağına soluna baktı. Yönünü kaybetmiş gibi hissetti bir an. Nereye gidecekti. Duruşmaları bitmiş miydi. Otoparka doğru yürümeye başladı, bir eliyle çantasını karıştırıyor, güneş gözlüğünü bulmaya çalışıyordu. Sadece gözlük olsa, arabanın anahtarı da yok. Her şey üst üste mi gelir. Derin bir nefes aldı, Sakin ol, daha önce de yaşadın, geçecek, dedi. Geçse ne olur, o kadıncağız görebilecek mi oğlunu. Daha kaç anne yüreğinde hasretle toprağa girecek. İyi ki çocuk doğurmamışım.
Sıra sıra park etmiş otomobilleri gözleriyle taradı, ikinci sıranın ortasındaydı. Arabayı buldu ama anahtar yok. Ofiste bıraktım desem, buraya nasıl geldim. Arabanın yanına geldi, çantasını motor kaputunun üstüne boca etti, cep telefonu, evin anahtarları, makyaj çantası, tükenmez kalemi, buruşmuş alışveriş fişleri. Telefonu çalmaya başladı, Murat. Bir sen eksiktin, dedi, meşgule attı. Sinirinden ağladı ağlayacak. Yaklaşan ayak sesinin ardından yanında bir gölge belirdi.
"Derya abla, anahtarın," dedi, "Sabah yer bulamayınca park edeyim, diye vermiştin ya." Deryanın omuzları düştü, suçlu bir çocuk gibi başını kaldırmadan uzandı, anahtarı aldı.
"Teşekkür ederim İsmet," dedi.
Döktüklerini çantasına doldururken telefonu tekrar çalmaya başladı. Bu kez baro başkanı arıyordu. Mahkeme başkanı tutanağı düzenlemekte gecikmemiş anlaşılan. Telefonun ekranına susuncaya kadar baktı. Göğsü inip inip kalkıyordu. Bir iki adım uzaklaşmış İsmet'e seslendi. Onu uzun zamandır tanıyordu, adliye oto parkına bakmadan önce kendi iş merkezinin otoparkında çalışıyordu, güvenirdi. Telefonu ona uzattı.
"Al," dedi, “birkaç gün sende kalsın.” İsmet gayriihtiyari uzattığı avucuna konan telefona baktı.
“Ne yapacağım bunu?” Derya sessiz kalınca, “Yani, çalarsa ne yapayım.” diye sordu.
“Sen bilirsin,” dedi Derya, “ister aç, ister açma, sana kalmış.” Arabaya bindi. Kontağı çevirdiğinde İsmet hâlâ elindeki telefona bakıyordu.
Kuş gibi hafiflemişti. Tanrım, ne güzel, dedi. Telefonu çalmayacak, çalacak ama duymayacak. Mesaj gelmeyecek, gelecek ama okuyamayacak. Kimseyi arayamayacak. Özgürlük böyle bir şey olmalı.
Şehir trafiğinden ne zaman çıktı, kaç saattir otobanda yol alıyor, farkında değil. Benzin lambası yanınca şehirden bir hayli uzaklaştığını anladı. İlk benzinliğe girdi. Pompacıya, "Fulle," dedi. Marketten birkaç şişe su, bisküvi, çikolata aldı. Arabanın camlarını silen çocuk, "Yolculuk uzun galiba, iyi yolculuklar abla," dedi. Sahi nereye gidiyordu, bir hedefi var mıydı, uzun muydu yolu. Teşekkür etmekle yetindi.
İnsan bir yakınını kaybettiğinde bir yandan acı çekermiş, bir yandan da ölen kendisi olmadığı için içten içe sevinirmiş. Ne zaman cezaevine gitse ya da tahliye kararı alamasa benzer duygulara kapılırdı. Ya ben içeride olsaydım, böyle bir heyet baksaydı davama. Tutsaklık ölümden beterdi. Bir yandan da onlar içeride tutsak, biz dışarıda diyerek teselli bulmaya çalışırdı. Topluma tutsak, kocaya tutsak, sevgiliye tutsak, konfora tutsak, teknolojiye tutsak. Tutsağız işte. Murat'a diyebildim mi, bu ilişki beni boğuyor, nefes alamıyorum. Diyemedim. O iyi bir insan. İyilik de neyse.
