Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

4 Temmuz 2025

Edebiyat

Alejandro Zambra ile Söyleşi: Nostaljiye Karşı

Oggito

Paylaş

1

0


Bir Noel Hikâyesi Alejandro Zambra’nın bugün kritik bir dönemden geçen kültür sanat basınında çalıştığı günleri anlatan bir kitap, ancak Zambra geçmişi idealize etmeye direniyor.

Alejandro Zambra ile bu sohbeti planladığımızda ikimiz de 2000’lerin başında edebiyat eleştirmenliği yaptığı Las Últimas Noticias (LUN) gazetesinin kültür bölümünün birkaç hafta içinde kapanacağını bilmiyorduk. O dönem tanıştığı gazeteci Andrés Braithwaite, Zambra’nın son kitabı Bir Noel Hikâyesi’nin (2023) gizli kahramanı. Bir yazar ile editörünün hikâyesini anlatan kitapta isimler değiştirilmiş olsa da David Tightwad adlı editör Braithwaite’nin ta kendisi. Bir Noel Hikâyesi’nin önsözünü yazan ve notlarıyla metni zenginleştiren Braithwaite ile Zambra’nın samimi ortaklığından doğan kitaplar arasında Okumamak (2010), Serbest Kürsü (2019) ve Literatura infantil (Çocuk Edebiyatı, 2023) de var.

Las Últimas Noticias’ın kültür bölümünün kapandığı haberi çıktıktan iki gün sonra Zoom üstünden gerçekleştirdik bu sohbeti. LUN Zambra’nın haftalık yazılarla edebiyat sohbetlerine ilk kez dahil olduğu gazeteydi.Sonrasında The Clinic, El Mercurio, La Tercera ve kısa süreliğine editörlüğünü yaptığım Qué Pasa gibi birçok mecrada yazdı. Hatta Qué Pasa’nın kapanışını kendisine bildiren kişi bendim, yıl 2018.

Diego Zúñiga: LUN’da eleştirmen olarak ilk kez yazmaya başlamandan bu yana yirmi yıldan fazla zaman geçti. Bir Noel Hikâyesi’nin yayımlanışı ile kültür bölümünün kapanması arasındaki tesadüf hakkında ne düşünüyorsun? 

Alejandro Zambra: Üzülüyorum tabii ki. O zamanlar bölümün günleri sayılıymış gibi görünse de tuhaf olan bu kadar uzun süre dayanması. Andrés Braithwaite’e minnet duymam için bir neden daha. O dönem benim için son derece değerliydi.

DZ: Gazetede yazmakla edebi metin yazmak arasında büyük fark olduğunu düşünüyor musun?

AZ: Evet, kesinlikle. Daha sonra, örneğin bir derlemede daha fazla uyum, daha fazla tutarlılık olduğu görülür, ancak bunlar zamanı deneyimlemenin tamamen farklı biçimleridir. Ben planlarımın ötesine geçmek için yazıyorum, teslim tarihlerine bağlı kalmıyorum, hiçbir zaman kitap yayımlamak zorunda kalmadım, hiçbir zaman da kalmak istemiyorum. Gazetecilik ise bunun tam tersi.

DZ: Bir röportajında hakkında yazacağın yazarın tüm kitaplarını okuduğunu söylemiştin...

AZ: Evet, çünkü bu bir fırsattı, tamamen kendini adamak gerekiyordu. Çok şikâyet eden biri olmadım ama zor zamanlardı ve biraz kaybolmuş ya da umutsuz hissediyordum. Sonunda o işi bulduğumda birkaç yıldır yalnız yaşıyor, geçici işlerde çalışıyordum. Bu işler hoş anılarla dolu olsa da sadece tutkuyla ve heyecanla verdiğim kararların bazılarını sorgular hale gelmiştim. Bu benim ilk “edebi işim”di. Ve sonunda hep eksikliğini hissettiğim şansı yakalamıştım, çünkü Andrés Braithwaite gibi biriyle karşılaşmak pek sık yaşanan bir durum değil. Benim hakkımda hiçbir şey bilmiyordu, sadece gönderdiğim eleştiri dosyasını beğenmişti, ne okuduğumu ya da okullu olup olmadığımı bile sormamıştı.

DZ: 25’inden biraz büyüktün değil mi? 

