Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

24 Nisan 2017

Edebiyat

Koleksiyoncu’da Kurgunun Doğası Üzerine

Erhan Sunar

Paylaş

18

0


Koleksiyoncu, her haliyle, oyun içine oyun sıkıştıran ve bunu büyük bir gerçeklik etkisiyle verebilen, en sonunda da hayatın ve edebiyatın mantığını acı bir yumuşaklıkla yeniden düşündüren bir yapıttır.
Erhan Sunar
John Fowles'un Koleksiyoncu romanı, ilk bakışta edebiyat oyun ve hilelerine ilişkin oldukça ketum görünür; canlılığını da yapaylığını da hayatla ilişkisi ve ona mesafesinden alan, bol bol sanatsal temalara başvursa da bunu iki insan arasındaki ilişkinin bir parçasına çevirmeyi tercih eden hayli “konuşkan” bir görünümü vardır. Bir edebiyat metninin deneyselliğiyle ilişkilendirilebilecek herhangi bir şematik yönü, kuram iddiası, uç noktalarda biçimsel bir yeniliği ya da bu gibi özelliklerin etki ettiği eserlerde görebileceğimiz, bilgiyle entelektüel düzlemde içli dışlı bir jargonu yoktur: Ama bunlara sırtını dönebilmiş daha serinkanlı bir dünyası vardır ve asıl gücünü de bu sıradan görünümünün – roman boyunca bizi hapsedecek olan – gizlerinden alır. İlkin, hayatı ne edebiyatın minyatür bir laboratuarına çevirdiğini ne de onu olduğu haliyle bırakmak istediğini göstererek yapar bunu: Kurmaca eserlerin ikinci bir hayat sunduğu gerçeğiyle de çelişmez bu tavrı; ne de olsa Frederick başından geçenleri anlatmaya koyulmuştur ve yavaş yavaş onun zihninin kıvrımlarına yerleşmeye başlamamız niyetler, hayaller ve kararlardan örülü kendine has yeni bir düzlemi karşımıza çıkarıyordur. Romanın açılış kısımlarında, birazdan birkaç örneğini vereceğim ve kendi gerçekliğini de okur olarak bizim izlenimlerimizi de sürekli bir yanılsamaya çevirecek olan herhangi bir “oyun” etkisi yok gibidir. İç dünyasının kapanıklığını dış dünyaya karşı kesinlikle bir sinizme dönüştürmüş genç bir adamın gizliden gizliye göz hapsine aldığı bir sanat öğrencisi hakkındaki –yer yer masumane– duygularını, düşüncelerini öğrenir, küçük memur dünyasının içinden zaman zaman akıllıca çıkarımlarla karşılaşırız: Frederick bir şeylere, yıldırıcı bir toplumsal gerçekliğe başkaldıramasa da çoktan sırtını dönmüş gibidir, ama bu duruma alternatif ikinci bir dünya da yaratamaz. Saplantıyla izleyip hayalini kurduğu Miranda vardır gerçi; ama o da henüz bireysel ya da ikisini kapsayacak ortak bir yaşamın değil, Frederick’te olmayan ne varsa onun, en kesin ifadeyle kendisi dışındaki başka bir gerçekliğin parçasıdır. Romanın özellikle bu kısımlarının “genellemeci”, her çağa ve topluma uyabilecek gerçekçi edebi eleştirilere yeterince malzeme sunduğunu hemen belirtmek gerek çünkü çok da gecikmeden, kurgunun ilahi adaletin hayli modern bir versiyonu olduğunu yeniden hatırlatacak mucizevî bir dokunuşla bütün bu algı sarsılacaktır: Her hafta küçük miktarlarda oynadığı spor bahislerinden çok yüksek bir para kazanır Frederick ve işte o zaman gerçek görünen her şey yeni bir biçime doğru evrilmeye başlar. Dünya üzerinde bu talih oyunlarından yüklü para kazananlardan kaçı Frederick’in gerçekleştireceğine benzer bir hayal kurmuştur, düşünürüz. Bunca kazancı mı, hayatın olanaklarını mı, toplumsal gerçekleri mi, kendini mi yoksa Miranda’yı mı daha çok önemsediğini bize durmadan düşündürecek yeni bir düzlem oluşmaya başlamıştır. Bütün o ilişkiler ağı içinde birbirleri için karşılıklı birer izlenim bile olamayan iki