“Kişi, zihninin dırdır edip duran tarafını kapatıp yola takdir ve sakinlikle devam etmelidir.”
Yirmi iki yaşındaki Sylvia Plath bir ocak günü annesine yazdığında iki kadın da zor bir dönemden geçiyordu. O zamanlar bilim henüz insan duygularını “açıklamak” için farklı araçlara başvurmaya yeni yeni başlamıştı ve şu soruyu soruyordu: Psikolojimiz ruhumuzla mı bağlantılı yoksa fiziksel yapımız yani vücudumuzdaki biyokimyasal süreçlerin bir ürünü mü? Nörobilim o zamanlar henüz gelişmemiş, DNA yeni keşfedilmişti, “Doğa mu yetiştirme tarzı mı?” sorusu yeni bir açıklamaya kavuşmak üzereydi. Psikolojimizin ne kadarının kalıtımsal olduğu ve deneyimlerimiz ile şans dediğimiz şeylerin ne kadarının psikolojimizi etkilediği tartışma konusuydu.
Bu tartışmaların yer aldığı dönemden birkaç yıl önce ergenlik çağındaki Plath bilincini şekillendirmeye ve psikolojisinin çıkıntılarını, parlak yüzeylerini ve karanlık kenarlarını haritalamaya başlamıştı. Yaşam neşesini heyecanla anlatıyor, bizi biz yapan şeyler hakkında derinlemesine düşünüp evde gerçekleşen küçük kazaya bir cevap niteliğindeki ilk trajik şiirini yazıyordu. Her şeyi tüketen karanlıkla yüzleşmeden iki yıl önce annesine şöyle yazmıştı (bu tarz mektupları Letters Home: Correspondence 1950–1963 adlı kitapta derlendi):
“Bu kalıtsal mı yoksa karakterimle ilgili bir özellik mi bilmiyorum ama küçük ailemizin üyeleri geceleri uyanık kalıp yaptığı salakça şeylerden – teknik bir hata, söylediği bir söz veya her neyse – ötürü kendinden nefret etmeye yatkın görünüyor. Ve dikkat edilmeden söylenmiş zalim sözlerin midelerinde yara açacak kadar onları etkilemesine. Bunu biliyorum çünkü son günlerde kendimle büyük bir savaş içerisindeyim.”
Sylvia Plath'ın bilinmeyen resimlerinden.
Ama sonra, en zamansız ve özel şiirlerinden birini yazdığı, aklın varlığı ve hayatının geri kalan yıllarını yaşamasına izin veren ruh galip geldi ve mektubuna şu sözleri ekledi:
“Abartıya kaçarsa kişinin kendisiyle savaşması onu yorar. Kişi, zihninin dırdır edip duran tarafını kapatıp yola takdir ve sakinlikle devam etmelidir. Asıl önemli olan, şu anki yaşamınızdır.”
Akıl hastalığıyla yaşadıktan sonra intihar edip ölen insanların bir şekilde hayatta başarısız olduğu görüşü çok yanlıştır. Bu kaybın trajedisini derinden hissetmek, mücadele zamanlarında onlara ulaşamadığını düşünerek sinirlenmek doğaldır ama söz konusu kişi suçlanmamalıdır. Birinin bir başkasının içinden geçenleri, onun yaşamını bilmesi ya da anlaması imkânsızdır – zihinde gerçekleşenleri sanat, şiir ve şarkılarla anlatmaya çalışırız. Ancak “normal” biyokimya dengesine, “normal” nöropsikolojiye sahip kişiler, nörotransmitterların sürekli yanlış iletimlerde bulunduğu ya da her gün her saat amigdalasına baskı yapan büyük bir tümörle yaşayan bir beyinde barınan bir zihni anlayamaz. Böyle bir zihinle hayatta kalmak hiç de küçümsenecek bir başarı değildir. Sylvia Plath'ın yaptığı gibi sadece otuz bir yıl hayatta kalmakla kalmayıp o yılları şaşırtıcı güzellikte eserlerle, nesiller boyu hayatları aydınlatan şiirlerle doldurmuş olmak ruhun ender bir zaferidir.
Çeviren: Aslı İdil Kaynar
(Brainpickings)






