Benim onlara kötülük borcum var.
Paul Nizan
Lawê min wexta tû li derve bî, telefona xwe veneke. Bi min re neaxife, an wê te jî bikujin,” diyor annesi. Serhat için endişeleniyor. Başına kötü bir şey gelmesinden korkuyor. Televizyonda görmüş. Akşam haberlerinde. Kadıköy’deki olaydan bahsediyor. Haldun Taner’in orada. Telefonda Kürtçe konuşan genç adamdan. İki kişinin onu bıçakladığından ve oracıkta öldüğünden. Ağlıyor. Sesindeki çaresizliği görebiliyor Serhat. İncindiğini çok derin hissediyor. Onu sakinleştirmeye çalışıyor. Olmuyor. Tek başına konuşuyor sanırsın annesi. Aynı cümlelerin etrafında dönüyor durmadan. Bir ağıdın içini oyuyor sanki. Serhat bu duruma pek alışık değil. Annesinin bu hali keyfini kaçırıyor. Başı önüne düşmüş. Yüzü üzgün. Elinden hiçbir şey gelmiyor. Tekrar ediyor annesi. Telefonu açmamasını söylüyor. Dışarıdayken. Kendisi aradığında. “Tamam,” diyebiliyor sadece. Telefonu kapıyor. Annesinin heybetli duruşu geliyor gözünün önüne. Gümüş desenli kadife entarisiyle karşısında oturuyor. Yüzünün huyu bu; çok ciddi. Evin bütün anahtarları onda duruyor. Serhat da bu konuda ona benziyor. İkisi de bildiğini okuyanlardan. Lakin bu defa çok farklı. Kötülük her yerden gelebilir. Herkes buna müsait. Annesinin tedirginliği bundan.
Kanepeden kalkıyor Serhat. Banyoya geçiyor. Yüzünü yıkıyor. Aynaya bakıyor uzun uzun. Sakalları uzamış. Gözlerinin altı çökmüş. Oldukça keyifsiz. Annesinin söyledikleri canını acıtmış. Evin içini bir ses dolaşıyor: Karapetê Xaco. Çalışma odasına geçiyor. Müziği hafif kısıyor. Sandalyeye oturuyor. Ellerini bacaklarının arasına almış. Düşünceli. Bir süre öyle duruyor. Meşgul olacak bir şeyler arıyor sonra. Etrafına bakıyor. Minik, kırmızı bir masa üstü saati. İç içe geçmiş iki kozalak. Mavi oyuncak bir araba. Kedi desenli bir kupada duran çok sayıda renkli kalemler. Not defteri de masada. Ona dokunuyor. Okuduğu kitaplardaki alıntıları buraya yazıyor. Defterin sayfalarını karıştırıyor rastgele. “Burası olmamış,” diyor, “boşuna not almışım.” Beğenmediği birkaç cümle daha çıkıyor karşısına. Kitap okurken boş bir zamana denk geldiğini düşünüyor. Sayfaları çeviriyor. Bir cümlede çok uzun duruyor. Birkaç kez sesli okuyor orayı. “Bir meselesi olanların öğretileri, meselesi olmayanların aklında kum, çelişki ve saçmalık olarak dağılır.” O sırada seçim çalışmasına çıkmış araçlardan sloganlar içeriye dalıyor. İrkiliyor birden. Okkalı bir küfür savuruyor.
Günlerden cumartesi. Okul yok bugün. Ama evden çıkması gerek. Beyazıt’a gidecek. Kütüphaneye. Tezi için. Zehra’yla görüşecek aynı zamanda. Birkaç gündür Küçükçekmece’de bir akrabasında kalıyor Zehra. Yıllardır onu görmemiş gibi hissediyor Serhat. Bir an önce hazırlanması lazım. Kalkıyor. Uzun boyu ve uzun saçları, ela gözleriyle yan yana konulduğunda yakışıklı sayılabilir Serhat. Güzel bir adam. İnsanlarla iyi anlaşıyor. Ama hayvanları daha çok seviyor. Karıncalara tapıyor mesela. Bir de fesleğenleri var, balkonda. Onlara dokunurken hafiflediğini hissediyor. Dört yıldan beridir İstanbul’da yaşıyor. Marmara Üniversitesi edebiyat bölümünde okuyor. Son sınıfta. Uzun zamandır Zehra’yla sevgili. Güzel sanatlarda okuyor Zehra. Aynı üniversitede. Üçüncü sınıf. Serhat’ı çok seviyor. Tabii ki bu duygu tek taraflı değil. İki gün sonra Zehra’nın doğum günü. Serhat gizli gizli hazırlıklar yapıyor.