AZ: Evet, 26, 27 yaşındaydım. Çok geleneksel, hâlâ oldukça hiyerarşik olan bir eğitimden geliyordum, ama bir değişim hissi ya da değişim ihtiyacı da vardı, çünkü üniversite zaten işsiz mezunlar üreten bir fabrika haline gelmişti. Hocaların çoğu sana hiçbir şey okumadığını hissettiriyordu, nasıl ki Unidad Popular (UP) dönemini yaşamadığın için ülkenin tarihinden bahsedemezdin, aynı şekilde edebiyattan da bahsetmeye hakkın yoktu, çünkü hiçbir şey okumamıştın, okuyamazdın da, gençtin... Bu bir çifte inkâr durumuydu.

DZ: İlk romanın Bonzai’de (2006) de biraz bunlardan söz ediyorsun değil mi? 

AZ: Evet, bir bakıma. O sıralarda okumuş olduğumu kanıtlama gibi biraz da saçma bir durumun içindeydim. Eğer okumamışsam –ki çağdaş romanların büyük bir okuru değildim– geçmişe dönük okuyordum. Derinleşmeye çalışıyor, neredeyse kendi başlarına birer sav kuran kusursuz alıntıları bulmaya uğraşıyordum. Bu benim için çok önemliydi. Yüksek derecede etki yaratan, kışkırtıcı ve isabetli şeyler arıyordum. Sınırları zorlamaya ve aynı zamanda bir farkı –hatta sağlıklı sayılabilecek bir keyfiliği– görünür kılmaya çalışıyordum. Bir de üslup... Asıl büyük meydan okuma buydu: sıkıcı olmayan, beni de sıkmayan ve en önemlisi bana ait hissettiren cazip bir üslup elde edebilmek. Belki bunların hiçbirini başaramadım ama gerçekten denedim, yemin ederim.

DZ: Bir Noel Hikâyesi’nde akademik yazı biçiminden herkesin okuyabileceği bir dile geçiş süreci de anlatılıyor. O zamanlar bu iki tarz arasındaki mesafe oldukça büyük gibiydi, değil mi? 

AZ: Evet. Sanırım 2000 ya da 2001’de Adolfo Couve’nin Cuando pienso en mi falta de cabeza adlı romanı hakkında Revista Chilena de Literatura’da bir “Okuma Notu” yayımlamıştım. Bu benim küçük “dönüm noktamdı”. Las Últimas Noticias’ta yayımlanan bir eleştirinin de en az onun kadar değerli, hatta belki daha değerli olması gerektiğini düşünüyordum. Gerçekten de bu kadar geniş bir kitleye ulaşmak bana büyüleyici geliyordu. Annemin okuduğu gazetede yazmak benim için çok heyecan vericiydi – gerçi sonra annem sevdiği yazarlara kötü davrandığım için beni azarlardı tabii.

DZ: Peki akademiden bakıldığında nasıl görülüyordu bu durum?

AZ: Akademide gazetede yazmak küçümseyici bir eylem olarak görülüyordu. Bize Bakhtin’i öğretiyorlardı ama her şey hâlâ çok garantili, çok seçkinci, çok kanonikti. Yine de Sole Bianchi, Federico Schopf, Grínor Rojo ya da Bernardo Subercaseaux gibi isimler bu anlayışa karşı duruyorlardı. Birbirimize destek oluyorduk. Álvaro Bisama, Martín Cinzano gibi yazarlarla ya da eleştirmen Francisca Lange’yle uyum içinde olmak önemliydi. Kavgalar da vardı, barışmalar da…

Neyse, Bir Noel Hikâyesi’ne dönecek olursak: Braithwaite’ten çok şey öğrendim. Her ne kadar bunları söylemem onu rahatsız ediyormuş gibi gelse de, bu küçük kitap her şeyden önce bir şükran eylemi. Dünya berbattı, evet ama yine de bana cömert davranan çok insan oldu.

DZ: Kültür gazeteciliğinin alanı son yıllarda fena halde daraldı. LUN’da yazdığın zamanlarda daha fazla mecra, daha fazla eleştirmen, daha fazla dergi vardı. 90’larla kıyaslarsak bu fark daha da büyüyor... Bu değişimler hakkında ne düşünüyorsun? 

AZ: Bu alanları özlüyorum ama idealize etmiyorum. O zamanlar yoksulluk olarak anladığımız şey şimdi bolluk ve ihtişam gibi görünüyor, ama daha geniş bir perspektiften bakarsak, sadece dört yayınevi, beş kitabevi, bir tek kitap fuarı vardı, ne bir okuma kulübü ne de ona benzer bir şey. Edebiyat okuyabileceğin iki ya da üç yer vardı. Akademi hâlâ erişilmezdi, fazlasıyla kendini beğenmişti. Tek üniversite yayınevi Editorial Universitaria’ydı. Kitaplar hâlâ korkunç derecede pahalı ama o zaman daha da pahalıydı. Tek alternatif fotokopiydi. Şimdi herkes kitapları indiriyor, o kadar. Her şey daha dağınık ama ben bu dağınıklığa karşı değilim.