Radar uyarısını gördüğünde ibre yüz altmışı gösteriyordu. Ayağını gazdan çekti. Kesin radara düşmüşümdür. Bugüne kadar dikkatli oldum da ne oldu, yediğim cezaların haddi hesabı yok. Ayağını tekrar gaza götürdü. İkidir dikiz aynasında görünen motor yanından hızla geçti. Vayy, dedi, benden hızlı. Sürücünün üstünde turuncu bir rüzgârlık, bacağında haki kargo pantolon. Viraja girmeden önce sert bir kavis çizdi, gözden kayboldu. Özgürlük bu muydu yoksa.
Derya müziğin sesini açtı, bildik bir türkünün pop tarzında yorumu arabanın içini doldurdu. Son çikolata parçasını ağzında erite erite yemeye başladı. Güneş önünde. Denize paralel uzanan dağların dik yamaçlarında ilerliyor. Keskin virajları alırken güneşin yakıcı ışıkları farklı açılardan yansıyor, onu daha az rahatsız ediyordu. Arada bir camları indiriyor, içeriye çam kokusuyla karışık sıcak bir rüzgâr doluyordu. Daha bu sabah kuaförde tarattığı saçları yüzüne gözüne dolanınca camı tekrar kaldırdı.
Gözlerinin önünde uzanan deniz kıpırtısız, dümdüz. Ve mavi. Öyle bir mavi ki, bugüne kadar ne bir gölde, ne nehirde, ne de herhangi bir ressamın tuvalinde rastladığı tonda. Sağında ara ara seyrekleşse de çam ormanları. Solunda biri bitmeden ötekinin başladığı muz bahçeleri. Kilometrelerce. Yine aynı duygu kapladı içini. Elma, erik ya da kiraz bahçesi gördüğünde hissettiklerine hiç benzemiyordu. Pahalı bir tabloya bakıyor gibiydi. Elmaların, dut ağaçlarının tepesinde geçen çocukluğu buna sebep olabilir miydi. Muza tırmanılmaz, dalına salıncak kurulmaz, kesin kuşlar da yuva yapmıyordur ama muzla zengin olunurdu.
Kaç kez bu yoldan geçmişti. Her defasında ya duruşmaya yetişme telaşı ya da Murat'a sözü vardı, geç kalmamalıydı, merak ederdi. Yavaşladı, nereye yetişmeye çalışıyorum. Hiçbir yere. Özgürüm. Telefonum bile yok. Yüzüne geniş bir gülümseme yayıldı. Şimdi İsmet düşünsün, açayım mı, açmayayım mı, açınca ne söylemeliyim. Kahkaha attı.
Bu yoldan her geçişinde dikkatini çeken kırmızı kiremitli, bol begonvilli ev, solundaki muz bahçesinin ortasında yine ışıl ışıldı. Tek başına. Görünürde ikinci bir ev yok, komşusuz. Kartpostallardaki evlere benziyor. Masal ev. Asfalttan ayrılan ince toprak yol, eve gidiyor olmalı. Orada yaşamak, bütün bir ömrü bu evde geçirmek nasıl olurdu. Başını kaldırdığında dağı, indirdiğinde denizi görmek, sabahları gözlerini denizin koyu mavisine ve evi çepeçevre saran yeşile açmak, masal değil de ne.
Dikiz aynasından arkasını kontrol etti. Yaklaşan kamyonun geçmesini bekledi. Onun gerisindeki motorla arasındaki mesafe uzaktı, bu kez ondan hızlı davrandı, sola sinyal vererek toprak yola saptı. Lastikler zeminde hışırdadı, ağaçların gölgesi ön cama vurdu, biraz daha ilerleyince yan camlar da gölgelendi. Masal evin önünden geçerken yavaşladı, görünürde kimse yok. Balkonda çocuk giysileri asılı. Girişte küçük mavi bir bisiklet, yanında kırmızı top. Gölgeler azaldı, deniz iki adım ötesinde. Durdu, kontağı kapattı. Motoru soğutmaya çalışan radyatörün har har sesinden başka ses duyulmuyor. Kapıyı açtı, yüzüne nemli sıcak bir hava çarptı, deniz kokuyor. Bir iki adım ancak atmıştı ki, ince topukları yere gömüldü. Birini çıkarıyor öteki saplanıyordu. Sağ ayağını tekme atar gibi salladı, fırlayan ayakkabı yolun kenarına düştü. Sonra ötekini. Çıplak ayaklarıyla her adım atışında, adeta bir el ayaklarının altını gıdıklıyordu. Sanki ilk kez toprağa basıyordu, sanki çocukluğu toprakla haşır neşir geçmemişti. Hangi ara kendinden bu kadar uzaklaşmıştı. Yaşadıklarından, çocukluğundan, doğadan.