kişi, artık karşı karşıyadır. Romanın ikinci bölümünde büyük oranda sarsılışını –Miranda’nın gözünden– göreceğimiz bu dünya, ya da onun aldığı yeni biçim, üçüncü ve dördüncü bölümlerde yeniden bir denge arayışına girse de, söylenmek istenenler yeterince sezdirilmiştir: Hayat, ilişkilerimiz, zihinlerimizin içi başlı başına bir karmaşadır ama edebiyat da zaten bunun için vardır. Bunları açıklığa kavuşturmak ya da daha da giriftleştirmek için değil; sürekli yenilenip değişebilen durumlar içinde yansıtabilmek için. Bu anlamda romanın durağan (Frederick) ve aynı zamanda sürekli akışkan (Miranda) iki ayrı düzlem arasında gidip gelmesi, edebiyat ve hayat karşısındaki tavrını da açığa vurur: Birbirlerini iyice tanımaya ve tepkilerini yansıtmaya başlayan iki kişi arasındaki ilişkiyi, der gibidir roman, hikâye içinde hikâye veya kurgu içinde kurgu gibi buzdağının görünen iki ucu üzerinden değil (ki bunları da yapar), daha çok bir “oyun” atmosferi içinde vereceğim: Hikâyelerin yaşamsallığının ya da iki zihnin birbirini algılayış biçimlerinin sürekli yanlışlanabilirliğini, birinin diğerine yaklaştığı bölgelerin kolaylıkla bulanıklaşabileceğini bize durmadan hatırlatan, meselelerin tersiyle yüzünün aynı anda görüneceği, edebiyatın da hayatın da en derin yanlarına açılan muğlak bir alandır bu ve hayatla iç içe geçmiş her oyun gibi içinden çıkılmaz bir haldedir. Böylelikle biri için hapis diğeri için büyük bir mutluluk vaadi olarak başlayan zorunlu bir birliktelik, içinde bulundukları mahzen gibi kapalı bir evrende sürüp gider. İmalı suskunluklarının, atışmalarının, kavgalarının ya da zaman zaman uzlaşma çabalarının her ikisi üzerindeki etkisi de (biz okurlar için de) yeterince belirgindir; ölümüne kavga ederler ya da biri diğerinden sevgi sözcükleri duyar; ama tüm bunlar gerçek midir sahiden? Görünüşe bakılırsa genç adam sevdiği kızı kaçırıp acımasızca hapsetmiştir ve bu yıpratıcı gerçekliğin en azından biri için – Miranda – türlü oyunlarla kaçılıp kurtulunması gereken bir yönü olmalıdır. Bu oyunlar hayata geçirilir de: Miranda’nın onu sevişmeye kışkırttığı sahnede Frederick’i hem gergin hem de başı dönmüş halde görürüz; sonradan Miranda’nın günlüklerinden bu anların kendisi için derin bir sahicilik çabası taşıdığını da öğreniriz; ama ikisi için de gerçek bir duyguya dönüşebilmiş midir? Birinin başlattığı masum oyunu diğerinin bozması, birinin inandığına diğerinin inanmaya yanaşmaması, duygularını rahatlıkla bize geçirebilen romanın yarattığı bütün gerçeklik algısının hayli yanılsamalı, belki kırılgan olduğunu gösterir. İkisinin de kendilerine yeterince “hoş” olan yönlerini itiraf ettikleri bu oyun sonunda Frederick’in buzları çözülmemiş; Miranda da sonradan günlüğüne, çok hoş dudakları olduğunu söylediği Frederick için, “Aklınca gerçek olduğunu düşündüğü şeyin umutsuz bir taklidiydi,” yorumunu yazmıştır. Daha da kötüsü, en sonunda tartışmışlar ve Miranda ağlamıştır. Frederick’in onu sevdiğini, Miranda’nın ise, küçük merhamet belirtileri dışında, bu sevgiye asla karşılık vermek istemediğini roman boyunca hep görürüz; ama cinsel yakınlaşmanın olduğu bu sahne özelinde, ikisinin de bu duygularını hiçe sayabildiklerini de görürüz.
Ağır bir gerçeklik baskısı altındaki değişken durumlar ve ruh halleri üzerine kurulu bir romandır Koleksiyoncu.