DZ: Böyle anlattığında o zamanlar pek de görkemli görünmüyor ama...

AZ: Belli bir düzenin özlenmesini anlıyorum, ama ben o dilekçeyi imzalamam, asla, bu benim davam değil. Belki her şeyin biraz “atomize olmaktan çıkmasını” isterim, çünkü bilgi edinmek gerçekten de zor, sanal ya da fiziksel bir sürü mecra var ama olup biteni anlamak, genel olarak ne yaşandığını kavramak güç. Daha çok önümüzdeki icatları bekliyorum, çünkü bariz biçimde hep birlikte başka bir şey icat etmek üzereyiz. Kaldı ki edebiyat da artık başka mecralarda akıyor. Hâlâ onu eskiden var olduğunu sandığımız yerlerde aramalı mıyız, belki de orada hiçbir zaman yoktu. Basılı gazete çoktan yok oldu ve bu sadece kültürel ya da edebi alanla sınırlı değil. Ben fotokopilerle ve José Santos González Vera’nın pazardan aldığım ikinci el kitaplarıyla yetiştim. Benim kuşağımdaki birçok insan için de aşağı yukarı böyleydi durum.

DZ: Ama basındaki bu alanların kapanması kültürel ortamın o zaman daha iyi olduğu düşüncesine yol açıyor, yani bir yazar bir kitap yayımladığında o kitabın dolaşımı daha fazlaydı sanki...

AZ: Bunun doğru olduğunu sanmıyorum. Mesele hafızayı yoklamak, iyi hatırlamak. Mesela Bir Noel Hikâyesi çoktan geride kalmış bir zamanda geçiyor. Ama şimdiki okurlarının bir kısmı 2002’de henüz doğmamıştı bile.

DZ: Yani Bir Noel Hikâyesi bir hafıza egzersizi mi aynı zamanda?

AZ: Elbette ama sadece olaylara dayalı bir hafıza değil, çünkü editörlük mesleği de bir nevi gizemli ve anakronik bir hal aldı. Bu yüzden Andrés’le birlikte ortaya çıkardığımız bu eser anlamlı geliyor bana. Gazetelerin krizi küresel ve geri döndürülemez bir süreç ama Şili’de bu çöküş acımasız bir hızla gerçekleşti. İspanya, İngiltere, Fransa, ABD, Uruguay, Arjantin gazetelerinde hâlâ kültür sayfaları, kitap eleştiri bölümleri var. Şu anda yaşadığım Meksika’da da farklı nedenlerle olsa da Şili’ye benzer bir hissiyat var. Yine de Şili’nin durumu daha da iç karartıcı. Bizde kalan şeyler, kültür basınına dair bireysel çabalar, Don Kişotluklar, vatansever girişimler, ama bunlar da uzun ömürlü olamayacak. O yıllar altın yıllar değildi; balon daha küçüktü, daha tekdüzeydi, her şey çok daha seçkin, sınıfsal, ahlakçıydı. Bu alana girmek, dolaşmak, çıkmak çok zordu.

DZ: Evet ama yine de insan nostaljik olmaktan kendini alamıyor. Ya da en azından bir endişe hissediyor.

AZ: Belki de gerçekten özlediğimiz şey, iki gece boyunca sadece peynirli sandviçle ayakta kalabildiğimiz ve kendimizi yenilmez hissettiğimiz o yıllardır. Sanırım buna gençlik deniyordu... Bazen insanlar baba-rahip-diktatör figürünü bile özlüyor. Nedenini anlamıyorum. Ayrıca Peder Valente hâlâ yaşıyor sanırım. Her an YouTube’da bir programa başlayabilir, tıpkı artık televizyonda yeri olmayan ama hâlâ sadık bir izleyici kitlesi bulunan Kike Morandé gibi. Geleneksel, değerlendirmeye dayalı, “yetkili” edebiyat eleştirisine gelince... Onun cesediyle ilgileniyorum ben, yani şunu demek istiyorum: otopsisini, otopsilerini merak ediyorum. Çünkü bence tek bir ölüm nedeni yok.

DZ: Nasıl yani? 