Toprağa alışan ayaklarını kayaya basar basmaz geri çekti. Ateş gibiydi. Yavaş yavaş adımladı kayaları. Uca kadar gitti, gölgesi suya düştü, irili ufaklı birkaç balığın kaçışmalarını izledi. Küçük bir yengeç yavrusu kovuğundan çıktı, yan yan yürüyerek suya ulaştı. Derya, denize uzanan kayalardan düz birini seçti, oturdu. Siyah keten eteği oturunca daha kısa göründü. Etek boyu ölçen hâkim aklına geldi. Hızla zihninden uzaklaştırdı. Ayaklarını salladı, çıplak ayakları bileklerine kadar toz içindeydi. Köyde, tozlu yokuşta yarış yaparken terliklerini hep çıkarırdı, hızını kesmesin diye. Yarışın sonunda kazanmışsa ne ayağına batan taşlar ne de kirpiklerine kadar toz içinde kalmak umurunda olurdu. O zamanlar yorgunluk hissiyle henüz tanışmamıştı. Derede yıkanır öyle eve giderdi. Dere yatağı kıvrımlarda minik birer göle dönüşürdü. Top top suya sarkan kındıraların üzerinde oturup olta salladığı, balık tutamayınca sıkılıp suya atladığı günler gerçekten yaşanmış mıydı.
Denizle arasındaki mesafe bir, bilemedin iki metreydi. Su o kadar berrak ki, içini ferahlatıyordu. Bir de iyot kokusu. Gözlerini kapadı, saçlarını geriye attı, gömleğinin üst düğmelerini açtı. Rüzgârsız ağaçların belli belirsiz uğultusu, denizin kayayı okşar gibi dokunuşundan çıkan şıpırtı, bütün vücudunu sarıp sarmalasın istiyordu. Nefes aldıkça hafifliyordu. Biri üflese denize uçabilirdi.
Yaklaşan sese kulak kabarttı, lastik ayakkabıların toprak zeminde çıkardığı hışırtı bir durup bir başlıyordu. Masal evde yaşayanlardan biridir, diye düşündü. Arkasını dönmedi.
"İyi dinlenmeler," dedi yaklaşan ses. Gözlerini açtı, başını isteksizce ona çevirdi, motorlu adam, turuncu rüzgarlığıyla güneş gibi parlıyordu. Bir elinde az önce fırlattığı ayakkabılar, ötekinde siyah bir poşet.
"Bunları biri yolda düşürmüş, sizin olabilir mi,” dedi, ayakkabıları ona uzattı, gülümsüyordu. Derya adama baktı. Durumdan vazife çıkarmak bu olsa gerek, dedi içinden. Ama keyfini kaçırmaya hiç niyeti yoktu.
"Zahmet etmişsiniz, dönüşte alırdım."
"Geri götüreyim o zaman," dedi adam gülerek. Derya'ya doğru bir iki adım attı, eğildi, ayakkabıları düzgünce yere koydu. Elindeki poşeti salladı. "Soğuk biraya ne dersiniz." Cevap beklemeden içinden birini çıkardı, ona uzattı. Derya gözlerini kıstı, burnunun ucuna uzanan şişenin ardında gülümseyen adama baktı. Genç sayılmazdı, kirli sakalları kırlaşmış. Yanlardaki çizgiler gülümserken derinleşiyor, gözleri siyah düğme gibi parlıyordu. "Alın hadi, iyi gelir," dedi. O kadar doğaldı ki, bir o kadar kendinden emin.
Gerçekten de iyi gelmişti. İlk yudum daha midesine inmeden rahatlamış hissetti. Ardından bir yudum daha, kocaman bir yudum. Şişeyi ağzından uzaklaştırırken üzerine bir iki damla bira döküldü. Bakışları gömleğine kaydı, açık düğmelerinden sutyeninin dantel biyesi görünüyordu. Boştaki eli yakasına gitti, adamın bakışları üzerinde olabilirdi, ondan çekiniyor muydu, hayır. Elini indirdi, birasından bir yudum daha aldı. Adam, Derya'nın birkaç adım ötesinde kendine oturacak bir yer aradı. Ayağıyla yerdeki taşları temizledi, oturdu. Montunu çıkarırken göz ucuyla Derya'ya baktı.
"Mola için güzel bir yer," dedi.
