[button]Semih Gümüş[/button]
Yalnızca yazma tutkusuna bağlı ve bundan ötesinin nereye vardığını önemsemeyen yazarlık tutumu, çok arayıp sık bulamadığımızdır. Onu nerede görürsek sıkıca tutmalıyız ki, elimizdekinden olmayalım. İhsan Oktay Anar bu soy yazarlardan. Bugüne dek kendinden başka kimseye benzemediği için, yazdıklarına benzeyen türlere meraklı ve gençlerin çoğunlukta bulunduğu sadık bir okur çevresi oluşturan roman anlayışı, Puslu Kıtalar Atlası ile etkileyici bir şok yarattıktan sonra Kitab-ül Hiyel ve Efrâsiyâb’ın Hikâyeleri ile sürmüştü.
Amat bekleniyordu. Ne olduğu bilinmeden. İhsan Oktay Anar ne yazarsa yazsın, gene kendi hiç görünmeden ve hiçbir aracı olmaksızın okurlarına ulaşacak, onları yeni bir hayal dünyasına götürecekti. Bilinen gerçeklerle ilgisi olmayan bu hayallerin tarihteki karşılıklarını aramak yersizdi. Çünkü o güne dek bütün bildiklerimizden başka bir roman yazıyordu o.
Elbette her gerçek, kendi anlatım biçimini de yaratır; gelin görün ki, Amat’ta ve Suskunlar’da da görüldüğü gibi, İhsan Oktay Anar’ınki bu kalıp içinde düşünülemez. Her şeyden önce, bir gerçekten çıkmıyor onun yazdıkları ve sonunda onunki de bir gerçektir gerçek olmasına, kurmacanın yarattığı gerçek, ama Amat bu düzeyde de İhsan Oktay Anar’ın önceki romanlarından farklıdır.
Sözgelimi Amat, “üç direkli, iki güverteli, elli sekiz toplu, 247 deniz savaşçısının yaşadığı bir kalyonun karanlık seyrüseferi”ni anlatan bir serüven romanı mıdır?
Böyleyse, asıl olan Amat’ın hikâ-yesinin kıskıvrak yakalayan çekici özellikleriyse, okurun işi kolaylaşır. Gelin görün ki, öyle olmadığı için Amat’ı değerlendirmek zorlaşmıştır. Sonunda romancının yaratıcı aklıyla gördüğü bir romansa Amat, ancak aynı akla sahip olan onun cevherini görebilir. Yazar ile okurun bu düzeyde buluşmasının güçlüğüyse, İhsan Oktay Anar’ın yazdıklarının aslında nasıl değerlendirilmesi gerektiğine ilişkin belirsizliğin daha başından beri dağılmamasından gelir. Yazarın düşleminin tıpkısını bulmanın olanaksızlığı yüzünden, akla yatkın düşen gerçeklikten apayrı bir dünyanın metin içinde belirmesi, eleştirel okuma biçimlerini ister istemez yokuşa sürmüştür.
Ortak bilince, dolayısıyla ortak tarihe ait olmayan bir tarih içinden seçilmiş ayrıntılar ve yaşantılar, bireylerin gerçeklikten kopardıkları düşler içinde tarihsel anlamlar kazanırsa, orada edebiyata su verilmeye başlamıştır. İhsan Oktay Anar’ın yazdıkları bu düşlemin içinde nasıl anlamlandırılabilir?
İhsan Oktay Anar anlatısına açılan iki kapı
Ütopya yaratıcısı değil o; tarih yazıcısı olmadığını da anlıyoruz; şaşırtıcı olduğu için fantastik sayılırsa, büyük bir haksızlık edilmiş olur; romanlarının bölümleri parçalı metinler biçiminde ortaya çıkıp aynı zamanda düpedüz yazarın uydurduklarıyla kuruldukları için postmodern sayılacaksa, okumayı büsbütün gereksizleştirebiliriz; Osmanlı’nın geçmiş zamanlar içinde yaşadığı hayatlardan çıktığı için klasik de değil elbette, kendini özgürleştirme başarısına bakarak modernist de.
Edebiyat, Borgesgil biçimde, gündüz görülen düş ise, İhsan Oktay Anar’ın yazdıkları nedir? Onların gündüz görüldüğü söylenemez. Marina Yaguello, Hayali Diller adlı gerçekten olağandışı kitabında diyor ki: “Ütopyayı söylenceden ayıran sınır, uyanıkken görülen düşü gerçek anlamdaki düşten ayıran sınırın kendisidir. Uykuyla uyanıklık durumlarının sınırındaki alacakaranlık durumlarından kaynaklanan bu düşlerin önemi buradan kaynaklanır.”
