Porselen Bir Mevzu romanının yazarı Gökçe Bilgin’i edebiyat dergilerinde yayımlanan öykülerinden, gezi yazılarından biliyorum. Yazdığı ilk romanında dikkatimi çeken ilk şey kitabın adı oldu. Oysa bir kitabı okumadan önce yazarına, daha sonra neler yazdığına, diline, anlatımına, hatta bulunduğu konumda nasıl bir duruş sergilediğine bakarım. Bütün bu veriler okumam için gerekli doneleri sağlayamıyorsa, kitaptan rastgele sayfalar çevirir, anlatımına bakarım.
Kitabı okumaya başladım. Henüz ilk sayfalarda farklı bir dille karşılaştığıma sevindim. Benim için kurgu ya da hikâye çoğu zaman dilden, anlatımdan sonra gelir, anlatım bir kitabın her şeyidir. Kitabı okurken sevindim çünkü son yıllarda Türkçe yazılmış güzel bir kitapla karşılaşmak her zaman başıma gelen bir şey değil. Üstelik hakkında çok az bildiğim bir yazarın ilk kitabını okurken.
Porselen Bir Mevzu iç içe geçmiş hikâyeler, geriye dönüşler ve fantastik öğelerle zenginleşerek ilerleyen bir roman. Karakterler çoğu zaman biz farkında olmadan derinleşiyor, zihnimizde kendilerine yer ediniyorlar. Gökçe Bilgin erkek egemen toplumun baskıladığı, eksilttiği, eksik bıraktığı kadınları romanın iç içe geçen hikâyelerinin merkezine yerleştirmiş. Okurlarına karanlık bir odadan aydınlık yanlarıyla seslenen kadınların gizli yaşamlarından, içlerinde bastırdıkları yanlarından söz ediyor.
Romanın ana karakteri Zümrüt. Sayfalar ilerledikçe çoğalan, her yeni karakterle yeniden var olan biri. Zümrüt’ün doğmadan ölen oğlu Osman da Zümrüt’ün yarattığı karakterlerden biri, bize annesi hakkında bilgi veriyor. “Annemin kendini bu denli yazdıklarına kaptırması hem iyi hem de kötü. Bu gidişle annem hayali olan durumlara açıklık getirmeye çalışırken kendini unutacak. Boşuna mı telaşlanıyorum? Annem yazdıkça derinleşiyorsa ve yazdıklarına inanıyorsa, yani annem bu hikâyenin yazarı olduğunu düşünüyorsa ve bu yüzden de karakterlerini sokaklarda arıyorsa, karakterlerine benzemeye başlıyorsa, karakterlerinin yaşadığını, hatta onlarla konuştuğunu, görüştüğünü söylüyorsa o zaman annem delirmiş mi oluyor?” Deliliğin sınırlarında normali sorgulayan, toplumla bağları yeterince güçlü olmasa da tam olarak bağını koparamayan kadınlardan kendi hikâyelerini dinliyoruz.
Gökçe Bilgin yazdığı tek kitapla kadınların susmak zorunda kaldığı anları bütün kadınlar üzerinden anlatıyor.
Zümrüt kitaplara tutkun, kocasını sevmeyen, sosyal statüsü okuma yazmaya uzak bir kadın. Okuduğu kitaplar onu, içine sıkıştığı ceviz kabuğunun dışına çıkarıyor, böylece başkalarının hayatlarını yaşıyor, onlarla yeniden, yaşam alanının dar koridorlarında hayat buluyor. Gene Zümrüt’ün yarattığı karakterlerden biri olan babası bir yerde şöyle söz ediyor kendinden. “Ben o kadar az yaşadım ki kızım beni hayallerinde yaratmış, sonra da o hayal ettiği babayı özlemiş. Ben, kızımın özleyecek kadar tanımadığı babaydım.” Adım adım ilerleyen hikâyede hayalle gerçek arasındaki flu bölge sonlara doğru net bir görüntüye kavuşuyor ve okur, yazar, yazarın yarattığı karakter ve bir de karakterin yarattığı başka karakterler arasında esnek geçişler oluşuyor. Her şey Zümrüt’ün düşünde mi gerçekleşiyor, yoksa yazarın mı, belki de birden fazla anlatıcının? Bence önemli bir detay değil, yazar romanı hikâyesinden daha önemli bir alana, dile dayandırıyor, sırf bu yüzden roman edebiyat dünyasında uzun süre kendine yaşam alanı sağlayabilecek bir yetkinliğe sahip.
