Çok sayıda film uyarlamasına, tiyatro oyununa ve hatta şarkıya ilham olan Uğultulu Tepeler genellikle büyük bir aşk hikâyesi olarak okunur.
Aile içinde ve özel ilişkilerde zorlayıcı, baskıcı ve kontrolcü davranışlar Aralık 2015 itibariyle Birleşik Krallık’ta suç olarak kabul edildi. Çıkarılan yasa, topluma uzun süredir fiziksel şiddet haricinde de şiddet türleri olduğunu anlatmaya çalışan ve bu konuda aile içi şiddet çalışmaları sürdüren Women’s Aid isimli sivil toplum kuruluşunun yürüttüğü kampanyaların bir sonucuydu. Fakat bundan 150 yıl evvel Emily Brontë çoktan ünlü gotik romanı Uğultulu Tepeler’in merkezine baskıcı ve kontrolcü davranışları yerleştirmişti.
Çok sayıda film uyarlamasına, tiyatro oyununa ve hatta şarkıya ilham olan Uğultulu Tepeler genellikle büyük bir aşk hikâyesi olarak okunur. Oysa Heathcliff çocukluğunda istismara uğrayan ve nihayetinde kendisi de istismarcı haline gelen karanlık bir karakterdir ve ne yazık ki, aynı davranışları kendi oğluna da dikte etmektedir.
Romanda Cathy şu sözleri sarf eder: “Heathcliff’e olan sevgim ise, tıpkı toprağın altındaki hiç değişmez kayalar gibidir. Görünüşte pek hoşa gidecek yanları yoktur, ama gereklidirler. Nelly, ben, Heathcliff’im!” Cathy’nin aşkının derinliği romandaki zorlayıcı kontrolü görmeyi engelleyebilir ama yine de Brontë’nin hikayesinin duygusal mantığının arkasında bu kontrol bulunur.
Uğultulu Tepeler iki bölümden oluşur. Brontë ilk bölümde sakin mizaçlı ev erkeği Edgar Linton ile çocukluğundan beri ruh ikizi olduğunu düşündüğü heyecan verici ve vahşi Heathcliff arasında kalan tutkulu ve enerji dolu Cathy’e odaklanır. Cathy’nin Edgar ile evlenmesi Heathcliff’in de misilleme olarak Edgar’ın kız kardeşi Isabella ile kaçmasına neden olur. Isabella başlangıçta Heathcliff’i biraz karamsar ama bir o kadar da romantik bir kahraman olarak görse de kısa süre içinde pişman olur ve bebekleri Linton ile birlikte evden ayrılır.

Heathcliff’in Isabella’yı maruz bıraktığı istismar kimi zaman fiziksel olsa da çoğunlukla psikolojiktir. Öyle ki, Isabella’ya “ayrılık talep etme hakkı vermemek için yasal sınırlar içinde kalmaya” özen gösterir.
Yasa tarafından kendisine karısının maddi varlığı üzerinde söz sahibi olma, hatta daha da etraflı söylemek gerekirse doğrudan tasarruf etme hakkı tanınmıştır ancak Heathcliff’in incelikli istismar biçimlerinin arasında aşağılama, aile ve arkadaşlardan izole etme, yeterli besinden, kişisel mahremiyet ve bakımdan mahrum bırakma yer alır. Uğultulu Tepeler’e gittiğinde Isabella’nın sefil halini gören Nelly şaşkına döner: “Güzel yüzü solgun ve bakımsızdı, saçları yapılmamıştı, buklelerinden bazısı ip gibi sarkıyordu; bir kısmı da gelişigüzel başına dolanmıştı. Büyük olasılıkla dün akşamdan beri elbisesine el sürmemişti.”
Isabella sandalyede uyumak zorunda kaldığını, çünkü Heathcliff’in, yatak odasının anahtarını cebinde tuttuğunu belirtir. Heathcliff ise hem Nelly’nin hem de kendi hizmetçilerinin önünde Isabella’yı aşağılamaktan zevk alır: “Şimdi bana söyler misin, bu zavallı, beyinsiz yaratığın kendisini sevebileceğim hayaline kapılması budalalığın dik alası değil de nedir? Git efendine söyle, Nelly, ben hayatımda bu kadar sefil bir yaratık görmedim; Linton adını aşağılara çekip lekeliyor. Her gün onun dayanma gücünü deniyor ama her defasında yine nasıl utanç verici bir halde gelip bana yaltaklandığına şahit oluyorum, bazen de artık onu küçültecek yeni bir yöntem bulamadığımda, mecburen yumuşamak zorunda kalıyorum.”
Nihayetinde Isabella üstünde incecik bir elbise, ayağında terlik Heathcliff’in evinden kaçar ve kardeşinin maddi yardımıyla gözlerden ırak bir yerde saklanır. Ölümünden sonra Heathcliff oğlu Linton’ı geri alır ve onu öz kuzeniyle, yani Cathy ve Edgar’ın kızı Catherine ile evlenmeye zorlar.