Bu noktada romanın, hakkında yapılan “gerçekçi” yorumların hepsini, yine kendi özgün dünyası içinden hem doğruladığını hem de durmadan dönüştürdüğünü söylemek yanlış olmaz. Başka bir ifadeyle, teori veya yaşam gerçeklerinin kendisine bu haklı müdahalesini yeniden yazar roman. Yukarıda bahsedilen durumların tuhaf sahiciliğini bir an unutup, bütün bir kitabı acımasızca gerçek bir hapsedilme öyküsü olarak da pekâlâ okuyabilir ve ilişkilerinin geriliminde daha doğal, sarsıcı bir mantık da görebiliriz; üstelik sonunda Miranda öleceğine göre bütün bu yaşananlar bizi buna kaçınılmaz olarak hazırlıyordur da. (Bu anlamda romandan ilhamla seri katilliğe özenen gerçek kişilikler ve olaylar hatırlanabilir.) Benzer örnekler çoğaltılabilir: Miranda’nın Çavdar Tarlasında Çocuklar’ı okuması için Frederick’e vermesi ve sonrasında tutturdukları sohbeti ya da zihninin tek özgürlük alanı olarak görmeye başladığı sanatçı G.P.’den günlüğünde bahsettiği kısımları edebiyat-sanat meseleleri üzerine çıkarımlar; herhangi başka bir kitaba veya gündelik hayat durumlarına da uygun düşebilecek pasajlar olarak okumak mümkün. Ama bu konuşma ve düşüncelerin duygusu, daha çok, “çocuksu” bir şeyler barındırır ve söz konusu kitap üzerine hafifseyici imalarla süren sohbetleri (gerçi Frederick pek hafifseyemez), giderek bu kitabın duygusunun da sözlerine, tavırlarına yansımasına yol açar: Salinger’in kitabıyla romanın kendisinin diyaloga girmeye başladığı bu kaygısız kısımlar (gerçi Miranda bazen muhatabının basit yaklaşımları yüzünden sinirlenir), ismini koymak gerekirse, metinlerarası bir oyunun çok açık bir örneği olarak okunabileceği gibi, kitabın adını silsek ve hiç aklımızdan geçirmesek bile, benzer çocuksu hisleri yine uyandırabilir. Koleksiyoncu, her haliyle, oyun içine oyun sıkıştıran ve bunu büyük bir gerçeklik etkisiyle verebilen, en sonunda da hayatın ve edebiyatın mantığını acı bir yumuşaklıkla yeniden düşündüren bir yapıttır. Öyle başlayıp öyle bitse de, bu gerçeklik etkisi romanın birçok kısmını ve giderek bütününü sürekli bir soru işaretine çevirir: Kurgu da hayat da bunu yapar zaten; ama oluşacak oyun hissi pek az örnekte Koleksiyoncu’da olduğu kadar algılanabilir, yakın, sert ve kabul edilebilir ölçüdedir. Hayat ayrıntılarının çoğunlukla yadırgattığı başka bir düzlem olarak “oyun”, romanda karşılıklı olarak bir tanıma alanı yaratır ve iki yetişkin insan arasındaki karamsarca umutsuz ilişkinin anlamını belirler. Miranda’nın yavaş yavaş ölümünü bile kandırmaca olarak görmeye eğilimli Frederick’in romanın son kısımlarında bir ara intihar etmeyi aklından geçirip hemen yeniden “bütün o oyunları” hatırlaması ve ciddiyetinin hafiflemesi, bu bitmeyen dengenin hayatlarımızın, kişiliklerimizin bir parçası olabileceğini yeterince belli eder: Bütün bu algının olağanüstü bir durumda (hapsetme) gerçekleştiğini düşünüp kendimizi buna inandırdığımız an, işte asıl o zaman, roman gerçek anlamda hep yeniden başlar. Ağır bir gerçeklik baskısı altındaki değişken durumlar ve ruh halleri üzerine kurulu bir romandır Koleksiyoncu. Kimi yönlerden de bu oyun hissi, daha biçimsel, kitabın sürüp giden görünürdeki meselelerine kıyasla daha geride kalan yollarla gizli bir ironiye yaklaşır. İkisi arasındaki yıpratıcı ilişkinin bitmeyen ironisine alışmışızdır; hangisine daha çok hak vereceğimizi samimiyetle unutabileceğimiz, kişiliklerinin birbirleri için birer izlenime – çoğunlukla da yanlış izlenimlere – dönüştüğü sahneler neredeyse