Petek’in büyüme yolculuğunu, ona hatırlatılan ödevleri Tosuner kaleminden okumak, gencecik itirazlarla soluklanmaktan çok daha fazlası.
Petek ile geçtiğimiz aylarda tanıştım, sınırları belirsiz “büyüklere saygı” çerçevesinin yasakladığı ilk gençlik cesaretine sahip oluşundan çok ev işlerine özendirilişi, dahası kimi zaman annesinin yükünü azaltmak kimi zaman babasını mutlu etmek için, o anlamını henüz bilmiyor olsa da, ücretsiz ev içi emek vermeye gönüllü oluşu etkiledi beni. Bayram tatili yaklaşırken yeniden anımsadım Petek’i, çünkü akraba ziyaretleri boyunca Petek’e sıkça seslenildiği şekilde seslenilecekti yaşıtlarına da. Çünkü gurur duyulası bir rütbe gibi çınlatılan “evin kızı” olmak, çocukluğun bitmesi, annenin yükünü bölüşmenin günlük mesainin parçası olması demekti ve o mesai, “evin kızı”ndan beklentilerle beraber yıllar içinde büyüdükçe de büyürdü bizimki gibi memleketlerde. Dur Bakalım Petek’ten bayram günlerinde söz etmeyi bu yüzden istedim, adı “rütbe”sinin önüne geçsin; soran, düşünen, tartışan, aklına yatmayanı reddeden sesinin çoğalması, yaşıtlarına ulaşması umudu büyüsün diye.

Petek ergenliğin başlarında, karşı apartmandan Burak en iyi arkadaşı. Burak’ın konuşmayı pek sevmeyişinin de etkisiyle, apartman bahçelerinde oturup gökyüzünü, sokağı izlemeyi, arada geleceklerine dair sohbetler etmeyi seviyorlar. Bu sohbetlere eşit ve zeki iki genç olarak katılsalar da evlere döndüklerinde hayatları, sorumlulukları bambaşka. Yaz tatilinin ilk günleri henüz, uzun sohbetlerin şartlarını iyileştirmenin yolunu ararken, buldukları eski bankı Burakların apartman bahçesine taşımak geliyor akıllarına ve bu bankın kopardığı gürültüyle karar veriyor Petek, kendi içinde tartışıp durduğu tüm toplumsal kabullere sesli bir yanıt vermeye. Çünkü yönetici Akif Bey’i kızdırmaya Petek’ten başka kimsenin cesareti yok. Çünkü ne Petek’in ne Burak’ın babasının canı gündelik dertlerle sıkılamaz, erkeklerin kararları değiştirilemez… Akif Bey erkeklerle uğraşmanın makul olmadığı bu dünyada bir de “büyüklere saygı” kartına sahip olduğu için büsbütün özgür esip gürlemede, manasız dayatmaları kendinde hak görmede. Kitabın öyküsü, bu hak görüşe Petek’in müdahale planıyla ilerliyor. Ama ben daha çok Petek’in öyküsüyle, örneğin Burak’tan ayrılan ödevleriyle, sorularıyla, itirazlarıyla ilgiliyim. Neden bahçeye inmeden önce odasını toplamak, dönüşte de annesinin yükünü azaltacak işler yapmakla mükellef olanın Petek olduğuyla. “Mutfaktan getiriver”lerin, öylece küçümseniveren işlerin Petek’lere yük oluşuyla, Burak’lara verilen çocukluğa veda rütbelerinin “evin kızısın artık”takilere benzer hane içi yükümlülükler getirmeyişiyle…
