Yolculuk teması anlatı boyunca kahramanın kaçma, arayış eylemleri ya da amaçsızca yaptığı yolculuklar etrafında kurgulanır. Yolculuk, kahramanın özgürleşmesini sağlamaya yönelik bir içsel dönüşümü de barındırır. Anlatıcının içsel yolculuğu Sırrımsın Sırdaşımsın’ın arka planını oluşturur
Malraux her kitabın bir otobiyografi olduğunu söyler. Yazar kendi hayat deneyiminden yola çıkmadan yazamayacağına göre doğal olarak yazar yapıtına kendi kişisel izlenimlerini yansıtacak, eserini oluşturacaktır. Asıl ününü hikâye ve Alman yazarlarından yaptığı çevirilerle kazanmış olan Kamuran Şipal’ın 1999’de yayımlanan Demir Köprü ve 2010’da olgunluk dönemi yapıtı olarak Orhan Kemal Roman Ödülü alan Sırrımsın Sırdaşımsın romanlarını bu doğrultuda ele almamızın doğru olacağı düşüncesindeyim.
Yazarın gerek öykülerinde, gerek romanlarında çocuk ve çocukluk teması üzerinde yoğunlaştığı görülür. İlk romanı Demir Köprü’de iç yakan bir anne-oğul ilişkisi benzersiz bir anlatımla dile getirilir. Sırrımsın Sırdaşımsın’da 1930’lu yılların Adana’sında babasız bir çocuğun annesi ve çevresiyle yaşadığı duygu dolu ilişkiler ekseninde, ayrılış, kopuş, geriye dönüş izlekleri romanın ana eksenini oluşturur. Her iki roman içerik olarak anneye ithaf edilmiştir.
Sırrımsın Sırdaşımsın geçmişe yapılan bir yolculuktur. Demir Köprü’deki çocuk büyümüş yaşlanmıştır. Zaman sıçramaları, düşler, çağrışımlar, anımsamalarla kurgulanan romanda “anne” ve “ev” izleği ön plana çıkar. Anlatıcı olayların yaşandığı zamanı anımsamaya çalışırken anılar sağa sola saçılır, parçalar ileride sık sık yine bir araya gelir, tekrar tekrar okurun karşısına dikilir. Bu bakımdan roman Proust’un “yiten zaman, yakalanan zaman”ına yaklaşır.
Bu yaşantıya, ne çok olay, ne çok sevinç, ne çok acı, özlem ve hasret sığmıştır. Öğrenmeler, öğretmeler, sevmeler, sevmemeler, birleşmeler ve ayrılıklarla gurbet ellerde geçen onca yıl… Hatıraların, acıların, geçen zamanın, hayatının küçük olaylarının, birbirleriyle hiçbir bağlantıları olmayan ya da daha çok aralarında sonsuz bir mesafe bulunan, ya hep birlikte üşüşen, ya da öngörülmez şekilde sıra değiştiren, çok önceden yaşadığı o olayların üstesinden gelmekte büyük bir güçlük çeker. Onunkisi, belki de yaşanmamış bir yaşam mıdır? Hepsinin üstünde hayatı boyunca yakasına yapışan bir yalnızlık duygusundan kurtulamamıştır.
Sırrımsın Sırdaşımsın
Tek başına yaşayan anlatıcı her zamanki akşam yürüyüşüne çıkar. Çıktığı yürüyüşlerde yol boyunca dükkânları, afişleri inceler, yaşamıyla ilgili bağlar kurar. Yolda karşılaştığı bebekli bir kadın onu annesi ile olan ilişkiyi irdelemesinde tetikleyici olur. Sanki annesi hayattaymış da kendisi onu görmeye gitmiyormuş gibi bir hisse kapılır. Yüreğinde bir pişmanlık belirir. Kendi ölümünü düşünmeye başlar. Yaşlılıkla beraber annesini daha çok düşünür olmuştur. Bir tarak, sabun kokusu gibi nesneler aklına geldikçe annesiyle gittiği mahalle hamamlarını gözünde canlandırır.
