On yaşındayım. Kimsenin bana açıklayacak kadar önemli şeyleri yok hayatta. Etrafımda yetişkinim diye gezen tipler hep aynı. Ben bilirim. Ben yanılmam. Kendilerini şişiriyorlar tüm gün. Gazlarının kaçmasını önlemek için de tıpa bulmuşlar kendilerine, yalandan icat edilme. Şu aralar ne evin huzuru kaldı ne de sessizliğin uğradığı durak. Varsa yoksa kavga, gürültü...
Apar topar bir hazırlık... Evin içi savaş alanına döndü. Ne olduğu belli tabi de çaktırmamak ya temel mesele. On iki saat otobüs yolculuğu... Şafağın söktüğü sıralar, evdeyiz. Annane kokulu döşeğin ve yastığın afyonuyla altı saat uyuyorum. Kahvaltı sofrasında evdekinin tersine, inatçı bir sessizlik hâkim. Dudaklarda istemsiz kıpırdanmalar sadece. Benden dolayı çıt çıkmıyor. Durumun farkında olduğumu sanmamın verdiği özgüvenle, varlığımın tümünü gırtlaklarından geçmeyen yemeklerin üstüne sindiriyorum. Hınç alırcasına yapmıyorum tabi. Doğal olarak gerçekleşiyor davranışlarım. Üzerime düşen ayakta kalma rolünü canla başla oynuyorum. Hatta öyle oynuyorum ki çok bilmişler bazen olayların farkında olmadığımı düşünüyorlar. Derin bir endişe kaplıyor içlerini. Gözlerinden apaçık anlaşılıyor. Biraz dışarı çıkıp oyun oynayarak içerideki havanın kırılmasını sağlıyorum.
Kapıdan salona doğru yürüyorum. Babam kanepeye uzanmış, durgun. Onun da havası dağılır diye, oynadığım oyunlardan bir demeç sunuyorum. Ben anlattıkça yorumsuz, beni dinliyor. Ara sıra lafa karışma isteğini canlı tutsa da ters şeylerin olduğu aşikâr. Göz göze geliyoruz. Başkasının gözleriyle bakıyormuş gibi geliyor bana o an.
Gece, fısıltılı bir tartışma. Annemin sesi daha tiz. Kararlı konuşmalara şahitlik ediyorum. Kalbim göğsümün dışına çıkmak istiyor. İzin vermiyorum. Gözlerim ağırlaşıyor. Uykunun kucağındayım.
Sabah daha acele bir kahvaltı sofrası. Babamın hemen sağında duran siyah çantaya takılıyor gözüm. Çantanın varlığı kötü hissetmeme neden oluyor. Kimseye çaktırmadan reçelin kırmızısıyla dikkatimi dağıtıyorum. Otogara gidileceğini öğreniyorum.
Otobüs gara yaklaşıyor. İçimde, çantanın huzursuzluğu garip bir yer kaplıyor, tekrar. Babamın elinde şimdi. Sıkı sıkıya tutuyor çantayı. İşleri olduğunu söylüyor. Gitmesi gerektiğini ve en kısa zamanda döneceğini ekliyor. Annemin gözleri doluyor. Göz yaşımı tutamıyorum; fakat kimse göremiyor. Annemle el sallıyoruz. “Ne zaman döner?” diye soruyorum anneme. “En kısa zamanda,” diye karşılık veriyor. Taksiyle eve dönüyoruz.
Aylar oluyor. Ümit içimi bir türlü terk etmiyor. İnatla tüm benliğime tutunmuş; fakat eski gücünü hissedemiyorum. Sanki alışıyorum. “Ne zaman?” diye de soramıyorum artık. Çekinir oluyorum.
Yıllar oluyor. “Ne zaman?” sorusu da ümitte sular altında kalıyor. Geriye kalanı hesaplamıyorum içimde. Sadece yalanın suyu nasıl sundurmadan sızdırdığına ilişiyor gözlerim. Suçlamak, içimde uzanan dehlize dönüşüyor.






