Ültibe mevsimindeki ay yüzlü kadına...
Gece. Dışarıda sicim gibi yağan yağmur, pencereleri, kapıya dayanan alacaklı gibi dövüyor. Ev bir sokağın bir caddeyle birleştiği köşede. Odanın iki penceresinden biri sokağa, öbürü caddeye bakıyor. Odayı loş bir koyu sarıya bürüyen ışık, vernikli ahşap yer döşemeleri üzerinde süzülüyor. Işığın bu kesafeti merakımı celbediyor, tavana bakıyorum. Tavanda ampul yok. Odaya göz gezdiriyorum, abajur veyahut o minvalde ışık yayıcı bir araç da yok. Işığın kaynağı meçhul. Oda kapısının tam karşısında ahşap, köhne bir çalışma masasında arkası bana dönük bir kadın var. Kadın –yine– ahşap bir sandalyede oturmakta. Odaya tekrar bir göz gezdiriyorum; duvarların, tavanın ve kapının da ahşap olduğunu görüyorum. Pencereler dahi ahşap. Işık hâlâ meçhul. En çok ışık kafamı kurcalamakta.
Kadının üzerinde koyu mavi bir zeminin üzerine iri ufaklı işlenmiş beyaz çiçekleri olan bir elbise var. Saçları kestane renginde, omuzlarına kadar düşüyor, fazlası değil. Meçhul ışık saçlarını usulca okşuyor, böylece saçının kimi yerlerinde küçük bal köpükleri parlayıp sönüyor. Kimi kere kurşun bir kalemle saçlarına dokunduğundan masada bir şeyler yazdığı belli. Doğruluyor, sandalyeye şöyle bir yaslanıyor, arada sırada derin nefesler alıp hızlıca veriyor. Ofladığı bile olmakta. Konuşacağım, bir şeyler soracağım, olmuyor. Konuşamıyor, ses dahi çıkaramıyorum. Garip... Işığın meçhul olması kadar garip...
— Bunu buraya bağlarsam olayın kontekstinde kopukluk olmaz mı, diyor.
Cevap veremiyorum. Zorluyorum, çabalıyorum, olmuyor. Ses bile çıkaramıyorum.
— Al, bak, bu kadar toparlayabildim, nasıl?
Elime iki parça kâğıt sıkıştıryor. Bakıyorum, üç, dört paragraf bir yazı... Düzgün ve özenilmiş... Okunaklı olmasına karşın yazılanları okuyamıyorum. Sanırım iç sesim de çıkmıyor.
Kadın sandalyeyi bana doğru çevirip oturuyor. Şimdi bal köpükleri alnının üstünde. Alnının üzerinde perçem yok. Apaçık bir alın. Yüzüne yaydığı aydınlık gülümseme, öbür hatlarına odaklanmama izin vermiyor. Sadece bir alın ve aydın bir gülümseme görüyorum. Yeniden konuşmaya yelteniyorum, ancak sözcükler boğazıma düğümleniyor, acı bir şekilde yutkunduğumu gören kadın mahcup bir eda takınıyor.
— Özür dilerim, sormayı unuttum, bir şey içmek ister misin, diyor, kapının yanında duran ahşap sehpanın üzerindeki irili ufaklı, dar, yassı şişeleri göstererek.
Meçhul ışık, şişelerin üzerinde süzülüyor, küçük oyunlar oynuyor. Sarı, yeşil, kırmızı renkli içkilerle cilveşerek şişenin arkasındaki ahşap duvarda küçük kırılmalarla ancak halk festivallerinde, havai fişek gösterilerinde görülen bir renk şöleni sunuyor. Işık hâlâ meçhul... En çok da bu kafamı karıştırmakta...
Bu içki teklifine cevap vermeye kalkışsam bile konuşamayacağımı bildiğimden kadına sadece gülümsüyorum. Konuşamadığımı kabullenmeye başladım sanırım. Bunun beni niçin telaşlandırmadığı hakkında bir fikrim yok. Arkamdaki kanepeye kendimi yavaşça bırakıyorum. Kadın sandalyeden kalkıyor, ahşap döşemelerin üzerinde yalınayak, bir buz pateni artisti estetiğiyle süzülüyor. Döşemeler ışıltılı... Karşımdaki eski moda ancak diriliğini koruyan, ahşap kısımları bir kuyruklu yıldızın gökyüzünde salınırken bıraktığı şerit iz gibi parlayan, döşemeleri gül kurusu rengindeki kanepeye usulca oturuyor. Kâğıtlar hâlâ elimde. Işık... Hâlâ meçhul...
Sağ yanımda, iki pencerenin arasında, ahşap, küçük bir sehpanın üzerinde duran, eski, tüplü bir televizyon var. Küçük ekran. Muhtemelen siyah-beyazdır, diye tahmin ediyorum. Sehpanın ayakları o denli kısa ki ayağa kalksam televizyon belime ancak yetişir. O sebeple kanepede otururken televizyon tam göz hizamda. Kadın bir kumandayla televizyonu açıyor. Tahminim üzere siyah-beyaz. Televizyonda Cemal Süreya. Takım elbiseyle bir sandalyede. Karşısında kalantor, sunturlu bir adam. Sohbet ediyorlar. Süreya'nın bakışları durgun. Dudağının iki kenarının hizasından çenesine doğru top sakal süzülüyor. İki parmağının arasında sigara. Kül, pantolonuna ha döküldü ha dökülecek. Karşısındaki adama bakıyor: "Fazla şiirden öldü Edip Cansever," diyor. Şaşkın bir ifadeyle kadına dönüp bakıyorum, gülümsüyor. Televizyon kendiliğinden kapanıyor. Kadın oturduğu kanepeye usulca uzanıp uyuyor. Elimde kâğıtlarla kalkıyor, ışıltı döşemelerin üzerinden sessizce süzülüp oda kapısına uzanıyorum. Kadını rahatsız etmemek adına kapıyı yavaşça açıp çıkıyorum.
Uyandığımda kasvetli, betonarme odamdayım. Dün geceki fırtına dinmiş. Apaydın bir gün, gök. Gün ışığı, penceremin önündeki yeni çiçek açmış limon ağacıyla uygunsuz bir dans ediyor.
Işık... Hâlâ meçhul... En çok da o kafamı karıştırmakta...