Sıklıkla uğradığı çiçekçi dükkânında yine çiçeklere bakarken bir gelincik çiçeğinden farklı duygulara ve düşüncelere dalar. Gelincik çiçekleri ona yıllar önce annesinin attığı tokatı hatırlatır. O tokat yüzünden evden uzaklaşırken uçsuz bucaksız gelincik tarlasından geçmiştir. O anımsama ile zihninde bir yolculuk başlamış olur. Bu tarlanın ortasına tek başına bir çocuk gelir konar.
Anlatıcı yıllar önce ayrıldığı kente yeniden dönmüştür. O günlerden bu yana çok sular geçmiştir köprülerin altından. Yıllar geçmiş, annesi ölmüştür. Annesinin mezarını ziyaret etmeden seslerin, anıların izinde, adeta bütün bir çocukluğunu yeniden yaşar. Dolayısıyla romanda çocukluk anıları durağan değil, yaşayan canlı bir belleğin izdüşümleridir. Duyduğu seslerle anıları canlanır.
Anne
Annesi mahallenin Hoca Hanım diye bilinen İnayet Hanım’ın kızıdır. İnayet Hanım aniden hastalık sonucu ölünce analık eline kalır. Analığın yanında hizmetçi gibi sürekli işe koşulan kız öğrenimini de fazla sürdüremez. Dokuz on yaşlarına geldiğinde analığı kapı dışarı çıkmasına dahi izin vermez ve çocuk yaşta onu evlendirir. İlk evliliği görümcesinin yüzünden uzun sürmez, ilk eşinden olan çocuğu ilk ve tek çocuktur. Kadın ikinci kez evlenir. Oğul zamanla bu üvey babaya ısınır, ancak üvey babanın işsiz kalması ve evi terk etmesiyle bu evlilik de uzun sürmez, anne-oğul yine bir başlarına kalırlar. Tek oğlunun da okumak için dışarı gitmesiyle anne yine yalnız kalır. Ancak annenin elinde kızkardeşinden öğrendiği terzilik mesleği onun kurtarıcısı olur; bu sayede geçimini sağlar. Titiz, dirayetli, fazla gülümsemeyen anne, genç denilecek yaşta ölür.
Romanın en belirgin konusu anne sevgisidir. Anne geçmiş ve hatırlamanın merkezini oluşturur. Çocukluğa, masumiyete dair anıların izlerinin taşıyıcısıdır. Anne en büyük sırdaşıdır. En büyük vefasızlığı da anneye yapmıştır. Anne pişman oluşun simgesi olur. Tüm kızgınlıklara, adı konmamış ayrılıklara rağmen sevgidir. Annenin varlığı yaşamının kaynağıdır, O sonsuzluktur. Anne oğulun “var-olma” savaşının odak noktasıdır. Annesi olmasa dağılmış bir varlık olurdu. Anne figürü geçmişin, özün, saflığın metaforu olur.
Oğul
Geriye dönüp bakınca, annesinin kendisine hep olduğundan küçük gözüyle baktığını düşünmekten kendini alamaz. Her geçen gün biraz daha büyüdüğünü ve er geç evden, ondan ayrılacağını kabullenemez. Annede oğluna karşı olan sevgi bir tutsaklığa dönüşmüştür, çocuk bu aşırı anne sevgisinin kıskacından kendini kurtarır kurtarmaz yuvadan uçup gitmiş, annesi de geride yalnız başına kalakalmıştır. (“Belki de haklıydı annesi. Öyle ya, ondan başka ne kalmıştı elinde, ondan başka tutunacağı hangi dal vardı?” (s.197))
Anne hem de baba görünümünde, sadece oğlunu ayakta tutmak için değil, kendisi de ayakta kalmak için her türlü mücadeleyi göze alan, kötü yazgısının ağırlığı altında ezilmiş, yalnız, yıkıldı yıkılacak ancak yine de hayata tutunmaya çalışan biridir. Evi geçindirmek için çabalarken yaşadığı sıkıntılar dile getirilir. Her şeye rağmen, o evin içerisinde, birbirlerinin asıl hallerini, birbirlerine sınır tanımadan açar, hayattan keyif almaya çalışırlar. Romanın en etkileyici sahneleri genellikle evde anne oğulun birbirleriyle geçirdikleri vakitten oluşur.