Gökçe Bilgin bir yazar, hem de iyi bir yazar, kadın kimliği onun bütün meziyetini kucaklayacak ölçüde ön planda, bence olması gereken tam da bu. Salt bu yanıyla bile karakterleri biz okurlarıyla sağlam bir iletişim kurmada yetkinleşmiş kişiler.
“Porselen bir Mevzu”yu okurken yıllar önce kitaplarla kurduğum bağı yeniden sorguladım. Okudukça gerçeğin benden uzaklaştığını, bazen bir kitap kahramanı gibi yaşadığımı, duygularımın mantığıma baskın geldiğini ama gerçeklerin beni her seferinde sarstığını, hayal kırıklığına uğrattığını geç fark ettim ya da henüz fark etmedim, bilemiyorum, sanırım bunu hiçbir zaman bilemeyeceğim. Çünkü hâlâ gerçeğin içine saklanmış yalan dolanla her karşılaştığımda güvenli limanıma, kitaplarıma sığınıyorum. Henüz insanların bana uygun gördüğü sıfatların hiçbirinin taşıyıcısı olamadım, bir anda onların gözünde küçüldüğümü hissettim, bazen büyüdüğümü ama onları çoğu kez farkında olmadan şaşırttığımı da biliyorum. Bir okur, yazar ve erkek olmama rağmen Zümrüt’le benzer hayatlar yaşadığımı gördüm, yüzümde hep muzip bir gülümsemeyle okudum içinde kaybolduğum kitapları, “Porselen Bir Mevzu”yu.
Tutunamayanlar’ın Selim’iyle ilk tanıştığımda ikimizin de soyadının aynı olmasının sıradan bir tesadüf olmadığını, bu benzerliğin altında yatan gizli gücün peşine düştüğümü hatırlıyorum ve bütün bunlar aklıma geldiğinde her şey benim için normalin sınırları dışında kendine yeni bir alan açıyor.
Zümrüt’ü tanıyorum, o, bir zamanlar gerçek hayatta karşılaştığım karakterlerden biri, anlıyorum onu, ama sadece yaptığı ve ettikleriyle kendi normali içinde hoş görebiliyorum. “Ben bu kadının yazdığı kişi değilim. Ben kendi hayatını anlatarak bu kadının da hayatını yazarak açık eden kişiyim.” diyor Zümrüt, sahiden onca karmaşanın içinde karakterleri bire bir tanımlamak bize doğru yolu gösterecek mi, emin değilim.
Bilgin, yarattığı karaktere Zümrüt ismini verirken bir nedeni olduğunu düşündüm kitabı bitirdiğimde. Merak etmedim ama rastgele seçilen bir isim olmadığına kendimi inandırdım. Sürekli çoğalan, yok olduğu yerde yeniden doğan Zümrüdüanka’yı düşündüm. Sonra düşlerinde sürekli çoğalan Zümrütleri düşündüğüm için bunun kesinlikle gerçek olduğunu, benim de buna inandığımı, bir daha kitabı okuduğumda Zümrüt hâlâ zihnimde ilk okuduğum haliyle duruyorsa, adının da inandığım gibi olmasında bir sakınca olmadığına kani oldum.
Biliyorum, aklınız karıştı, kitabı okurken de karışacak ama bırakın karışsın, karışıklık ya da kaos iyidir, dünyayı, yaşamı düzenlemeye çalıştıkça bozuyoruz, eksiliyoruz. Herkes her zaman bir kaosun içinde yaşıyor. Marquis de Sade’nin deyimiyle, hayal gücü düzenin düşmanıdır, biz de yazarı ve karakterlerini hayal edelim, karakterlerinin yarattığı karakterleri gibi, onlar hiç yaşamamış olsalar da var olduğuna inanalım.
Gökçe Bilgin yazdığı tek kitapla kadınların susmak zorunda kaldığı anları sanki sadece Zümrüt ya da Zümrütler üzerinden değil de bütün kadınlar üzerinden anlatıyor.