Necati Tosuner edebiyatıyla, Petek’ten birkaç yaş büyükken, ortaokulun son yılında, doğum günü hediyem olan Bir Tutkunun Dile Getirilme Biçimi ile tanıştım. Öyküleri ne kadar kavradığım tartışmalı, ama dili ve o dönemki kapağıyla ergen ruhumun çıkmazlarına çok iyi geldiğini anımsıyorum. Dur Bakalım Petek’i okurken, özellikle Petek’in kendine sorularında, yanıtlarında bana o günlerden tanıdık sesi buldum yeniden: “İnsan kendisine soru sora sora büyümez mi?.. Yok, bunu Konfüçyüs söylemedi. Bu Petek düşündü düşündü akıl etti onu. (…) Ama belki söyle söylemesi daha uygun oluyor: İnsan büyürken, sürekli kendisine sorular sormalı, onlara yanıtlar… doğru yanıtlar aramalı.” Haklısın sora sora büyüyelim Petek. Örneğin, “adamın babasını evi” diyerek neden geldiğini sormaktan çekindiğin ağabeyin de tüm ev işlerini vazifesi saymış mıydı, diye soralım. Annesini kırmaktan, yanlış yapmaktan senin kadar sakınır mıydı? Şimdi senden ağabeyine ikram yapmanı bekleyen annenin sen yaşlardayken ondan beklentisi nelerdi? Bozulan çamaşır makinesinin yerini almaya gönüllü oldu mu ağabeyin hiç ya da sırf babanız evdeki mutluluğun temiz camdan yansıdığını düşündüğü için, sokaktan eve koşup cam sildi mi acaba? Bu soruların yanıtını hepimiz biliyoruz, değil mi Petek? Ama devam edelim sormaya… Burak’ı böyle suskun yapan babasının hep keskin cümleleri olabilir mi? Ya senin babanı hep az konuşur halde kabul etmenin sebebi nedir? Ağabeyinin senin büyüyüşüne takılır görünüşündeki sancı? Öykündeki tüm erkekler içinde en konuşkan, en çekincesizce konuşan, Burak’ın küçük kardeşi Ersin. Aklına geleni söyleyişinin, kendisine doğru gelmeyene itiraz edişinin kaynağında rakamları bile bilemeyecek kadar küçük oluşu mu yoksa erkeğin toplumsal konumunu öğrenmemiş olması mı var? Annelere, yengelere, “evin kızları”na erkeklerin özelliklerini öylece kabul etmeyi, onları her daim idare etmeyi öğreten ne? Hakkınızı, bir bankta oturabilme özgürlüğünüzü savunup adım attın diye Burak’ı komşu kızı kadar cesur olamamakla suçlayan babaları kim yetiştirdi? Peki ya kızlarına “evin kızı” olmayı en çok yakıştıran, “hanım hanımcık” oluşlarını, büyüyüşlerini konukların onayına sunan anneleri? Tabakları getiriver, çamaşırları götürüver derken hem ev içi emeği eklerle değersizleştiren hem de eli çabukluğa alışma nasihati veren kadınlara, erkekler gelmeden evin işlerini görüp bitirmeyi kim öğütledi? Bizim öykümüzü kim, nasıl yazıyor Petek? Bunu da sor kendine, soralım kendimize.
Büyümek başlı başına sancılı iş hem üstünde yürümek için heveslenilen hem de her adımda kaygılandıran, bilip tanıdığın kendine yabancılaştıran, bilinmezlerle dolu bir köprü. Her taşında yeni bir sorumluluk yüklü sanki. Her adımda bir öncekinden daha güçlü, daha cesur olmayı şart koşuyor kulağa çalınan nasihatler, uyarılar. Evet, bu köprüde yolculuk hiç bitmiyor ama henüz başında öğreniyoruz ki bize büyümeyi öğreten binbir yordam var ve açık ki bu yordamlardan en güçlüsü, cinsiyet kimliğine dair toplumsal kabulleri iyice kavramak, itirazsız geçirmek üzerine. Petek’in sorularında koşturur durur bu kabuller. Birini kavrayıp yanıt bulsa diğeri çıkar gelir karşı köşeden. Büyürken öğreniriz, büyümek de büyüyen bedenin dertleri de zorludur.