Hayata atıldığı yıllarda annesinin vefasına, her ay ona gönderdiği mektuplara, harçlığa rağmen terzilikle yaşama tutunmaya çalışan annesini ihmal etmiştir. Üstelik başarısız bir evlilik yapmış, boşanmış, kendi gibi babasız büyümek zorunda kalan bir de çocuğu olmuştur. Yaşlandıkça duygusallaşır, eski anıların hücumuna uğrar. Duyduğu salâlar annesini hatırlatır. Aklına annesinin mezarını ziyaret etme düşüncesi ile memleketine gitmeye karar verir.
Mezar ziyaretinde anılar yine sükûn eder. Çiçeklere çok düşkün olan annesinin mezarına gül diktirir. Annesi ve üvey babasıyla yaşadıkları evi görmeye gider. Önce varlıklı güzel günlerini, sonra işsiz kalan üvey babasının durumu nedeniyle maddi ve manevi olarak zorlu geçen yılları, tulumba tatlısına düşkünlüğünü, komşu kızıyla oynadığı çocukluk oyunlarını canlandırır. Teyzesinin kızıyla geçen oyun zamanlarını, adını koyamadığı duygularla ona bağlanışını, o zamanlar yaşadığı duyguları hâlâ hissedebilmektedir.
Annesinden kalan en belirgin iz, ondan dinlediği masallar, oynanan oyunlardır. Bu oyunların başında yıldızları paylaşma ve Anka olma oyunu vardır. Yıllar sonra onun mezarını ziyarete geldiğinde de annesinin mezarına yıldız yağmuru yağıp yağmadığını görmek için akşam karanlığını bekler. Tıpkı çocukluğunda olduğu gibi annesiyle beraber yıldızların ordan oraya kayıp gittiğini, gökyüzünü ve annenin mezarını bir bayram yerine çevirişini yaşamak, annesinin yıldızlar altında uyuduğunu görmeden mezardan ayrılmaz.
Annelik
Annelik anlayışı kutsallık, fedakârlık gibi kavramlarla birlikte anılır. Annenin asıl görevi, hatta var oluş sebebi olarak hayatını çocukları için feda ederek bu kutsal görevi hak etmesidir. Annelik kavramı sıklıkla insan-üstü bir sevgi, sabır ve anlayış duygusunun bir ifadesidir. Oysa tüm ilişkilerde olduğu gibi anne-çocuk ilişkisi de çatışmaları, sorunları içerir. Çocuk yetiştirmenin tüm sorumluluğunu üstlenmiş anne yüce bir varlık olarak kavramsallaşsa da, sonunda o da bir insandır. Çocukta ortaya çıkan problemleri kendi kabahati olarak algılar. Anneliğin bu suçluluk duygusuyla yaşamasının sebebi bu kadar yüceltilmesi; anneliğe olmadığı ve olamayacağı kadar ululuk yüklenmesidir. Ama bu öğreti o kadar kuvvetlidir ki, anne de bunu içtenlikle benimsemiştir ve âdeta kutsal anne rolünü oynamaya hazırdır. Çünkü bu ona kendisini değerli hissettirir. Ancak anne çocukları uğruna hayatını feda ettiği süre toplumda saygı kazanacaktır.
Anne-oğul
Freud, Lacan, Fromm ve Jung gibi psikanlistler annelik kavramına farklı bakış açıları getirmişlerse de doğum süreciyle birlikte anneyle kurulan güçlü bağın ya da bu bağın kurulamamasını kişinin yaşamındaki önemli dönüm noktası olarak yorumlarlar. Hatta kişide ruhsal bir travma oluşturan bir deneyimin hazırlayıcısı olduğuna dair fikir birliği içindedirler. Yaşam veren özelliğinden dolayı anne gizemli iktidarını hem kişisel bilinçdışında hem de kollektif bilinçdışının derinliklerinde çeşitli imge ve semboller aracılığıyla kişiyi şekillendirdiğini, kişinin yaşamını yönetmeye kadir, karanlık, gizemli ve kutsal bir güç olarak ifade ederler. Bu güce karşı durmak imkânsızdır, çünkü “anne” karşı gelinemez iktidarını bilinçdışının derinliklerinden Jung’un deyişiyle “Anneler alemi’nden alır. Kişisel bağımsızlığını kazanmak isteyen kişinin bireyleşme yolculuğunda anne figüründen kopması gerekir. Dolayısıyla anneden bağımsızlaşmak yetişkin bireyin en dokunaklı, en sarsıcı anılarından birini oluşturur.
