Her bölümde şiddete uğrayan kadın hikâyeleri, kanıt ve yorumlarla sunuluyor, çözüm aranıyor.
Çevirmen Asude Küçük’e teşekkür ederek başlamak istiyorum. Kültürü ve metaforları başka bir dünyaya ait olsa da derdi evrensel, zorlu bir kitabı öyle akıcı ve güncel bir dille çevirmiş ki aslı ana dilimde yazılmış gibi okudum.
Çeviri önemli. Benim gibi başka bir dili bilenler orijinalinden okuyup kitapla karşılaştırma yapabilir ya da dikkati çekici sözcükler bütününü, cümle olmasa da, orijinali nasılmış diye bakabilir. Okuduğuyla aklındaki uyuştuğunda, keyiflenerek devam edebilir. Kitapların çok iyi çevirileri varsa neden ana dilde okumayalım. Sonuçta düşüncelerimiz, sentezlerimiz, düşlerimiz ve gerçekliğimiz ana dilimizde değil mi. Dil bilmeyenler ne yapacak? Bu sorunun yanıtı dipsiz kuyudan çıkacak. O zamana kadar iyi çevirmenlere güvenmekten başka yol yok gibi.
Benim için birçok şeyin başlangıcı on üç yaşıma dayanır. Kayseri’deydik. En yakın arkadaşımın ablası Hacettepe İngilizce Tıp’a girebilecekken Ankara Üniversitesi’nde hukuk okumaya karar vermiş, büyüklerin tepkisini çekmişti. Kadınların sesini duyurmak, onlara yardımcı olmak için avukat olmak istediğini söylüyordu. Bir Ankara dönüşü uzun mavi ceketinin cebinden çıkardığı Pink Floyd The Wall’un birinci kasetini uzatmış, kendisini sevinçle karşılayan biz kardeşlerine “Dinleyin, en sevdiğiniz şarkıyı birlikte çevirelim.” demişti. “Hey sen, dışarda soğukta duran, yalnız ve yaşlı görünen, beni hissediyor musun?” Kendimce çevirdiğim şarkı yıllar boyunca ezberimde kaldı. “Hey sen, ışığını gömmelerine izin verme, savaşmadan vaz geçme.”
O zamanlara denk gelir, kitaplıktaki Suç ve Ceza’yı çekip almam, hiç anlamama rağmen kitapla mücadele etmem. İki ayda bitirmiştim. On üç yaşındaydım, içimde bir şeyler değişiyordu, kadınlığa ilk geçişi deneyimleyeli birkaç hafta olmuştu. Erkeklerin pipilerinin kanamadığını bilmek canımı sıkıyordu. Onlar özgürce sokakta oynarken benim bisiklet sürerken peşime takılan ağbilerden sakınmam gerekiyordu. Avukat olmayacaktım, kanayan kadınların yaralarını tedavi edecek bir doktor olmaya karar vermiştim. Okuyacak kitaplarım ve kulağımda Pink Floyd olduktan sonra.
Şimdi, kırk yol sonra okuduğum Bana Bilgiçlik Taslayan Adamlar’la anımsadığım şeyin bunlar olması tesadüf değil. Kayseri’de başkalarına benzemeyen ama başkalarının tam ortasında büyüyen kız çocuğu, doktor olmuş, bol bol okumuş, kendilik ve kadınlık bilincini geliştirmiş, yaşam karşısında ne kadar az bildiğini kabullenerek ışığını yazmakla parlatan bir kadına dönüşmüştü. Bu sabah okumasını bitirdiği kitap hakkında yazacaktı.

Bana Bilgiçlik Taslayan Adamlar dokuz bölümden oluşuyor. Her bölümde şiddete uğrayan kadın hikâyeleri, kanıt ve yorumlarla sunuluyor, çözüm aranıyor. Sözel şiddetten ölümle sonlanan şiddete kadar bolca örnek var.
Woolf, Borges, Orwell, Thoreau’nun başucu yazarları olduğunu söyleyen Rebecca Solnit aslen Amerikalı bir yazar ve aktivist. 1961 doğumluymuş, on yaş var aramızda. Feminizm, çevre, siyaset, ekoloji ve sanat dallarında yazıyor köşelerde ve kitaplarda. Asıl ilgilendiği alan kadına yönelik şiddet. Bana Bilgiçlik Taslayan Adamlar da tam bu konuyla ilgili makalelerinin yer aldığı bir derleme. Yazmanın sadece tuşlara basmak olmadığını söyleyen yazar, okuma, dinleme, zaman, gerçekler ve keyif alma ana bileşenleriyle yazmanın bir yolculuk olduğunun altını çizmiş. Solnit’in önerisi tutkular hakkında yazılması gerektiği. Ona göre önce iyi bir cümle ile başlanmalı, sonra paragrafa geçilmeli ve ülkenin en iyi yazısını yazacak olma düşünden vazgeçilmemeli.