AZ: Eleştirmen, bir otorite olarak, sorgulanmaktan, karşı çıkılmaktan ve parodisinin yapılmasından muaf olamazdı. Sadece özgeçmişe dayanarak edebiyat üzerine yazmanın bir anlamı yok,eleştirmen figürü metinlere gerçekten nüfuz etmiyorsa inandırıcı değil artık. Belki de her zaman böyleydi, sadece çıta düşüktü. Ben hiçbir zaman bir eleştirmeni bana ne okumam ya da ne düşünmem gerektiğini söylemesi için okumadım. Sosyal medyayla birlikte bir gecede herkes edebiyat eleştirmeni oldu, bazıları bundan rahatsızlık duyuyor ama ben memnunum. Artık başka bir manzara hayal bile edemiyorum neredeyse. Otorite konumuna talip olan ya da yeni bir otorite biçimi inşa etmeyi amaçlayan biri baştan itibaren her anlamda –üslup, düşünsel derinlik, tutarlılık– daha ileri gitmeyi hedeflemeli.

DZ: Elbette ama bu alışık olduğumuzdan epey farklı bir eleştirmen figürü olurdu.

AZ: Şili’de hiçbir kitabevinin gazetede yayımlanan olumlu bir eleştiriden sonra birdenbire dolup taştığını sanmıyorum. Ne röportajlar, ne haberler ne de “edebiyat reklamı” diyebileceğimiz şeyler bir kitabın gerçek kaderini belirler. Kitapların çok uzun ömürleri vardır. Edebiyat böyle işlemez.

DZ: Hangi anlamda? 

AZ: Daha çok başka türden bir zaman duygusu kurar edebiyat. Bazen iki yüz yıl önce ölmüş birinin yazdığı bir şiiri okur ve çok somut, hayati kararlar alırsın. Mesele bu. Bence okurlar umutsuzca küçümseniyor – anlaşılır bir umutsuzlukla ama yine de umutsuzca. Sonra anlıyorsun ki okuyan insanlar gerçekten okuyor. Onları küçümsememek gerek. Kulağa biraz “hippi” gelecek ama okumak zamanı deneyimlemenin çok özel bir biçimi. Neredeyse anakronik bir etkinlik, tam da bu yüzden yıkıcı ve güçlü.

DZ: Artık neredeyse bir istisna mı sayılıyor bu? 

AZ: Okuyan bir azınlık var ama yirmi yıl öncesine göre daha geniş bir azınlık. Ve bu azınlık önemli ve umut verici topluluklar kurdu. Özellikle benim “edebiyat öncesi” dediğim, edebiyatın müzikle ve mizahla kesiştiği o alanda. Pandemi sırasında birçok insan yeniden bir araya gelip kitap okumaya başladı. Edebiyatla mesleki ya da biyografik bağı olmayan insanlar. Bazı öğretmenler var ki her şeylerini ortaya koyarak yeni okurlar yaratıyor, çünkü kitapları zevkle ilişkilendirmeyi başarıyorlar. Kendilerine daha az odaklanmış, çocuklarının eğitimiyle içtenlikle ilgilenen yetişkinler var. Daha aktifler yani. Konuşmayı seven çocuklara ihtiyacımız var.

DZ: Galiba bu konu seni gittikçe daha fazla ilgilendiriyor. Eğitim meselesine verdiğin önemi Soru Kitapçığı’ndan (2014) beri izlemek mümkün sanki...

AZ: Aslında Okumamak’tan (2010) itibaren diyebilirim. Belgelerim (2013), Soru Kitapçığı ve Serbest Kürsü’de (2019) de bu mesele merkeze yerleşiyor. Öğretmenlik benim için çok belirleyici, zorlu ve sürekli geliştirici bir deneyim oldu. On beş yıl boyunca esas olarak öğretmendim. Şimdi çok seyrek ders vermeme rağmen artık bir yazar olarak gerçek, keyfine göre davranan, özgür okurlarla kurduğum ilişkiyi de sevmeye başladım. Her iki haftada bir bir okulla Zoom görüşmesi yapıyorum. Röportaj vermeyi sevmiyorum, çünkü bana sahte konuşmalar gibi geliyor. Sohbet etmeyi seviyorum ama röportaj sohbetin tam tersi. Okullaraysa her zaman gidiyorum, hiçbir koşul öne sürmeden. Orada olan biteni çok seviyorum.

DZ: Senin okuluna da zamanında yazarların gelip öğrencilerle konuştuğunu birkaç kez anlatmıştın.