Romanda anne ve oğul ikilisi birbirlerinin uzantısı gibi yaşarlar. Onları birlikte yaşayan, birlikte nefes alan bir varlık olarak görmek mümkün. Anne ve oğul arasındaki duygusal fırtınalar tüm şiddeti ile roman boyunca hissedilir. Anlatıcının eğitimi için annesini terk ederek kendine yeni bir hayat kurması gerekmektedir. Anneden ayrılmak kanla, gözyaşıyla sonuçlanır belki ama anlatıcı için gerçek anlamda var olabilmek, ‘kendi olabilmek’ başka türlü de mümkün değildir.
Roman anne-oğul arasındaki bu derin yaraya odaklanır. Bu sorun kapatılamamış bir iletişim sorunu olarak anlatıcıyı hayat boyu rahatsız etmiştir. Birbirlerine yaklaşmak için ne kadar çaba harcarsa harcasınlar, yine de birbirlerine yaklaşamamışlardır. Bütün uğraşmalara, bütün didinmelere rağmen. Çocukluk yıllarında aynı evi paylaşan, yan yana yaşayan bu ana-oğul birbirlerine yabancı kalmışlardır. Tüm anne-oğul sevgisine rağmen aşılamayan bu uzaklık romanın çıkış noktasını oluşturur. Anlatıcıda anneden yazı aracılığıyla bir özür dileme, bir af edilme isteği ağır basar. Çünkü anne olarak onda hakkı vardır. Kendini bu uzaklıktan sorumlu tutar.
Anlatıcıyı trajik roman kahramanı yapan onun bu huzursuz, fırtınalı iç dünyasıdır. Zihninin, niyetlerinin, istek ya da pişmanlıklarının en küçük duygulanımlardan hassaslaşmış bir bilinç onu öylesine yormuştur ki, sonunda yaşama zevkini de kaybetme noktasına gelmiştir. Şuydu buydu derken hep ertelediği mezar ziyaretinden sonra bir rahatlama yaşar. Romanın son sahnesi olan mezar ziyareti anne ile oğulun en yakın olduğu an olur. Bu son sahne bireyin büyüme yolculuğu olarak anlatıcı Kamuran Şipal ile yazar Kamuran Şipal’ın buluştuğu nokta olur. O güne kadar her ikisi de hiçbir zaman bu kadar var olmamışlardır.
Yol ve yolculuk
Yolculuk teması anlatı boyunca kahramanın kaçma, arayış eylemleri ya da amaçsızca yaptığı yolculuklar etrafında kurgulanır. Yolculuk, kahramanın özgürleşmesini sağlamaya yönelik bir içsel dönüşümü de barındırır. Anlatıcının içsel yolculuğu Sırrımsın Sırdaşımsın’ın arka planını oluşturur. Bu bağlamda, roman, buldingsroman’larında olduğu gibi öğretici bir deneyim yolculuğuna dönüşürken roman anlatıcının iç dünyasına, ruhuna açılan bir pencere olur. Kamuran Şipal, en zoru başarır: kendini yargılar. Kendini gerektiği gibi yargılayabilen Kamuran Şipal, romanın sonunda bir bilgeye dönüşür.
Kaynakça
Ayşe Arzu Korucu, Freudyen ve Jungiyen Yaklaşımlarla Anne Olgusu, internet
Carl Gustav Jung, Dört Arketip, çev. Zehra A. Yılmazer, Metis 2003
Cogito, Annelik, Sayı 8, Yaz 2015
Kamuran Şipal, Sırrımsımsın Sırdaşımsın, YKY, 2010






