Yazı sırf gömmek için söz eder geçmişten. Yazı iki anlamda mezardır: Aynı metinle hem onurlandırır hem de yok eder. Bu noktada dilin işlevi artık-yapılmayanı, söyleme’ye dahil etmektir.
Tarihin paradokslarından biri şudur: Yazı bir ölüler popülasyonu çıkarır sahneye – kişiler, zihniyetler ya da fiyatlar. Farklı tarzlarda ve farklı içeriklerle tarih 17. yüzyılın başındaki arkeolojisine, Beauregard Şato’sunda hâlâ gördüğümüz türden “tarih galerisi”ne bağlı kalır: Metinlerle betimlenmeden önce duvarlara resmedilmiş bir dizi portre, suret veya amblem mekân (müze) ile ziyaret güzergâhı arasındaki ilişkiyi düzenler. Tarihyazımın yapısı belli bir güzergâha göre eklemlenmiş tablolarınkiyle aynıdır. Ölüleri anlatısal bir rota üzerinde yeniden sunar.
Tarihteki bu “galeri” yapısına delalet eden birçok alamet var. Örneğin özel adların (kişiler, yerler, paralar vb.) çoğalması ve bunların “Özel Adlar Dizini” ile ikiye katlanması: Tarihsel söylemde bu şekilde çoğalan şey “sadece göstermek için kullandığımız” unsurlar,1 söyleme’yi sınırına, gösterme’nin yanı başına taşıyan unsurlardır. Bu özel adlarla birlikte imleme sistemi aşırı büyüyüp işaret sınırlarının son haddine varır, ele aldığı o namevcudiyet âdeta bu sistemi “gösterme”nin “imleme”nin yerine geçmeye meylettiği tarafa yönlendirir. Ama başka birçok alamet de var: haritanın, şemanın, grafiğin rolü; panoramik bakışların ve anlatılanları özetleyen “sonuç bölümleri”nin, kitapta her aşamada çıkarılan genel manzaraların önemi vb. Bunlar sosyoloji ya da fizik kitaplarına yabancı unsurlardır.
Araştırmaya özgü yöntemlerin edebi anlamda tersine çevrilmesi olarak mı kabul etmek lazım bu özellikleri? Nitekim pratik, geçmişi, şimdiki modellerle arasında anlamlı bir mesafe olan şey olarak bulur. Aslında yazının özgül işlevi pratiğinkinin tersi değil, ondan başka ve onun tamamlayıcısıdır. İki yönüyle belirginleştirilebilir bu işlev. Bir yandan –kelimenin etnolojik ve neredeyse dinsel anlamıyla– yazı2 defin merasimi rolünü oynar; ölümü söyleme dahil ederek şeytanından arındırır. Öte yandan bir de simgeleme işlevi vardır yazının; bir topluma dilde kendisine bir geçmiş edinme imkânını verir ve böylece kendine has bir mekân açar şimdi’ye: Geçmişi “işaretlemek” ölüme yer açmaktır, ama aynı zamanda olanaklılar mekânını yeniden düzenlemek, yapılacak olanı negatif olarak belirlemek, dolayısıyla da ölüleri gömen anlatısallığı dirilere yer açma aleti olarak kullanmaktır. Namevcut olanların düzene sokulması, yaşayan okuru hedef alan ve gönderici ile alıcı arasında didaktik bir ilişki kuran normatifliğin tersidir.
Metinde geçmiş, kral-özne konumunu işgal eder. Yazısal bir tahvil işlemi gerçekleştirilir. Araştırmanın mevcut modelleri eleştiriye tabi tuttuğu yerde yazı ölüye bir “mezar” inşa eder. Dolayısıyla geçmişe ayrılan yer burada, bu noktada, iki farklı tip işlem yapar: biri teknik, öbürü yazısal. Geçmişin iki konumu (araştırma tekniği içindeki ve metnin temsili içindeki konumları) arasında benzerlik de ancak bu işleyiş farkı sayesinde bulunabilir.
Yazı sırf gömmek için söz eder geçmişten. Yazı iki anlamda mezardır: Aynı metinle hem onurlandırır hem de yok eder. Bu noktada dilin işlevi artık-yapılmayanı, söyleme’ye dahil etmektir. Ölümü şeytanından arındırıp anlatının içine kapatır; anlatı da, pedagojik nedenlerle, okurun inanması ve yapması gereken bir şeyi geçirir ölümün yerine. Bu prosesüs sokaktaki cenaze konuşmasından defin işlemine kadar bilimsel olmayan başka biçimlerde tekrar edilir. Fakat sanatsal veya toplumsal diğer “mezarlar”ın aksine “ölü”nün ya da geçmişin simgesel bir yere götürülmesi, bu noktada şimdi’de doldurulacak (mazideki ya da müstakbel) bir yer, bir “yapma ödevi/yapmalı” yaratmayı hedefleyen çalışmaya eklemlenir.