İhsan Oktay Anar’ın yazdıklarının gündüz düşlerinden çıkmadığı kuşkusuzdur, çünkü bilinen bir gerçekliğin dilinden yazınsal dünyaya sıçramamış; Kitab-ül Hiyel’de söylendiği gibi, “gerçekleşmiş bir hayal olan dünyayı örnek alıp, onu ve uslubunu taklid ederek yeni hayaller” kurmuştur. Hayal üstüne hayal olan edebiyatsa İhsan Oktay Anar’ınki, onun kurmaca üstüne kurmacayla örtüştüğünü söylemeden önce düşünelim.
Uykuyla uyanıklık arasındaki alacakaranlık bölgeye girelim o zaman: sanırım doğru yerdeyiz. Puslu Kıtalar Atlası, Kitab-ül Hiyel, Efrâsiyâb’ın Hikâyeleri, Amat ve Suskunlar, en çok da kitaplardan aktarılan bir geçmiş zaman gerçekliğinin imlerinden, imgelerinden ve simgelerinden çıktıkları ve kimi Osmanlı gerçek kişilerinin hükümdarlık zamanlarından izler taşıdıkları için, uyanıkken görülen bir gerçekliği de kullanmışlardır elbette. Öte yandan, yazılanlar nasıl tuhaf bir dünya kurgulamaktadır ki, büsbütün uykuda görülen düşlerden çıkarak edebiyata dönüşmüşlerdir. Demek uykuyla uyanıklık arasındaki alacakaranlık bölge, İhsan Oktay Anar’ın edebiyatı bulduğu bölgedir ki, onun yazınsal dünyasına açılan ilk kapı budur.
İhsan Oktay Anar, uykuyla uyanıklık arasındaki düşlerinde nerede dolaşıyor? Elbette dil üstünde. Marina Yaguello, “Diller bir uzamda, bilinen dünya uzamında yer alırlar,” diyor, “ama hayali olanlar da işin içine girdiğinde bilinmeyen ve görünmez bir dünyanın uzamına geçilmiş olur. Diller zaman içinde, tarihsel zaman içinde, ama aynı zamanda söylencesel ve ütopik zaman içinde de yer alırlar.”
Demek bilinen dünyanın içinde yol alırken kullandığmıız dille, uçan halı üstünde yol alırken kullandığımız dil arasındaki ayrım, İhsan Oktay Anar’ın dilini anlatır aslında. Nasıl tanımlanabilir bu dil? Onca eski ve bir bölümünü bilmediğimiz sözcüğe karışmış bu dil, eskil bir Osmanlıca mıdır ve onun bu düzeyde tartışılması yerinde midir? Uzatmayalım: eskilik-yenilik tartışmasıyla ilgisi olmayan bir dildir İhsan Oktay Anar’ın dili. Keşfettiği ve yarattığı dünya tasarımı üstüne kurulmuş bir özel dildir onunki. Dil, insanın bildirişim ve kullandığı nesneleri adlandırma zorunluluğundan kaynaklanmışsa, yazarın yarattığı yazınsal dünyanın gereklerince de kendini tamamlamak zorundadır. Dolayısıyla Orta Dünya dili de yaratır yazar, Puslu Kıtalar’dan Suskunlar’a kurulmuş bir hayal dünyası dili de. İhsan Oktay Anar’ı da hayali dil yaratıcıları arasında değerlendirmek, onun yazınsal dünyasına açılan ikinci ana kapının kolunu tutmaktır.
Tolkien’in dil içinden dünyamıza fışkıran fantastik edebiyatı nasıl Hobbit ve Elf dillerini yaratmışsa, İhsan Oktay Anar’ınkini de ona izdüşer aslında. “Tolkien’in yapıtında dünyayı yaratan, gerçek anlamda dildir. Bir dil ardından konuşucularını ve bunların evrenini yaratır: bu evren, ‘Orta Dünya’nın fantastik evreni olacaktır. Demek ki Tolkien’in verdiği dilden yola çıkarak kişilikler yaşam bulur ve tarihleri yazılır.”