Derya ona bakmadan başıyla onayladı. İkisinin de yüzü denize dönük. Ufukta bir şeyin ortaya çıkmasını bekler gibiydiler. Adam yolculuk nereye, demedi, ne iş yapıyorsun demedi, yalnız mısın demedi. Onun sessizliğini bozacak hiçbir şey söylemedi. Hayret, böyle insanlar da var mıymış, diye geçirdi içinden. Yüzündeki ifade de garipti. Bildiği ama hatırlayamadığı bir ifade. Gülümseme dese, gülümseme değil, yüzüne yerleşmiş bir şey, huzur gibi mutluluk gibi. Mutlu insan ifadesini unutmuş olabilir miydi. Açıktan geçen motorun sesiyle irkildi. Gövdesi suyun üstünden o kadar hızlı kayıyordu ki, nereye yetişmeye çalışıyor, dedirtiyordu insana.
"Sizce hangisi?" dedi Derya "Denizdeki mi, yoksa karadaki mi?" Adam hiç düşünmeden cevap verdi.
"Elbette karadaki," dedi. Arkasında köpükler bırakarak uzaklaşan motoru göstererek, "Hızı ve gürültüsünden başka neyi var. Balıkların sesini duyabilir mi, onu süren." Derya'nın ilgiyle dinlediğini görünce devam etti. "Karadaki motor öyle mi. Rüzgârı, yağmuru, çam kokusunu, kuşların sesini dinleyerek yol almak nasıl bir özgürlüktür, bilir misiniz."
Rüzgâr, yağmur, çam kokusu, kuş sesi Derya'yı hep aynı adrese götürüyordu ve hep aynı zaman dilimine.
"Bilirim, bilirim de, kaybedince nasıl bulunur, işte onu bilmiyorum," dedi. Kayanın üzerinde gezinen parmaklarına takılan çakıl taşını aldı, suya fırlattı.
Adam bahçenin yanına park etmiş lüks arabaya baktı, sonra Derya'ya. Bakımlı saçlar, ipek gömlek, tozlanmasına aldırmadığı siyah etek. Terk edilmiş bir çift ayakkabı. Kimdi, ne arıyordu burada. Özgürlüğü sorgulayacak son kişiydi onun nazarında.
"Neden burada olduğunuzu sorun kendinize. Belki cevabı size yol gösterir,"dedi.
Derya attığı taşın suda oluşturduğu halkaya, halkanın genişleyişine, kocaman şeffaf bir çembere dönüşüşüne dalıp gitti. Sanki çember büyüyor, büyüdükçe bütün doğayı içine alıyordu. Sadece çamları değil, elmaları, dutları, kiraz ağaçlarını, kuşları, dereleri, tozlu yolları, çıplak ayakları, rüzgârda uçuşan etekleri, ay ışığında yazılan mektupları.
Oturduğu yerde sırtını doğrulttu, gömleğindeki bira lekelerine baktı, parmakları ilikli düğmelere gitti, tek tek açmaya başladı. Son düğmeyi de açtıktan sonra gömleğin ipek kumaşı omuzlarından kaydı, arkasına düştü. Adamdan tarafa bakmıyor. Ayaklarını karnına çekti, ellerinden destek alarak ayağa kalktı. Çok yavaş hareket ediyordu. Dışarıdan bakan biri onun için ya kendinden çok emin ya da kararsız, her ne yapacaksa vazgeçmeye hazır, diyebilirdi. Fermuarını tek eliyle açtı, siyah keten etek bacaklarından yere kaydı. Tek ayağıyla onu gömleğin yanına sürükledi. Bakışları denizde. Birkaç adım attı. Denize uzanan kayanın ucunda durdu. Omuzlarına dökülen dalgalı saçlarını geriye attı. Üzerindeki son iki parçayı da orada çıkardı. Yol gösterici gibi kollarını öne uzattı, hafif bir kavis çizerek sıçradı, sanki su sadece kollarının ve başının delip geçeceği kadar yarıldı, içine daldı. Kayada ısınan bedeni suya değince ürperdi. Atladığı yükseklikten daha uzun bir mesafeye iniyordu, gözlerini açtı. Küçük balıklardan oluşan bir sürü dağıldı. Teninin her zerresini saran deniz suyu saç diplerinden bir yol bulup sanki beynine doluyordu. Bütün hücreleri maviye boyanmış olabilirdi. Onu görünce kaçışan balıklardan ne farkı vardı. Keşke solungaçları da olsaydı, yüzeye yöneldi.