Yazmak sadece sözcüklerden oluşan bir yolculuk. Bu yolda sadık eşlikçilerimiz okuduklarımız. Yazdığımız konu kendi varlığımızı oluşturan kadınlık ve ona yönelik şiddetse cesaretle adım atmalı, yazdıklarımızın gerçekliğine ve okurlarımıza güvenmeliyiz.
Yetenek gereklidir elbette diyen Solnit, yazma yolculuğunda tutkunun, vizyonun ve adanmışlığın yetenekten daha önemli olduğunu vurguluyor. Ona göre iyi yazmak için zaman gerekli. Gerçekler olduğu gibi yazılmalı. Yazdıklarımızın gündelik olaylar, tarih ya da kişisel anlarımız olup olmamasından bağımsız bir gerçekliği olmalı. Gerçeği yazmaya başlamadan önce birçok şeyi bilmediğimiz kabul etmeli, çözemeyeceğimiz gizemler olduğunu akılda tutmalı, cesaretle bilgiye ulaşmaya çalışmalıyız. Kurmaca tam da bu değil mi. Çünkü tam olarak anlayamasak, bilmesek de olanları hassasiyetle ele alma olanağımız var.
Bir kadının anlaşamadığı eşiyle arasına mesafe koyma arzusu ölümüyle sonuçlanıyorsa, aileden birinin tecavüzüne uğrayıp gebe kalan bir genç kız yine aileden başka biri tarafından katlediliyorsa, sevimli kız çocukları güpegündüz kaçırılıp derelere ölüleri atılıyorsa hassas olmamak olanaksız.
Kadına yönelik şiddeti içinde yaşadığımız toplumun kültüründe, geleneksel kodlarında aramak zorundayız. Bir kadın hayır diyorsa bu hayır demektir, belki değil. Toplumların erkeklere, bunları çocukluktan başlayarak öğretmesi şart. Erkek kadın ayrımı yapmaksızın insan olmanın felsefesinin aktarılması da.
Wittgenstein’a göre her ciddi felsefi sorunda kesinsizlik köklere kadar uzanır. Her zaman tamamen yeni bir şey öğrenmeye hazırlıklı olunmalıdır. Öyleyse birinin bizim siyah gördüğümüz şeyi beyaz, beyaz gördüğümüz her şeyi siyah gördüğü düşünülebilir mi? Kitabı bitirdiğimde aklımda kalan sorular oldu. Hepimiz insanken kadın ve erkek olmamız aynı şey değil midir? Neden erkeklerin sorgusuz, kendiliğinden kazanılmış egemenliğini yaratan kültürlere baş eğmek zorundayız? Başkaldırı aracı olarak dil ve yazı kullanılabilir mi? Yanıtlarını zaman verecek, benimse niyetim gerçek.
Konuşulan dilin bir iktidar aracı olduğuna dikkat çeken Solnit, işkence yerine yoğun sorgulama, savaşta katledilen çocuklara sivil zayiat denmesinin dilin aktardığı anlamın, anlatılan olguyu anlamamızın, hissetmemizin ve önemsememizin engellendiğini söylüyor.
O halde dilin, kültürün ve sanatın da cinsiyetten bağımsız bir form alması mı gerekmekte?
Bunlar bilmediklerim.
Bildiklerime Marina Abromoviç’in Rhythm O, dayanıklılık performansı çok şey katmıştı. Vücudunu izleyicinin ellerine/vicdanına tepkisizce sunan sanatçının başına gelenler, insanlık onurunu zedeleyici şiddete dönüştüğünde, performans sonlandırılmak zorunda kalmış. Kadınların da erkekler kadar saldırgan olduğunun gözlerken, içlerindeki şiddetin, erkek egemen kültürde iktidara sahip olanlara bir yaltaklanma olduğunu düşündüğüm anlar olmadı değil. Solnit’i okurken belleğimin derinliklerinden gelen video, kişisel tarihime, şiddetin kendisi evrensel bir gerçeklik ve onu bir dürtü olarak kontrol etmek insani bir gereklilikse bütün bu olup bitenleri nasıl açıklamalı sorusunu çaktı.