Viktorya dönemi romanlarının en itici kahramanlarından biri, muhtemelen hastalıklı ve huysuz bir ergen olan Linton Heathcliff’tir. Babasının sahip olduğu güç ve karizmadan tamamen yoksun olan Linton’ın kırılgan, hastalığa meyilli bünyesi etrafına hak gördüğü istismarı daha da belirgin hale getirir.
Uğultulu Tepeler’de hapsolan Catherine’e bütün mülklerinin yasal sahibi haline gelen Linton ile evlenmesi için şantaj yapılır. Catherine üzerinde fiziksel tahakküm kuramayan Linton ona psikolojik işkence yapmaktan zevk alır. Babasıyla gizli bir ittifak halinde Catherine’i gözetim altında tutan Linton, onun en sevdiği eşyaları da elinden almaktan çekinmez:
“Ama onun değil! Benim evim. Babam onun her şeyinin benim olduğunu söylüyor. Onun bütün o güzel kitapları artık benim olacak. Catherine eğer odanın anahtarını ele geçirir de onu salarsam, kitaplarını, güzel kuşlarını, midillisi Minny’yi bana vereceğini söyledi. Ben de ona bunları bana vermesi gerekmediğini, çünkü zaten onların hepsinin benim olduğunu söyledim. Bunun üzerine ağlamaya başladı, boynundan küçük bir madalyon çıkardı ve madalyonu da bana vereceğini söyledi. Altın bir madalyondu ama içinde iki de fotoğraf vardı, biri annesinin, diğeri dayımın gençlik fotoğrafıydı. Dün oldu bu olay. Ben bu durumda fotoğrafların da benim olduğunu söyleyip elinden almaya çalıştım. Vermedi aşağılık yaratık.”
Fakat Linton’ın zayıf bünyesi daha fazla hayatta kalmasına izin vermez ve onun ölümüyle birlikte mirasının tamamı Heathcliff’e kalır. Heathcliff ise bu avantajını Catherine’i beş parasız bırakmak için kullanır. Uğultulu Tepeler, evliliğin şiddet bağımlısı erkeklere nasıl mutlak bir güç kazandırdığını canlı bir biçimde tasvir eden karanlık bir alegoridir.
Gerçek hayattan gelen ilham
Brontë hikâyesini gerçek hayatta yaşanan bir aile içi şiddet vakasından ilhamla kurgulamıştır. Mrs Collins, kendisine sürekli şiddet uygulayan alkolik kocası hakkında Emily’nin babası Patrick’ten tavsiye alabilmek için 1840 yılında Haworth Parsonage’a gelir. Kocasıysa Patrick’in meslektaşı, Keighley’nin yardımcı papazı John Collins’ten başkası değildir.
Patrick’in vermiş olduğu tavsiye o dönem açısından oldukça radikaldir: İki çocuğunu da yanına alarak hiç zaman kaybetmeden kocasını terk etmesinin makul olacağını söyler. Mrs Collins 1847 yılında, Uğultulu Tepeler’in yayımlanmasından yedi ay önce, Haworth Parsonage’a döner ve Brontë ailesine teşekkür eder. Çocuklarıyla birlikte Manchester’a yerleşmiş, açtığı pansiyon sayesinde kendi geçimlerini sağlamayı başarmıştır.
Fakat Mrs. Collins’in uğradığı istismar yalnızca Uğultulu Tepeler’in ürpertici psikodramasını şekillendirmekle kalmaz, aynı zamanda Emily’nin kız kardeşi Charlotte Brontë’nin ünlü romanı Jane Eyre’de, Jane’in özerklik haykırışında da yankısını bulur: “Kuş değilim ben. Kafesim de yok. Bağımsız, irade sahibi, özgür bir insanım, şu anda da irademi sizden ayrılmak üzere kullanıyorum.”
Mrs Collins’in dirayeti ve dayanıklılığı, Anne Brontë’nin Wildfell Hall’un Kiracısı isimli eserinde karşımıza çıkan Helen Huntingdon’ın cesaretine de ilham kaynağı olur. Zorlayıcı ve baskıcı kontrol, tıpkı Emily’nin “değişmez kayaları” gibi Brontë kardeşlerin en sevilen romanlarında arka plana gizlenir ve bu konu yasalar tarafından ele alınmadan çok evvel Viktorya dönemi okurlarını psikolojik istismarın ürkütücü gerçeği konusunda uyarır.
Çeviren: Fulya Kılınçarslan
*Uğultulu Tepeler’den yapılan alıntılarda Ayrıntı Yayınları, Ayşe Belmi Dehna çevirisi, Jane Eyre’den yapılan alıntılardaysa Can Yayınları, Nihal Yeğinobalı çevirisi kullanılmıştır.