Hava oldukça soğuk. Sıkı giyiniyor. Hastalanmamalı. Montunu sırtına geçiriyor. Atkısını boynuna doluyor. Kitaplığın önünde. Kitap seçiyor. Sven Lindqvist’in Bombalamanın Tarihi’nde duruyor. Alıyor onu yerinden. Çantasına koyuyor. Telefonunu şarjdan çekiyor. Müzik çalar ve kulaklık. Botunu giyiyor. Başında beresi. Tamam artık, çıkabilir. Çıkıyor. Merdivende Türkan’la karşılaşıyor. Selam veriyor ona. Hal hatırını soruyor. İyi günler diliyor. Bahçe kapısından çıkarken Zehra arıyor. “Evden yeni çıktım,” diyor Serhat, “metroya yürüyorum.” Önünde dik bir yokuş var. Bu yolu yürümeyi hiç sevmiyor. “Acele etme,” diyor Zehra, “ben daha hazırlanmadım.” Serhat, “Peki,” diyor. Kapıyor telefonu. Müzik çalarını çıkarıyor montunun cebinden. Yokuşu tırmanıyor. Yol üstündeki mandalina ağaçlarına bakıyor. Tek başına duran bir nar ağacına. Camdan dışarıyı seyreden bir çocuğu görüyor. Tebessüm ediyor ona. Metroya yaklaşırken fikrini değiştiriyor. Vakti var daha. Otobüse biniyor. Her zamanki gibi ayakta. Sırtını cama dayamış, insanları seyrediyor. Yüzlerine bakıyor ve gözlerine. Kıyafetlerini süzüyor. Kim olduklarını bilmiyor.
Annesinin söyledikleri düşüyor aklına. “Ya şimdi ararsa beni,” diyor içinden. Terliyor. Telefonunu sessize alıyor. Büyük bir huzursuzluk var üzerinde. Alnındaki terin aşağılara süzülüşünün anlamını gayet iyi biliyor. “Dışardaysan telefonunu açma,” diyor annesi. Bu cümle bir tekrara dönüşmüş zihninde. Dışardaysan telefonunu açma. Çok incindiği her halinden belli. Atkısını gevşetiyor. Cebinden çıkardığı peçeteyle alnını siliyor. İnsanların yüzlerine bakıyor tekrar. Gözlerinin en içine. Sanırsın gözlerindeki perdeyi delmek için uğraşıyor. Oraya varırsa şunu söyleyecek: Sizden korkmuyorum. Kızıl bir alev sarıyor tüm vücudunu. Kıpkızıl. Otobüsteki hiç kimse onu duymuyor. Herkes kendi içinde, kendi zamanını yaşıyor.
İçerden bir ses buluyor onu. Anneni ara. Uzaktan başka bir ses. Dışardaysan telefonunu açma. “Bir derdim var bin dermana değişmem,” diyor Erkan Oğur. Müzik çaların sesini biraz daha açıyor. İçerdeki ses durmadan ısrar ediyor. Anneni ara. Annesi kendi kendine söyleniyor. Gördüm, diyor. Yerde yatıyordu, diyor. Upuzundu. Türkü sürüyor. “Benim yaralarım tuzum tuzum der.” Müziği durduruyor. Cebinden telefonunu çıkarıyor. Son arananlar listesine bakıyor. “Dayê” yazıyor ikinci sırada. Ara tuşuna basıyor. Telefon çalıyor. “Alo,” diyor annesi, “Serhat tû yî?” Serhat, “Ez im daye,” diyor. Etrafına bakıyor. Bir iki kişinin ona döndüğünü görüyor. “Lawê min,” diyor annesi, “tû çava yî?” Serhat, “Ez baş im,” diyor. Hatırlatıyor ona. “Tû li derve yî?” Serhat, “Belê,” diyor. Kızıyor annesi. “Telefona xwe zu bigire.”