Kitapta adı geçen Özgecan’ı unuttuysak yazıklar olsun bize. O aklımızdayken dayak yiyen bir hemcinsimiz hakkında “O da alttan alıverseymiş canım,” diyorsak ikiyüzlüyüz. Karı koca arasına girilmez diyen ataları reddetmeliyiz. Sadece aile içi değil, şiddetin her türüne karşı olmalıyız. O yüzden sözcükler önemlidir, çoğu zaman kastettikleri şeyi tam olarak ifade edemeseler de seslerine, sessziliklerine dikkat kesilmek gerekir.
Sayfada lekeler şeklinde dizilen sözcüklerin kurduğu dünyalarda yaşamak, o dünyalara girdikten sonra geri dönüş olmadığının farkında olmak büyük keyif. Havva elmayı yedikten sonra hiçbir şey aynı olmadı çok şükür. Yoksa Ademlerin mutluluğu dışında varlık gösteremeyecektik. Solnit’e göre Pandora’nın kutusundan yayılan kötülüklere odaklanmak yerine, ki bu bir kutu değil cam şişedir, içinde kalan umuda odaklanmalı. Bir kere açıldıktan sonra her şey değişmiştir, kötünün karşısında daime umut vardır.
Bana Bilgiçlik Taslayan Adamlar’da umutlu olabilmenin dayanağının gelecekte ne olacağının bilinmiyor olması, hiç olmayacak sanılan, hayal bile edilemeyecek şeylerin gerçek hayatta sık sık gerçekleşiyor olması deniyor. Buna Amerikadaki feministlerin 1970’lerin ortasından beri önceden suç kabul edilmeyen pek çok hak ihlalinin tanımlanmasını ve adlandırılmasını sağlamalarını örnek gösteriyor.
Feminizm, kadınların insan olduğunu, insanca yaşama temel hak ve özgürlüklerine sahip olduğunu belirten bir düşüncedir. Feminist olmak adalete sahip çıkma güdüsünden kaynaklanır. Dolayısıyla şiddet karşıtı her bireyi kucaklar.
Toplumsal yaşamda görünür olmayı ve konuşmayı son altı yedi dekatta elde edebilmiş olan kadının umudu nedir, nerededir? Irkı, sınıfı, dini, milliyeti olmayan şiddetin neden bir cinsiyeti vardır? Neden erkek olmak şiddet içeren suçlarda bir risk etmenidir?
Kitap boyunca tartışılan konuları kısaca özetlemek gerekirse bu sorulara yanıt arandığını söylemek olanaklı.
Rebecca Solnit şiddetin öncelikle otoriter bir doğaya sahip olduğunu belirtmiş. Başlangıç noktasının uygulayan kişinin karşısındaki kontrol etmeye hakkı olduğuna inancı olduğunu söylüyor. Hatta kontrol etme arzusu öyle yoğun bir öfkenin sonucudur ki kurbanın itaat etmesi dahi bu öfkeyi dindiremez. Öfke ve arzu öyle iç içe geçmiştir ki eros’u tanatos’a, sevgiyi ölüme çevirme tehdidini beraberinde getirir.
O halde erkeklikle ilgili sorun ne, diyen yazar sorunun erkek olmaya dair kafamızda yarattıklarımızla, yani kültürler ilgili olduğunun altını çiziyor. Kadına şiddet konusundaki umudumuz feminist hareket oldu argümanını yeri geldikçe gündeme getirmiş olması önemli.
Virginia Woolf, 18 Ocak 1915’te günlüğüne “Gelecek karanlık, en iyisi de geleceğin karanlık olması sanırım.” yazmış. Solnit bu cümlenin mottosu olduğunu belirtmiş. Benim anladığım şu anda inanç, istek ve bilgiyle harekete geçilirse, tek kişinin bile geleceği değiştirme olanağı bulunuyor. Geleceğin nasıl olacağını bilmek mümkün değil ancak iyilik ve etik için adım atmak olanaklı.
Herkes insandır ve insanca haklara sahip olması gereklidir. Bu düşünceyle daha evrensel bir kültür oluşturmak ellerimizde. Kant’a kulak verelim, “Belki de hiç kimse bildiği, değer verdiği bir ödevi çıkar gözetmeksizin yapmış değildir; belki de hiç kimse büyük çabalara karşın bir yerlere ulaşamayacaktır. Ancak bu kimse, kendine uyguladığı ciddi sınavda ruhsal temizliğe ulaşmak için, kendi içinde bir şeyler bulduğu sürece, bu ruhsal temizliğe sahip olacaktır. Bu da onun ödevini yapmış olması bakımından yeterlidir.”