İhsan Oktay Anar’ın yarattığı dil, doğal dilin yazınsal dile dönüşmüş biçimi değildir. Özel bir dildir bu. Bu nedenle kullandığı sözcük dağarının eski-yeni sözcüklerden oluştuğu gibi bir değerlendirme anlamsızdır. Dolayısıyla kullanımda olmayan, sözlüklerin yetmediği, tarih ve felsefe metinlerinden ve eski kaynaklardan çıkarılmış sözcüklerle kurulmuş bu özel dil, hayali dünyaların yaratıcısı bir hayali dil olarak değerlendirilirse, İhsan Oktay Anar’ın yazdıkları açıklık kazanmaya başlar.
Unutmayalım ki İhsan Oktay Anar da bir dilsever. Yazarın tarihle felsefenin kesiştiği kavşaktaki duruşunu ancak dil sağlama alabilir, orada yazarımız var ve onun dil tutkusu, bırakalım yalnızca ayakta durmayı, kendine bağımsız ve bizim edebiyatımızda benzeri olmayan bir ada yaratmış durumda.
Amat ve ötekiler
Puslu Kıtalar Atlası edebiyatın yarattığı fırsatlar ve olası biçimleri üstüne özgün ve sağlam kurulmuş bir tezdi. Bilerek ya da bilmeden böyle anlaşılmış olması onun şansı oldu ve aynısı gibi yazılamayacağı için tekil kaldı. Gene de edebiyatın olanaklarının ve ufkunun ne denli geniş olabileceğine, romanın bilinenlerden başka hangi biçimlerde yazılabileceğine ilişkin yeni bir saptama ve nirengi noktalarından biri yerine geçti. Ne ki, edebiyat kamuoyunun, eleştirmeniyle ve okuruyla yazarını yerleştirdiği postmodern kalıptan şimdi bütün İhsan Oktay yapıtlarını korumak gerekir. İlk üç kitabında postmodern yapımbiçimlerinin payının olduğu doğru olsa bile Amat’ın ve Suskunlar’ın postmodern yaratım biçimiyle ilgisi yok. Onlara kendi kafamızın zırhlarını biçmeyelim.
Elbette Amat gibi romanlara öykünmek hem boşunadır hem de böyle bir esinlenmenin sonucu saçma olur. İhsan Oktay Anar’ı, Osmanlı’nın tarih dehlizlerinden sebeplenen bir kazıcı, yalnızca gün ışığında yaşayanların hiçbir zaman bilemeyeceği alacakaranlık dünyaların yazıcısı ve bugüne dek edebiyatımızda hiç kimselerin bilmediği bir dil ve anlatım biçiminin yaratıcısı olarak görüyorum.
Önceki romanlarındaki sıradışı öykülerden sonra Amat adlı bir masal-kalyonu açık denizlerin fırtınalarında, uğursuz bir yolculuğa sürdü İhsan Oktay Anar. Tuhaf mı tuhaf Kaptan Diyavol’u, ejderhadan olma İkinci Kaptan (Koca Reis) Kırbaç Süleyman’ı, elli tüfenkçisiyle ortalık işleri yaparken savaşmayı da alışkanlığa dönüştürmüş bir sürü haydutu, marangozu, hekimi, köçeği ve bilumum insanıyla birlikte var olup onlarsız amat olamayacağı belli olan bu masal-kalyonun başından geçenler, fantezilerle ve karabasanlarla soluk alıp veren bir romanın elbette konusudur.
Suçluların dünyası suçla beslenir, ama yazınsal yaratının ortaya çıkardıklarının suç olarak okunmasını istemez roman. Bu arada pek çok kitaba göndermeyle Amat’ın rivayetler boyunca sürmüş bir eski zaman söylencesi gibi yazıldığı da söylenebilir. Okurun onunla değişik okuma serüvenlerine yelken açması, romanı aradığı gerçekliğine kavuşturur: yabanıl insanın eski zamanlar içindeki ölüm ve ölümsüzlük bilincini kan ve şiddet içinde nasıl yaşattığına ilişkin anlamını okura yansıtan Amat, okurun ona vereceği anlamlarla günümüzdeki karşılığını bulacaktır. Bir romanı kurmacanın gökselliğinden ayakları üstüne indiren doğasıdır bu. Orada her yazınsal yapıt, gerçekle kedinin yumakla oynayışı gibi bir ilişki içindedir.
Murat Uyurkulak’ın, “Benim için şaşırtıcı olan (mucizevi mi demeli?) bir başka mesele, tozlu lügatların sayfalarında kalmış ve İOA’nın kim bilir bir nice mesaiyle gün yüzüne çıkardığı onca ‘tuhaf’ kelimenin manasını bir kez olsun merak etmemem, okurken onlara zerre kadar takılmamamdır,” sözleri bir okurun hayranlığının ötesindedir, ama aynı lügat hırsıyla parçalanmış sayısız bilinmeyen sözcük ve terim bir başka okur için Amat’ı anlaşılmaz kılan bir zorlama olarak da anlaşılabilir.
