Pencerenin önünde hareketsiz, öylece oturuyordu. İçini titreten ürpermeyle olduğu yerde kıpırdanır gibi oldu. O anda, ’’Yağmur ne renk?’’ diye soran torunu, odada yalnız olmadığını hatırlattı ona. Kısa bir suskunluktan sonra, ’’Bilmiyorum,‘’ deyip oturduğu yerden doğrulup dışarıyı görmek için dantel perdeyi yana çekti hafifçe. Bahçedeki ayva ağacının dalları yere eğilmişti. Kalbinin yerini hatırlatan çarpıntıyla yüzünü buruştururken bir çift meraklı gözle karşılaştı. Derme çatma bir kaygıyla, ‘’Hasta mısın anneanne?’’ diye soran Eda’ya, ‘’Hayır,’’ cevabını verdi gülümseyen bir yüzle.
Oyununa geri dönen torununu izlerken belleğinin kapısı usulca aralandı. Yağmur yağsın diye dua ettiği çocukluk günlerini hatırladı. Gökyüzüne doğru civciv sarısı renkli şemsiyesini meydan okurcasına açıp arkadaşlarıyla onun altında kol kola okula gitmekten büyük keyif alırdı. Yağmur suyu yırtık ayakkabısından içeriye sızıp ayaklarını ıslattığı için hastalanmış ve üç gün evde yatmıştı. Şemsiyesiyle aynı renk plastik çizme alan babasına sevinme numarası yapmıştı ve o günden sonra ruhunu kamçılayan her yağmur damlası o zamanı hatırlatmıştı.
Babasının yüzünün güldüğüne nadiren şahit olduğu anlar da vardı. Maaşının ilk gününde dört dilim pasta mutlaka alınırdı. ’’Tek başıma kaç boğaz doyurmaya çalışıyorum kolay mı?’’ diye babası annesine bağırınca odasında ağladığı günler çoktu. Her ayın sonunda bunların neden yaşandığını yıllar sonra anlayacaktı. Bir bayram arifesinde anne babasıyla alışverişe gittiklerinde hava gene yağışlıydı. Gökyüzündeki gri bulutlara inat annesinin gözleri ışıl ışıldı nedense. Babası elindeki bayram ikramiyesi giyim kuponuna bakarak, ‘’Bugün sadece annenin ihtiyacını alacağız. Öbür bayrama da ablanla senin için geleceğiz’’ diyen babasına tamam anlamında kafasını sallamıştı.
Gök gürültüsünün ardından yağmur birdenbire indirince dükkâna girene kadar ıslanmışlardı. Tavandan sarkan kalın zincirlere asılı paltolara korkuyla baktığında mağaza sahibi, ’’Sizin seçeceğiniz bölüm bu tarafta; peşimden gelin,’’ demişti. Daracık koridordan tek sıra halinde diğer odaya geçerken farklı tür ve renkte giysilerin olduğunu görünce hem şaşırmış hem de büyülenmişti adeta.
Eski ceketini çıkarıp denediği yeni palto, annesinin üstüne tam oturmuştu. Soluk yüzüyle aynı renk olan palto için, ‘’Elimizde bir tek bu var,’’ diyen satıcıya annesi, ‘’Olsun’’ anlamında başını sallayarak, ‘’Ben çok beğendim alalım,” demişti. Mağaza sahibinin aynı renk saman kâğıdıyla paket yaptığı paltoyu gelin bohçası gibi taşıyarak eve getiren babası olmuştu. Ablası da paketin açılışını büyük ikramiyenin çekilişini bekler gibi beklemişti… Gördüğü anda ise, ’’Bula bula bu rengi mi buldun?’’ çıkışı annesini üzmüş, ağlatmıştı hatta…
O gece yer yatağında yatarken ablasıyla birbirlerine sıkı sıkı sarılmışlardı… Odalarının soğuk oluşunu unutarak, gelecekle ilgili hayallerle ısınıp uykuya dalmaları uzun sürmemişti...
Üstündeki elbise ne kadar eski olursa olsun, “Palto yeniydi ya; varsın rengi böyle olsun,” diyerek annesi ablasını da ikna etmişti zaman içerisinde. Eskimesin diye gezmeden gezmeye giyilen palto yepyeni kalmıştı böylelikle. Paltonun yaşattığı duygular da onunla dolabın içinde unutulmak üzere saklanmıştı…
Yıllar sonra, önce ablası ardından kendisi evlenerek ayrılmıştı evden. Uzakta olduklarından anne babalarını sık ziyarete gelememişlerdi. Yetmişinci yaş gününde anneleri için ablasıyla plan yaparak, pahalı bir palto almaya karar vermişlerdi…
Annesinin en sevdiği renkte paltoyu alan, şık kutunun içine koyduran ablası olmuştu. Gelmesine üç gün kala öğlen vakti teyzesi telefonla aramıştı. O andan itibaren duyduğu endişeyle kalbindeki bozulmanın ilk tohumu atılmıştı… ’’Çabuk gelmelisin; annenin durumu kötü,’’ dediğinde yağmurun şiddetine bakmadan yola çıkmıştı. Annesinin sinsice ilerleyen kötü hastalığın son evresinde olduğunu duyduğuna inanamamıştı. Yaşam mücadelesi verirken kimseyi tanıyamayan annesi acılarla geçen son ana beklenmeyen bir hızla ulaşmıştı. Yeni paltosunu giymeye bile fırsatı olamamıştı. Annesini toprağa teslim ettikleri gün ağlamalarına gökyüzü de katılmıştı.
İki kardeş bir eksik olmanın acısıyla eve döndüklerinde annelerinin eşyalarıyla baş başaydılar artık. Kokusunu duyabilme umuduyla dolabın içindeki paltoyu arama çabaları boşunaydı. Yokluk günlerini hatırlatan paltoyu başkasına veren babalarıydı.
İki kız kardeş annelerine ait giysileri toparladıkları sırada, mahalleden geçen ’’Eskiler alırem, eskiler satirem eskicii geldiii,’’ diye bağıran adamın sesini duyunca eskiciyi çağırdılar. Kapının önünde eşyaları teslim ederken, el arabasındaki paltonun rengi tanıdık gelmişti. Elini paltoya sürdüğünde ve sökük sağ cebinin kenarından annesinin giymeye kıyamadığı palto olduğunu anlamıştı.
Paltoyu ellediğini gören eskici, “Abla o palto satılık değil bizim hanıma götürüyorum. Sen napcan bu renkte paltoyu,” diye sorunca, ’Bu renk nasıl unutulabilir ki, diye içinden geçirdi. Değerinden fazla para verip eskiciden paltoyu almayı başarmıştı sonunda.
Yağmurun ardından çıkan güneş yüzüne yansıyınca yaşadığı ana geri döndü.
Kızının işten gelip, ’’Anne nasılsın?’’ sorusuna, ’’Anneannenin ölüm yıldönümünde nasıl olabilirsem öyleyim işte kızım,” diyebildi sadece.
Gözyaşlarının yanaklarından çenesinin altına doğru giderken minik elleriyle silen torununu kucakladı. Gülümseyen bakışları kalbini sardığı anda, ‘’Hâlâ yağmurun rengini merak ediyor musun? Artık cevaplayabilirim,’’ dedi.