bütün bir romanı oluşturur; yine de burada vermek istediğim örneğin bütün bunlara bağlanabilecek ama aynı zamanda çok da ayrıksı duran, kapsayıcı bir yanı var: Üslup meselesi. Elbette konu dışı bağlantılarla yazarın (John Fowles’un) üslubundan değil, birbirine mahkûm iki kişiye teslim edilmiş romanın iki farklı üslubundan bahsediyorum. Sınıf farklılığından kişisel dünyamızın zenginliğine kadar birçok konuda (aynı zamanda romana eleştirel yaklaşımların da sevdiği konulardır bunlar) ayrışan Frederick ile Miranda’nın, tanrısal bir dokunuşla, rolleri değişebileceğini sezdiren; adamın bozuk aksanı ve düşünce dünyasının yavanlığını birleştirip bunları küçümseyen kadınla, ona karşı dünyasını tam açamadığını hissettiren adamın tavırlarını yeniden tartışmaya açan başka bir düzlemdir bu: Frederick, Miranda’ya göre, değil onu, kendini bile yeterince tanımaz; ve söylemeye gerek yok, Miranda Frederick için düşünsel ve estetik donanım olarak uzak bir yerdedir. Yine de ikisinin kendilerini ve bu ilişkiyi anlattıkları bölümlere baktığımızda, Frederick’in “dil”inin, kendini ifade ediş tarzının gayet düzgün, iç dünyasının da kendine has bir derinliğe sahip olduğunu görürüz; Miranda’nın düzyazısı ise, değindiği onca farklı meseleye karşın, az çok dikkatsiz, savruk ve epey dolaysızdır. Bu durumu konumlarının ve anlatım şekillerinin farklılığına (Miranda’nınki günlüktür) bağlayacak olsak bile, tonlamalar, ruh halleri ve duygulanımlar aralarındaki ilişkinin rengini bir kez daha belirler. Gerçekliğe ve ciddiyete romanın diğer çoğu yönünden daha yakın duran bu özellik, yine de gizli bir şakadan ve ikisinin de payına düşen ilahi bir adaletten mahrum değildir. Kitabın daha açılış cümlesi, imzasız epigrafı şöyledir: “Onların dışındaki kimsenin asla haberi olmadı.” Meseleye dışarıdan bakan bir üçüncü gözün varlığı, ikisinden hangisinin daha çok kendisi olabileceği, hangisinin diğerinde bütünüyle eriyeceği, kimin diğerine daha çok alan açacağı gibi mühim ayrıntılara dikkatimizi vermemiz gerektiğini daha en başından öneriyor gibidir. Sürekli bir “oyun” vurgusu yapmam, ikisi arasındaki ilişkinin boyutlarını indirgediğim anlamını taşımıyor; ne de olsa, birbirleri dışında herhangi bir gerçeklikleri yoktur. Aynı zamanda bununla Frederick’in son derece karanlık itkiler barındıran yönlerini de daha makul sınırlara çekme niyetinde değilim. Yalnızca, herhangi bir âşık gibi –ki kendini buna inandırmak ister– zaman zaman duygusallaşabildiğini hatta romantik bir izlenim bile verebildiğini kitabın birçok detayla bize gösterdiğini söylemek istiyorum. Ne var ki yine kendisinin yaratmış olduğu bunaltıcı gerçeklik –hapsetme– bu kaygısızlık ve mutluluk anlarını (dans edişleri, sevişmeye yaklaştıkları sahne, Miranda’yı açık havaya çıkarıp biraz gezdirdiği bölümler) hep büyük bir çıkışsızlığa itmiştir. Bütün bu anları sahicilikle hissetmeye çalışsa bile, hissettiğine bütünüyle inanamayacaktır Frederick. Dolayısıyla ikisi arasındaki bir tür oyuna varan bütün yakınlaşmaların aslında yine karanlık bir yanı vardır – kimisi, Miranda’nın baltayla öldürmeye yelteneceği daha alt niyetler de taşır. (Romantizme yaklaşan atmosferi ve kısımlarıyla romanın Romeo ve Juliet’ten izler barındırdığını söylemiştir bazı eleştirmenler.) Bütün bunlar da bize, ister istemez, hangisinin diğeri için daha çok hayatiyet taşıdığını hatırlatır: Günlüğünden de öğreneceğimiz