AZ: Evet, o tür etkinlikleri severdim. Ama keyifli olmasının ötesinde bence bu tür faaliyetlerin gerçekten bir anlamı var. İster burada Meksika’da, ister Şili’de ya da başka bir yerde olsun edebiyat dünyası genelde biraz sıkıcıdır, çünkü sürekli bir yakınma havası hâkimdir, her şey ya saldırgandır ya da savunmacı; gerçekten kitaplar üzerine pek konuşulmaz. Ama “edebiyatın güvenli bölgesi” diyebileceğimiz o alanın dışına adım attığın anda olan biten şeyleri seviyorum. Ve bu sürekli yaşanıyor. Bu söylediklerimin Ölü Ozanlar Derneği’ndeki Mr. Keating gibi tınladığının farkındayım ama bence edebiyatı öğretme biçimimizi didaktik yönünden, fosilleşmiş halinden kurtarmak gerekiyor. Yeni öğretme yolları icat etmeye devam etmemiz lazım. Bu işe kendini adamış insanlar var, biliyorum, bizzat tanığım. Çok genç insanlar, çok yaşlı insanlar, pek çok insan.

DZ: Senin konumun da pek tipik sayılmaz aslında. Başından itibaren görmezden gelindin ama aynı zamanda okundun ve savunuldun. Özellikle Bonzai yayımlandığında önceki kuşaktan birçok yazarın sana gazete yazılarıyla saldırdığını net hatırlıyorum. On kitaptan, bin küsur sayfadan sonra geçmişteki o çatışmalara nasıl bakıyorsun?

AZ: Kuşak çatışması her zaman çok bariz, savaşçı ve fırsatçıdır ama belki de gereklidir, nihayetinde komikliği acısından ağır basar. Yani bunu şahsi bir mesele haline getirmedim hiç, görmezden gelinmem daha çok kolektif, kuşaksal ve sınıfsaldı çünkü biz başka yerlerden geliyorduk. Maipú’dan, Puente Alto’dan, Coquimbo’dan, Puerto Montt’tan. Bonzai’yle ilgili o sert tartışmaları elbette ben de yaşadım ama anlatı alanı zaten bana ait bir yer değildi. Herkesin beni kucaklayacağını varsaymak safdillik olurdu, çünkü ne sosyal ne de edebi olarak o çevreden geliyordum. Arkamızda kimse yoktu, olsa olsa oyun arkadaşlarımız vardı. Hatta bizi ciddiye alan hocalarımız bile aslında oyun arkadaşımızdı.

DZ: Tekil şahıstan çoğul şahısa, sonra tekrar tekile geçişin dikkat çekici. Kitaplarında da var bu. Bunun ardında ne var?

AZ: Çünkü yazmak budur: içeriden dışarı gitmek, sonra tekrar geri dönmek. Bu salınım benim için çok gerekli, hayati. “Biz” sorusu belki de tek geçerli soru. Gerçek şu ki, hep çok cömert insanlar çıktı karşıma – beklenmedik şekilde. Bonzai zamanında, hatta daha önce olumsuz şekilde eleştirdiğim bazı yazarlar bile bana karşı cömertti. Çocukluğumdan beri hayranı olduğum şairlerle aynı masaya oturup onları dinleme ve onların da beni dinlemesini sağlama lüksünü yaşadım. Her zaman biraz utangaç ama aynı zamanda girişken biriydim – bu da sanırım gittiğim lise Instituto Nacional’den kalma bir çelişki. Bir de kalın deriliydim galiba.

DZ: Bu düşünceler kültür gazeteciliği yapan herkes için şu soruyu da gündeme getiriyor: Gerçekten kim okuyor bu sayfaları? Sana bunu özellikle soruyorum, çünkü birkaç yıl önce Universitaria dergisine verdiğin bir söyleşide bu konuya değinmiştin. Hatta şöyle demiştin: “Burada kürtajı savunduğumu söylesem bile hiçbir şey olmaz, çünkü kimse okumaz...”

AZ: Ve söyledim, yayımlandı, gerçekten de hiçbir şey olmadı...

DZ: Evet, bir de La Tercera’da yayımladığın “Hamlet’in Güncelliği” başlıklı köşe yazısı var. Orada da kültür sayfalarını kimsenin okumadığından söz ediyor, ardından 2012’deki siyasi atmosferi –yani Piñera’nın ilk hükümetini– oldukça sert bir dille eleştiriyordun.