Telefonda konuşurken ayakta duran bir iki kişinin yanından uzaklaştığını görüyor Serhat. Arkalara, en arkalara geçiyorlar. Sarışın, uzun boylu bir adam gözlerini ona dikmiş, içinden konuşuyor. “Piç,” diyor, “orospu çocuğu. Bir türlü kurtulamadık sizden. Her yerde türüyorsunuz. Siktir olun, gidin buralardan.” Bir diğeri, kısa boylu, buğday tenli olan, “Adamdaki cesarete bak,” diyor, “anlaşılan canı kaşınıyor.” Elinde alışveriş poşetleriyle en arkada bir kadın Serhat’ın sırt çantasına bakıyor. İndir düğmesine basıyor hemen. Bir sonraki durakta hızlı hızlı iniyor. Telefon kapanıyor. Herkes suskun. Gözlüğünü düzeltiyor kitap okuyan biri. Arada bir ona bakıyor. Hafif şişman bir kadın. Oturduğu yerden kalkıyor. Serhat’a yaklaşıyor. Yanında duruyor. Ayakta. Serhat’ın yüzüne bakıyor. Tebessüm ediyor. Kadının gözleri hafif nemli, parlıyor. Serhat kadını çok iyi anlıyor. Başını sallıyor ona. Karga burunlu, tıknaz bir adam otobüsten iniyor. İnerken küfrünü savuruyor. “Amına koduğumun çocuğu.” Serhat onu duymuyor. O sırada müzik dinliyor.
Son durak Kadıköy. On beş dakikaya otobüs orada olur. Bir an önce inmek istiyor Serhat. Midesi bulanıyor. Denizi içine çekecek indiğinde. Ciğerlerine. Sonra karşıya geçecek. Vapurla. Otobüs Kadıköy’e varıyor. Yolcular iniyor tek tek. Serhat da. Vapur iskelesine doğru birkaç adım atıyor. Arkasına bakıyor. Etraf çok kalabalık. Sanırsın herkes onu izliyor. Yürümeye devam ediyor. Karşıya geçmeden önce Kadıköy’de biraz zaman geçirecek. Karnına dokunuyor. Bir şeyler yemesi gerek. Simitçiye yaklaşıyor. Bir simit alıyor. “Peynir de vereyim mi?” diyor simitçi. Serhat, “Yok,” diyor. Haldun Taner’in önünden geçiyor. Haydarpaşa’ya bakan meydanda duruyor. Demir parmaklıklara dayıyor kollarını. Manzara ve deniz. Karabatağın birini izliyor dikkatle. Denize daldıktan sonra çıkacağı yeri görmek istiyor. Yok karabatak, görünmüyor. Simidini dişliyor. Serhat’ın gerilmiş ruhu başkalaşıyor bir anda. Az önceki otobüs yolculuğunu unutuyor. Çiçek satan küçük bir kız yanına yaklaşıyor. “Abi,” diyor, “karanfil alır mısın?” Serhat istemiyor. Kız ısrar ediyor. Serhat bu sahneyi çok iyi ezberlemiş. İki şeyden birini yapması lazım burada. Bir: Ona kızacak ve kendisinden uzaklaşmasını sağlayacak. İki: Çiçeği alacak. İkincisini tercih ediyor. “Ne kadar?” diyor Serhat. “On lira,” diyor. “Çok değil mi?” Gözlerini yere düşürüyor kız. Dudaklarını büzüyor. “Ama siz yakışıklısınız,” diyor. “Bak,” diyor Serhat, “işte buna para verilir.” Yirmi lira koyuyor avucuna. Bir demet karanfil alıyor ondan. Paranın üstünü vermeden uzaklaşıyor kız. Çok küçük adımlarla. Topuklarının üzerinden. Geri geri. El sallıyor. Gülüyor Serhat. Kocaman gülüyor.