Dille kurduğumuz ilişki her zaman için ölümle kurulmuş bir ilişki olduğu ölçüde, tarihsel söylem bir “özne bilimi”nin ve “kurucu bir bölünmeye hapsolmuş” öznenin ayrıcalıklı temsilidir.
Yazı bu çalışmanın mahsulünü toplar. Böylelikle şimdi’yi –hiç adını anmadan– özgür bırakır. Şunu da söyleyebiliriz: Başka bir yerde diriler olsun diye birtakım ölüler yaratır. Daha doğrusu, toplumsal bir değişimin yarattığı ölüleri kabul eder, maksadı bu geçmişin açtığı mekânın işaretlenmesi ve ortaya çıkanı kaybolup gidene eklemlemenin mümkün olmasıdır. Evin namevcutlarını isimleriyle yâd etmek ve yazı galerisinin diline dahil etmek, apartman dairesini –yaşayanların dildeki namevcudiyeti ile ölülerin evdeki namevcudiyetini birleştiren bir iletişim edimiyle– yaşayanlar için boşaltmak demektir. Böylece bir toplum tarihsel bir yazı sayesinde bir şimdi edinmiş olur. Dolayısıyla bu mekânın edebi olarak kurulması tarih pratiğinin gerçekleştirdiği çalışmaya katılır.
Namevcut varlığın ikamesi, ölümün kötü cininin kapatılması demek olan tarih metninin performatif bir rolü vardır. Dil kendi öteki’sine, yani geçmişe göre konumlanma pratiğine imkân tanır. Aslında dilin kendisi bir pratiktir. Tarihyazım (şimdi’ye dair) bir yasa formüle etmek için ölümden yararlanır. Kendisini inşa eden sessiz pratikleri betimlemez, anlamsallaşmış pratikleri yeniden tanzim edip paylaştırır. Araştırmanınkinden farklı bir düzeyde bir işlemdir bu. Anlatısallığıyla tarihyazım ölüme bir temsil kazandırır – eksiği dilin içine, varoluşun dışına yerleştirdiği için insanın iç daralması karşısında şeytan-kovma değeri taşıyan bir temsil. Ama performatifliğiyle de o temsil ettiği boşluğu doldurur; alıcıya bir isteme, bir bilme ve bir ders dayatmak için kullanır bu yeri. Kısacası, performatifin metaforu olan anlatısallık, ihtiyaç duyduğu desteği tam da sakladığı şeyde bulur: Sözünü ettiği ölüler başlanacak bir işin sözvarlığı haline gelir. Tarihyazımın çiftdeğerliliği: Hem bir yapmanın koşuludur hem de bir namevcudiyetin inkârı; kâh yasa söylemine soyunur (tarihsel söyleyiş bir şimdi açar yapmanın önünde) kâh aksi yönde bir belge, gerçekçi bir yanılsama rolüne (gerçek efekti başka bir tarih kurmacası yaratır). “Tarihçilik yapmak” ile “hikâye anlatmak” arasında gider gelir, ne birine indirgenebilir ne de öbürüne. Bu ikiye bölünme durumunu bir başka biçimin, hem eleştirel hem inşacı olan tarih işlemini tamamlayan biçimin altında da bulabiliriz kuşkusuz: Yazı kutsala saygısızlık ile merak arasında, geçmiş olarak kurmak suretiyle yok ettiği şey ile şimdi’nin içinde çekidüzen verdiği şey arasında, koyutladığı mahrumiyet veya mülksüzlük ile okura hiç haberi olmadan dayattığı toplumsal normatiflik arasında mekik dokur. Edebi sahneleme içinde birleştirilen bütün bu veçheler sayesinde yazı, ötekiyle ilişkiye geçme arzusunu temsil eder. Bu yasanın mührüdür yazı.
“Nesnel bir bilim” olma kurasından veya ihtimalinden farklı bir şeyin burada devreye girmesi şaşırtıcı değil. Dille kurduğumuz ilişki her zaman için ölümle kurulmuş bir ilişki olduğu ölçüde, tarihsel söylem bir “özne bilimi”nin ve “kurucu bir bölünmeye hapsolmuş” öznenin ayrıcalıklı temsilidir3 – ama tabii bir toplumsal gövde’nin kendi dili ile kurduğu ilişkilerin de sahneye konduğu bir -temsil.
Fransızcadan çeviren: Savaş Kılıç
* Michel de Certeau, L’écriture de l’histoire, Gallimard, Paris, 2016, ss. 138-142.
1 C. Lévi-Strauss, La Pensée sauvage, Plon, 1962, s. 285, konu özel isimler.
2 Fransızcada “Kutsal Kitap” anlamında “Kutsal Yazı” (Sainte Ecriture) denir. (ç.n.)
3 Jacques Lacan, Ecrits, Seuil, 1966, s. 857. Ayrıca bkz. s. 859: “İnsan bilimi diye bir şey yoktur, çünkü bilimin insanı yoktur, sadece öznesi vardır.”