AZ: Evet. La Tercera için yazdığım son köşe yazısı o muydu hatırlamıyorum, sanırım öyleydi. Her halükârda birkaç yıldır “önemsizliğin ağırlığı”nı tartıp biçiyordum. Hemen hemen herkesin atladığı sayfalarda yazıyordum ama bir yandan da gol atma fantezimi sürdürüyor, bazı okurların bu tuhaf bölüme takılabileceğini umuyordum. Tıpkı gençliğimde La Época gazetesinin “Edebiyat ve Kitaplar” köşesine denk gelip etkilenmem gibi. Şimdi bakınca, başkalarının sahip olmak için can attığı ama sonra ortadan kalkan alanlardan bu kadar sık vazgeçmiş olmam biraz sorumsuzca geliyor bana.

DZ: Bu vazgeçişlerden pişman mısın?

AZ: Hayır, çünkü aslında o alanlar bana göre değildi. Ben kitap yazmak istiyordum. Kitaplar benim iletişim kurma biçimim. Yazı benim için her zaman müzikal bir boyutta var oldu. Belki hızlı yazmak istediğim ama kendi zamanını talep eden bir müzikti bu. Aceleye gelmeyen, çözülmesi, soluklanarak yazılması gereken bir şey. Bazen 3500 karakterlik bir yazıyı yazmam üç gün sürerdi. En formda günlerimde bile klasik köşe yazarlarının hızına hiç yaklaşamadım.

DZ: Bugünden bakınca, artık var olmayan o alanları hâlâ idealleştirme eğilimindeyiz değil mi?

AZ: Evet, elbette. O zamanlar her pazar günü bir köşem vardı. 2010 civarında mesela gazete daha çok okunuyordu, ücretli erişim duvarları yoktu. Aslında ideal bir yerdi, çok özgürdüm. Bir pazar Chinoy hakkında yazıyordum, bir diğerinde Levrero, Hebe Uhart, Josefina Vicens hakkında, artık ne gelirse... Ama o zamanı idealize etmenin bir anlamı yok. Demek istediğim: İdealize etmenin de, görmezden gelmenin de anlamı yok. Ama evet, anlatmak gerek.

DZ: Son kitaplarında edebiyatı yeniden düşünmeye, “edebi olan”ın ne olduğuna kafa yormaya çalıştığın çok açık.

AZ: Aslında başka bir şekilde yaşamaya odaklandım. Kitaplar da bu sürecin parçası. Kitaplarla bir tür “ara dönem” yaratmak istiyorum. Edebiyatın edebi biçimde işleyip işlemeyeceğinin garanti olmadığı bir alanı hedefliyorum. Soru Kitapçığı (2014) ya da Literatura infantil (2023) birbirlerinden çok farklı kitaplar, ancak aynı yolu izliyorlar. Edebiyatın hem içe hem dışa doğru büyüdüğüne inanıyorum. Onu dümdüz büyüsün diye bir süpürge sapına bağlamanın bir anlamı yok. Edebiyatı bizlerin değerli olduğunu düşündüğü ama başkalarının inkâr ettiği ya da umursamadığı o çorak toprağa dikmek gerekiyor. Ve sonra ne olacaksa olsun: Duvarın dışına doğru büyüsün ya da içeriye doğru yayılsın; belki birkaç sarhoş gelip her şeyi dağıtır, belki başkaları birkaç dal koparıp bütün elmalarını yer, belki de biri onu çalıp Noel ağacı yapar. İşte o sahneyi kurmak gerek.

İspanyolcadan çeviren Çetin Celal

* Alejandro Zambra, Bir Noel Hikâyesi: Edebiyatla Hayat Arasındaki Bağların ve Silinip Giden Bir Arkadaşlığın Hikâyesi, İspanyolcadan çeviren Saliha Nilüfer, Notos Kitap, Haziran 2025, 88 sayfa.

Palabra Publica, Aralık 2023

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Ovidius’un Dönüşümler’ini Çevirmek Jhumpa Lahiri
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

D. S. Brown

18 Aralık 2024

Shakespeare’den Irkçılıkla İlgili Nele..

Irk, siyahi karakterlerin baskın olmadığı Hamlet, Macbeth ya da Romeo ve Juliet gibi oyunlarda bile dramatik yapıda yer alır.William Shakespeare yaşadığı süre boyunca pek çok eser kaleme almış ve bu eserlerinde toplumsal cinsiyet, bağımlılık, cin..

Devamı..

Şili Edebiyatında Yeni Bir Çığır Açan ..

Dorany Pineda

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024