Saatine bakıyor. Vakti var hâlâ. Yukarılara doğru çıkıyor. Moda’ya. Çetin’i görmek istiyor. “Fahriye” adında bir kafeyi işletiyor Çetin. Kafe, adını Fahriye Abla filminden alıyor. Oraya yürüyor. Simidini dişliyor bir yandan. Hıçkırıyor art arda. Büfeden su alıyor. Bir yudumda bitiriyor suyu. Hıçkırığı kesiliyor. Birkaç küçük yokuştan sonra kafeye varıyor. Çetin’i soruyor. Gelmemiş bugün. Hastaymış. Çay istiyor. Gramofonda bilmediği bir müzik çalıyor. Eskilerden, çok eskilerden. Duvardaki film afişine takılıyor gözleri. Önünde leğen, eteğini baldırlarına kadar çekmiş Müjde Ar oldukça şuh görünüyor. Askılı kırmızı atletinin bir tarafı omzundan düşmüş. Göğsünün çatalı ortada. Filmi daha önce seyretmemiş, merak ediyor. Çayını bitiriyor. Oturduğu koltuktan kalkıyor. Lavaboyu kullanıyor. Gitme vakti. Çantasını sırtlıyor. Masaya bozuk paralarını döküyor. “Çetin’e selam söyle.” Çiçekçi küçük kızdan aldığı karanfilleri orada unutuyor.
Aşağılara iniyor. Vapura doğru. Hava da iyice soğumuş. Ellerini montunun ceplerine sokuyor. Yolda yürürken birkaç sahaf dükkânıyla karşılaşıyor. İçeri girmek istiyorsa da vazgeçiyor. Beyazıt’a gitmeli. Zehra’ya yetişmeli. Karaköy-Eminönü İskelesi’ne varıyor. Eminönü vapurunun gelmesine on dakika var. Kartını basıyor. İçeride. Bekleme salonunda boş bir yere oturuyor. Kulaklığını takıyor. Az ötede iki sevgili. Kendilerini tamamen unutmuş, öpüşüyorlar. Vakit öldürmek için telefonuna bakıyor. Fotoğraflar kısmına giriyor. Kendisinin ve Zehra’nın fotoğrafları. Gezdiği yerlerin. Annesi ve kardeşlerinin. Birisinde uzun uzun duruyor. Babasıyla kendisinin fotoğrafı bu. Babası minderde bağdaş kurmuş, oturuyor. Bir eli sağ dizinden aşağıya sarkmış. Diğer eli Serhat’ın sırtında. Ellerindeki çizgiler ve şişkin damarlar apaçık görünüyor. Serhat kafasını babasının dizine koymuş. Uzanmış vaziyette. Gözleri kapanmış, uyuyor.
Vapur iskeleye yanaşıyor. Kapı açılıyor. Vapura biniyor. Üst katta. Çay alıyor kendisine. Cam kenarına oturuyor. Tam karşısında geçkin bir çift var. Adam gözlüklü, hafif kır saçlı. Göbeği belirgin. Bir elinde şemsiye tutuyor. Diğer eli kadının avuçlarında. Kadının saçları kıvırcık, dudakları büyük. Dudaklarına sürdüğü rujun rengi mor. Küçük bir çantası var, sağ elinde. Kulaklığını çıkarıyor Serhat. Çantasındaki kitabı masaya koyuyor. Çayından bir yudum alıyor. Çiftin gözü kitaba takılıyor. Birbirlerine bakıyorlar, imalı. Kitabına dalıyor Serhat. Bir süre sonra sıkılıyor. Kitabı çantasına koyuyor. Kalkıyor. Vapurun güvertesine gidiyor. Boş bir yere oturuyor. Denize dalıyor. Uzaklara. Annesi tandırın başında. Yanında da babası. Bir iskemleye oturmuş, annesine bir şeyler anlatıyor. Kendisi avluyu süpürüyor, yıkıyor sonra. Annesi tandıra ekmek sürüyor. Avluda bir üzüm ağacı var. Yukarılara tırmanmış. Dama doğru. Güneş açıyor. Avlu kuruyor. Yere kilim seriyor Serhat. Sofraya ekmek koyuyor. Peynir ve zeytin. Domates ve salatalık. Yoğurt ve pekmez. Çaylarını içiyorlar.
Saksafon sesiyle irkiliyor. Üç arkadaş şarkı söylüyor. Birinin elinde kontrbas. Top sakallı ve uzun saçlı bu. Bir diğeri fötr şapka takmış. Sağ yanağında gamzesi var. Saksafonu o çalıyor. Kızıl saçlı kadın da solist. Elinde ahşap perküsyon var. Şarkı söylerken gülümsüyor. Fransızca bir şarkı bu. İçinde je t`aime geçiyor. Şarkı bitiyor. Çokça alkışlanıyorlar. Kadın, arkadaşının fötr şapkasını alıyor. Para kesesi niyetine kullanıyor. Serhat bir iki lira atıyor şapkaya.