Petek de görünmez ev emeğine omuz vermeyi büyürken öğrenir, öğrenir çünkü alması gereken sorumluluğun zamanının geldiği anımsatılır. Kotardığı işler övülerek yüreklendirilir. Petek bu coğrafyadaki herhangi bir kız çocuğu, bunu bilerek okuruz öyküsünü, kendi öykümüzü okur gibi, bazen kabulle, bazen isyanla. Tanıdıktır, tanığıyızdır ama nasıl anlatmadan geçeriz içine doğduğu gerçeğin, asıl büyük gerçeği perdelediğini? Ekonominin geleneksel olarak görmezden geldiği kadın emeğini, “Erkeğin yapmadığı ama ama yaptığı işi yapabilmesi için bağımlı olduğu her şey.” olarak tanımlar Katrine Marçal[1]. Benzer başka pek çok tanım da vardır Petek, ev içi emeğin görünmezliği verilerle de anlatılabilir ama camları parlatana kadar silerken harcanan çabanın nasıl da boş olduğunu, bir yağmurla eski haline döndüğünde anlayacaksın. Ezici çoğunluğunun mutlu haneleri ancak hayallerinde gördüğü kadınlara ömürlerini dip köşe temizliğe adamayı belletmiş bir coğrafyanın çocukları olarak biliyoruz ki, temiz camların mutlu ailelerin yansıması olduğunu düşünen baban yanılıyor, ama sen o hep kendi kendine sorup öğrenen Petek’liğinle erken yaşta göreceksin bunu, değil mi? Sonra şöyle de diyor Marçal, “Her tür olumlu gelişmenin temeline sağlıklı, mutlu çocuğu yerleştiren geleneksel bakış, iktisadi birey olarak tanımlanan erkeğin çocuklukla bağını görünmez kılar. Bu görünmezlik pratikte, çocuğa bakım veren, vaktinin ezici çoğunluğunu ücretsiz emeğe ayırmak durumda kalmış kadını dışlamaktır.” Annenin ve “evin kızı” olmaya yüreklendirilen senin öykün, senin soruların o çarkı kırmazsa işte böyle ilerleyecek Petek, çünkü toplumsalın ev içi emeğe biçtiği rol budur. Ama soruların, itiraz eden yanıtların ve senin elini ev işlerine yatkınlaştırmaya çalışırken dahi sakınıp koruyan ne giyip ne ettiğine kimseyi karıştırmayan, tepkini gösterecek yollar ararken sakince yüreklendiren annenin varlığı da bu gerçeğe Tosuner’in yanıtıdır.
Dur Bakalım Petek, her satırında Necati Tosuner dilinin parıldadığı bir kitap. Petek’in büyüme yolculuğunu, ona hatırlatılan ödevleri Tosuner kaleminden okumak, gencecik itirazlarla soluklanmaktan çok daha fazlası. Anneye hayranlığı fincan tutan parmakları inceleyip “durgun yüz”ündeki güzelliği arayarak kim anlatabilirdi? Ya ortada öylece dikili kalmış şeyleri “tren yolundaki telgraf direği”ne benzetmeyi nasıl öğrenirdik? Hayatı depremle değişen yengesinin acısına, hiç hissettirmeden zarifçe sarılan, Burak’a kelebekler gibi, usulca fır dönerek bakan bir karakterle nasıl tanışırdık? Kahve içmeye yaşı tutmayan Petek’in cam silmeye heveslenişini, yetişkin işlerine özenen bir çocuğun neşeli telaşıyla değil, annesinin yükünü azaltmak, babasının arzusunu yerine getirmek isteyişle anlatmak, gerçeği olduğu gibi sunmakla onun ardına bakmanın farkında edebiyatın işlevini açığa çıkarıyor bana kalırsa.