Bana gelince, Amat’ı bir şehvet düşkünlüğü olarak da okuyabilirim. Osmanlı’nın gayriresmi tarihinin içine doğmuş, suyuna dudaklarını değdirip çorbasına kaşık salmış, zerdesini yalamış, onunla kan kardeşi olmuş bir yazarın kaleminden kan sızdırarak yazmaya başladığında ne çok okurun da onu beklediğini görüp gemi azıya çektiğini anlatır İhsan Oktay Anar.
Yaratıcılığın önceden bilinmez bir kertesine gelince, gözü yarattığı dünyadan ötesini görmez bir yazarın, o dünyanın buğusuyla perdelediği bakışı, gerçeği görmeyi istemez de masallardan oluşan bir dünya yaratıp onun tek gerçek dünya olduğunu sanır. Orası da bizim bildiğimiz Türkçeyle anlatılamaz; başka bir dildir onu masala dönüştüren.
Buraya kadar, anlıyorum İhsan Oktay Anar’ı. Onun bizim Türkçemizle yazması olanaksız. Şehvetin kör noktası buradadır ve oradan bir adım atınca sonrakini de atmadan edemezsiniz, sonrakini atınca da ötekini. Onca bilinmeyen söz, sözcük, terim, arkaik duyguların yarattığı dil: onun adı kesinlikle Osmanlıca –ya da onun bir biçimi– değil, anadili Osmanlıca olan bir yaratıcının uydurduğu arkaik hayali dillerden bir dildir. Bu dili Osmanlıca-Türkçe karşıtlığı içine çekmek ayrıca Türkçeyi aldatmak da sayılır ki, İhsan Oktay Anar’ın yarattığı dilin bu tartışmayla ilgisi yoktur.
Elbette eftamintokofti değildir bu dil, ama romana çözülmesi gereken bazı sorunlar getirdiği de görünüyor. Onca bilinmez sözcük ve terim, denizciliğe ilişkin derin bilgi ve araştırmaların taşkınlıkla kullanıldığı metin içinde kara delikler de açabilir. Sözgelimi, Amat’ın “Alesta!” haykırışlarıyla palamarı çözüp denize açılmaya başladıktan sonra gelen, bir geminin denize nasıl açıldığına ilişkin bilgilerin boşaltıldığı uzun paragraf (s. 40), tek başına kalmayıp yeri geldiğinde benzerleriyle birlikte düşünülünce, metne yük olmaya başlayabilir.
Eski zaman söylencelerinden, kutsal kitaplardan insanların bilincine sızan karabasanlar, roman boyunca parça parça anlatılır. Küçük birer öyküsü olan bu yaşantılar Amat’ı ve onun gemi adamlarını tanıtır. Kamarasını ölümsüzlük üstüne kitaplarla doldurmuş Kaptan Diyavol’un gerçekdışıymış gibi gelen kişiliği; karısının ölümüyle Kırbaç Süleyman’ın yüreğine saplanan zehir; birçoklarına göre Kırbaç Süleyman Reis’in gemide kalmasının nedeninin Kaptan’ın bir hazine değerindeki kitaplarının oluşu; belki de arada geçen dehşetli deniz savaşları; romanın sonunda Kırbaç Süleyman’ın dayanamayıp Kaptan’ın tek yasak kitabını açıp okumaya başlaması yüzünden gördüğü ceza, bu öykülerin ilgi çekenleri arasında sayılabilir.
Arada sert göndermeleri de var Amat’ın. Azap Kapı’dan yol verilmeden önce koca şehre bakıp söylenen çorbacı, gemicilerin korkunç hayatları yanında, yalılardaki kibar adamların; köşklerde ve kasırlarda uyuyup rüyalarında cariyeler peşinde koşanların; kanla beslenen, ruh ve vicdanları kirli şehirlilerin; sonunda getirilen ganimete nasıl olsa el koyacak olanların şehrine karşı, “Konstantiniye’ye kan getirin!” diye ilenir.
Demek Amat gerçekse, kimin gerçeği, diye de sorulabilir. İhsan Oktay Anar edebiyatının gerçeğidir bu. Yazarın bütün yazdıkları bunun yanıtını veriyor aslında...