Eminönü’ne yanaşıyor vapur. İniyor. Beyazıt’a gitmek için tramvaya binmesi gerekecek. Saatine bakıyor. Yürümek istiyor. Sirkeci yokuşunu tırmanıyor. Yorulursa tramvaya binecek. Her yer turist kaynıyor. Çeşit çeşit insanlar. Birçok dilde tabelalar gözüne çarpıyor. Arapça, İngilizce, İspanyolca, İtalyanca... Annesi düşüyor aklına. Telefonda söylediklerini unutamıyor. Evden çıktığı andan beridir bu his onun peşinde. Telefonu titriyor. Zehra arıyor. Yanıt vermiyor. Önünden geçtiği Gülhane Parkı’na yöneliyor. Nefes almakta zorluk çekiyor. Ağaçları gördüğü gibi topraklı sahaya giriyor. Ayakkabısını çıkarıyor. Ağaçların arasından geçiyor. Meşe, çam, köknar, çınar ve ceviz. Onlara el sürüyor. Yapraklarına dokunuyor. Kokluyor. Sanırsın konuşuyor onlarla. Kendi dilinden. Sessizce. İçerden.
Biraz ilerde Sarayburnu var. Ayakkabısını giyiyor. Oraya yürüyor. Uçuruma yakın bir taşın üzerine oturuyor. Elini cebine atıyor. Sigarası bitmiş. Rüzgâr çok sert esiyor. Atkısını sıkı sıkı sarıyor boynuna. Manzarayı seyrediyor. Telefonu ısrarla titriyor. Arayan Zehra. Yanıt vermiyor yine. Epey bir vakit orada oturuyor. Üşüdüğünün farkında değil. Kalkıyor. Evin yolunu tutuyor. İki saat kadar sonra Maltepe’de, minibüs yolunda iniyor. Büfeden bir paket sigara alıyor. Yakıyor bir tane.
Ev yürüme mesafesinde. En fazla on beş dakika. Birkaç tanıdığıyla karşılaşıyor. Kısa kesiyor. “Merhaba, iyi akşamlar.” Fırından ekmek alıyor. Marketten domates, biber ve birkaç yumurta. Sokağa giriyor. Kuş Kirazı Sokağı’na. Üçüncü bina. Leylak Apartmanı. Dış kapının anahtarını çıkarıyor cebinden. Cep telefonunu düşürüyor. Ağzından, “Siktir,” çıkıyor. Telefonunu alıyor yerden. Birinci kat. Üç numara. Anahtarı çeviriyor. İçerde. Ayakkabısını çıkarıyor. Elindeki poşetleri mutfak tezgâhına bırakıyor.
Oturma odasına geçiyor. Kanepeye boylu boyunca uzanıyor. Kumandayı alıyor. Televizyonu açıyor. Kanallar arasında geziniyor bir süre. Bir haber kanalında duruyor. Ülkenin gündemine dair konuşuluyor. Anayasa. Dış siyaset. Uykusu geliyor. Gözleri ağırlaşmış. Düştü düşecek gözkapakları. Bir sonraki haber kendisinden bahsediyor. Yirmi üç yaşlarında üniversite öğrencisi bir gencin vurulduğunu söylüyor. Kadıköy’de. Haldun Taner’in orada. Görüntüleriyle birlikte. Uzun saçlı, uzun boylu biri. Yerde. Bir elinde simit var. Diğerinde karanfil. Bir de müzik çalar. Kulağından fırlamış, ayaklarına yakın duruyor. Kanalı değiştiriyor. Karınca belgeseliyle karşılaşıyor. Telefonu titriyor o sıra. Mutfak masasında. Annesi arıyor onu. Kardeşleri arıyor. Zehra ve arkadaşları. Kalkıyor. Duş almak için banyoya geçiyor. Aynaya bakıyor. Ağzının etrafında siyah lekeler fark ediyor. Ağzını açıyor. Dilinin yerinde olmadığını görüyor. Gülüyor. Kocaman gülüyor. Çiçekçi küçük kızın gözlerinin yeşil olduğunu hatırlıyor birden.