Hane içi ilişkilere, çocuğun/gencin evdeki ödevlerine odaklanan kitaplarımız, sıklıkla büyükşehirlerdeki apartmanların bakışını taşıyor. Robot süpürgelerin de rol sahibi olduğu bu hikâyelerde, anneler çalışıyor, evin temizliği ücretli emek işi, günlük rutinler babayla ortaklaşa hallediliyor. Ev içi emek cinsiyetsizleşiyor, çocuklar da görevlerini bu hatta öğreniyor. Bunlar daha da yaygınlaşmasını arzuladığımız şahane kurgular elbette. Ancak bir de kurguya yön veren gerçeğin kaçımız tarafından deneyimlendiği sorusu var. Yani büyükşehirlerin merkez ilçelerinden, nitelikli okullarından uzaklaştığımızda değdiğimiz gerçek. Dur Bakalım Petekilk baskısını 2012’de yapmış, ev içi emeğin çocuk kitaplarındaki, görece, yeni tezahürleriyle örtüşmemesi bu açıdan doğal görünebilir okurlarına, ben iyi ki örtüşmüyor diyenlerdenim. Zira taleplerimizle gerçekliğimiz arasındaki mesafe hâlâ çok geniş ve onu çoğunluğun deneyimini görmeden kapatmak olası görünmüyor bana. Toplumsal cinsiyet normlarını reddeden hanelerin öyküsü, haritamızın her köşesinde uyum sağlamıyor. İşgücüne katılamayan kadın sayısı her geçen gün artar ve bu gerçeğin yakıcılığı trad-wife akımlarıyla maskelenirken kendisini eve, evin düzenine, erkekler işten dönmeden evi kusursuzca işler hâle getirmeye adamayı öğrenmiş adamış anneleri, o annelerin yükünü azaltmak için yaşıtı erkeklerin hiç tanışmadığı, tanışmayacağı işlere girişen kız çocuklarını ne yapmalı? Bu sorunun yanıtı Tosuner’de, sadece ideale ya da çoğumuzun sahip olamadığı hanelerin düzenlerine değil, gerçeğimize bakacağız, dikkatle. Petek’lerin bayram seyranda “evin kızı” olarak getirip götürüvermediği öykülerin, değişip dönüştürmenin yolu buradan geçiyor bence.
Çocuk edebiyatında toplumsal kabulleri reddetmenin yollarını, eşitliği önceleyen duruşları gördüğümüzde duyduğumuzun sevinci katmerliyor bence Petek’in öyküsü. Çocukların çocukluk kaygısızlığını elinden alan bir iklimde yaşadığımız gerçek ama bu gerçeğin etkisi, diğer gerçeklerin varlığını onlardan uzak tutarak hafifletilebilir mi? Necati Tosuner, işsizliği, iş bulamama kaygısıyla kötü çalışma koşullarına katlanmayı, çocuklarından sevdiği şeyleri esirgemek zorunda kalan babaların mahcubiyetini akşam yemeği sohbetlerine taşıyarak yanıtlıyor bu soruyu. Kitabın ilk baskısının üzerinden henüz 13 yıl geçmiş olsa da Petek’lerin, Burak’ların evlerindeki eşitsizlikler büsbütün derinleşti. Petek’in öyküsü bu ülkedeki bir dolu çocuğun gerçeği ve Dur Bakalım Petek, çocukların toplumcu gerçekçi edebiyatla tanışmaları için değerli bir alan açıyor. Ancak çıkmazda erkeklerden daha çok bağırarak oynayan kızların seslerinin “hep ciyak ciyak” diye anlatılışının, makinelerin ev içi emeği görünmez kılmasına değinirken elde çamaşır yıkayanlara adlar takılışının, bir gerçeği ortaya koymaktan ziyade Petek’in sorgulamalarının temelindeki eşitsizliği yinelemeye kapı araladığını düşündüm okurken.
Bitirirken, başa çıkılamayan kız olmakla gururlamayı öğrenen Petek’in direnmek üzerine düşündüklerini okumalı:
“Duygularımı şöyle özetleyebillirim: Ben bir direniş yapmalıyım!
Bir direniş!
Çünkü, hak verilmez alınırdı!
Çünkü bu yapılan bir haksızlıktı!
Peki, nasıl bir direniş olabilirdi bu?..
Hep bunu düşündüm.
Düşündüm ama bir şey de bulamadım.”
Birlikte düşünelim Petek, elbet bir yol buluruz.
Necati Tosuner’in yazdığı Dur Bakalım Petek, Günışığı Kitaplığı tarafından yayımlanıyor.
1 Adam Smith’in Yemeğini Pişiren Kimdi? Ekonomide Kadının Görünmez Eli. Katrine Marçal. Çeviren: Ali Arda. Koç Üniversitesi Yayınları, 2018.


.jpg)