gibi, Miranda için birtakım olaylar, durumlar ya da kişiler, yani önceki hayatının hayali, içinde bulunduğu kapalı evren kadar gerçektir. Frederick’in ise başından sonuna dek büyük bir ciddiyet taşıdığını, her yönüyle kendisinin bir yansımasına çevirdiği bu havasız mahzeni iliklerine dek hissetmek istediğini görebilmek güç değil. İşte bu noktada Miranda’nın günlükleri yeniden devreye girer ve özlediği eski hayatının izlenimleri içinden, özellikle de duygusal boyutlara varan bir yakınlık duyduğu sanatçı kişilik G.P.’nin hayalleri içinden, Frederick’in de aslında başka bir şeylerin taklidi olabileceği hissine kapılırız. Birinin diğerini algılayış biçiminin sürekli değişebileceğini gösteren ayrıntılardır bunlar. G.P. açık bir biçimde Frederick’in karşıtı bir kişiliktir ama Miranda’nın ikisine de tepkilerinde yine de ortak yönler yok değildir. Hayalle gerçek, oyunla ciddiyet bir biçimde yeniden iç içe geçer ve birini tanımaya çalışırken aslında bir diğeriyle de mesafe edinebileceğimiz yeni bir gerçeklik algısı oluşmaya başlar. Mahzen, dış dünyanın somut ayrıntılarından ayrılmış bir düzlemdir, ancak bu kapalı dünya içinde de yine gerçekliğini sorgulayacağımız başka iç gerçeklikler vardır ve onların içinde de başkaları; özellikle Miranda’nın günlükleri bu anlamda hikâyenin boyutlarını hem muğlaklaştırır hem de derinleştirir… Değişmeyen tek bir şey varsa, o da Frederick ile Miranda’nın ne ölçüde kendileri olabileceklerine ilişkin derin gerçektir. Bu durum Miranda’yı sürekli alaycı, Frederick’i ise epey sinik yapar, en azından görünür izlenimleri budur, ama bu iki ruh halinin de yine bir şeyleri gizleyen yanları olduğu muhakkak. Daha hafif bir ifadeyle, Miranda’nın bütün olasılıkları (ona âşık olmak dâhil) düşünüp denediği ve Frederick’in de hepsini göğüslemeye çalıştığı, ikisinin de ne içinden çıkabildiği ne de sahicilikle hissedip gerçekliğine inanabildiği bir ilişkiler, tavırlar, konuşmalar bütünüdür karşımızdaki. Âşık bir adam için acı, bu aşk uğruna hapsedilmiş bir kadın için ise umutsuzca sorgulanması gereken bir şey olmalı bu. Ama bu güzel romanın her biri diğerine dönük ayrıntılarından, her biri diğerine bağlı sahnelerinden daha çok söz etmek onu giderek kendine özgü bir adacığa çevirebileceği için, burada bir an durup –sözgelimi romana gerçek bir “oyun” olarak sızan Shakespeare’nin Fırtına’sının adasına hiç yanaşmadan– birbirlerine ettikleri oyunların, kurgunun, hayatın acımasız mantığının hafifçe dışına çıkalım ve ikisini artık imkânsız da olsa başka bir düzlemde; Frederick’in sevdiği kadını hapsettiğini unuttuğu ve aşkına karşılık aradığı daha samimi bir çizgide yeniden hayal etmeye çalışalım. Hayatın da kitabın da bağışlamaya yanaşmayacağı böyle bir iyiliğe, her âşık zihin bir yerde ihtiyaç duyar çünkü.
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Felaket Karşısında HeloiseMelike Uzun
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Ayşe Begüm Çelik

5 Nisan 2025

Celladın Güzel Yüzü

Kendine bir in buldun. Gerçekten mi? Bu in, sana sığabilecek kadar küçük, dar bir yer mi? Sen ona sığabilecek kadar büyük, geniş misin? Hiç düşündün mü buraya nasıl geldiğini? Bir de utanmadan köpek var yanında. İt ve sen indesiniz. Sığıyor gibi davranıyorsun. Hakkındır.Kitaplarda..

Devamı..

Gecenin Deneyimine Direnen Gelecek Ufku

Josef Kılçıksız

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024