8 Eylül
13 Eylül 2018 Öykü

8 Eylül


Twitter'da Paylaş
0

62 yıl... Dile kolay. Hayatımı borçlu olduğum insanı 62 yıl sonra bir caminin musalla taşında uzanırken görüyorum. Etrafında ona benzeyen çehreler var, siyah eşarplarının uçlarını burnundan ayırmayan yaşlı gözler.

Camiye adımımı atar atmaz yakama iliştirmem için uzatılan siyah beyaz resim, sık saçlarının eridiğini, kulaklarının arkasına gizlenenlerin de beyaza kestiğini söylüyordu. Hafifçe kıstığı çakır gözlerinden parlayan ışığın ise hiç sönmediğini anlatıyordu. Dudakları biraz yanaklarına doğru kaymıştı, görebiliyordum. Muzır bir tebessümdü bu, bir bakışta anlaşılabilmesi için 62 yıl öncesinin yaşanmışlığına ihtiyaç duyan muzır bir tebessüm. Ah Kemal! Ah Kemal ağabey! Keşke bir kez daha görebilseydim güven veren yüzünü, çakır gözlerini. Keşke, Langa’da oturduğumuz yıllardan dostumuz olan Agop'la dün değil de bir hafta önce karşılaşabilseydim, ellerine ilk ve son kez sarılabilseydim, keşke. Olsun, buna da şükür. Allah, önce 62 yıldır görmediğim dostum Agop’u çıkardı karşıma, şimdi de seni. Senin yaptığının yanında lafı dahi edilmeyecek son görevimi yerine getirebilirim artık.

***

“Yorgo yemek hazır, bağırttırma beni! Kosta’yı da al gel çabuk!”

Cumbalı evlerin çevrelediği sokağımızda bilye yuvarlıyorduk. Kemal ağabeyin marangozhanesinin önündeki kaldırıma seyirciler sıralanmış, Agop'la benim şahadet ve başparmaklarımızın arasına sıkıştırdığımız bilyelerin düzlükte dönüşlerini izliyorlardı. Birbirine değen her bilyeden sonra, caddeye uzanan dar sokağımızı etkisi altına alan bir uğultu yükseliyordu. Kaldırımın misafirleri bazen yumruk yaptıkları ellerini havaya kaldırıyor, bazen de Agop’un ya da benim sırtıma orantısız bir kuvvetle avuçlarının içini değdiriyordu. Annemin kollarını pencereye dayayıp sokağa doğru bağrışları ise bir kulağımdan girip diğerinden çıkıyordu. Zihnimde gezinen tek şey vardı o sırada. Agop'un sağ cebini şişiren tüm bilyeleri kazanmak.

Karanlık güne çöreklenmiş, biz hâlâ tutuştuğumuz bilye oyununu sonuçlandıramamıştık. Annemin bir kez daha, bu defa omuzlarına attığı hırkayla tahta kapının önüne çıkıp haykırması, salomanjenin ortasına Kosta’yla beni kulaklarımızdan çivileyeceğini söyleyerek tehditler savurması, aslında günün bizim adımıza noktalandığını belgelemişti. Agop'un babası Doktor Parna’nın gösterişli el çantasıyla sokağın başında görünmesi de yıkılmayan son kalemizi ayaklarımızın dibinde un ufak etmişti.

Parmaklarımın arasına sıkıştırdığım bilyemi son bir gayretle düzlüğe gelişigüzel yayılan bilyelere doğru fırlattım. Sıra Agop'a geçtiğinde tedirgin bakışlarımı bir anneme, bir Agop'un parmaklarının arasındaki bilyeye yolladım. Hızlı hareket edebilmek için çömeldiğim yerden doğrulmuştum ki dükkânının anahtarını kilidinde döndüren Kemal ağabeyin sesi yankılandı kulaklarımda.

“Geliyorlar Madam Eleni! Benim dükkânı kapatmamı beklediler.”

Kemal ağabey elini hızla havada savuşturup, “Kosta, Yorgo, hadi!” dediğinde, kendisine doğru yürüyen Doktor Parna’ya baş selamı veren annem, “Ah oğlum Kemal, bana bu haylazları savunma Tanrı aşkına. Asacağım onları kulaklarından salomanjeye,” diyerek fermanımızı bir kez de Kemal ağabey üzerinden bize tebliğ etmişti. Elleriyle buğday sarısı, kıvırcık saçlarını çekiştirmiş, alev çıkan gözlerini havada yakalamamızı beklemişti.

Yüzüne konuşlandırdığı ciddi ifadeyle dinledi Kemal ağabey. Ardından, parmaklarının arasında çevirdiği anahtarını kumaş pantolonunun cebine bıraktı, ağır adımlarla yanımıza yaklaştı. Başını iki yanına sallayarak yaptığımız yanlışı belli etmeye niyetlendiği sırada da, bir görev de Doktor Parna’dan geldi mahallemizin en delikanlı, en sevilen ağabeyine.

“Kemal! Şu Agop’u da ikna et evladım.”

Göz kırparak aramıza girdi Kemal ağabey. Bir eliyle benim, diğer eliyle de Agop'un kulağını hafifçe bükerek bizim evin kapısına doğru sürükledi bizi. Agop kulağı koparcasına bağırıyor, ben de karaya bırakılan balık gibi olduğum yerde zıplıyordum. Kosta ise gülüyordu halimize. Kahkahalarını, cumbalı evlere çarptırarak bir adım önümüzde ilerliyordu.

Önce Agop’u Doktor Parna’ya teslim etti sokağımızın çakır gözlü ağabeyi, ardından annemin tokatlarını geçiştirmek için vücudunu önüme devirerek sırtımdan eve doğru itti beni. Peşimden de Kosta’yı. Var gücümüzle tahtaları gıcırdayan merdivenlere doğru koştuk. Yaşanacakları az çok kestirebiliyorduk. Derken, havada attığı taklaları son anda fark ettiğim terliğin belime değmesiyle olduğum yerde zıpladım. Yine gözlerimin önünde süzülen diğerinin Kosta'nın kıçını şamarladığını seyre daldım sonra.

Ofladım biraz. İsabet alan belimi ellerimle ovaladığım sırada da bakışlarımı hiçbir şey olmamış gibi kapı önünde sohbete tutuşan Kemal ağabey, Doktor Parna ve anneme kaydırdım. Çamura bulanmış yüzünü önüne devirerek bekleyen Agop'a da kuru bir tebessüm yolladıktan sonar, hızla odama koştum.

Kulaklarımızdan tavana asılma tehdidini gerçekleştireceğini söylediği salomanjede tek söz söylemeden önümüze bırakılan bezelyeyi kaşıklıyorduk. Gözlerimizi, komşularımızın “Deli Madam” diye andığı annemin gök gözlerinden kaçırıyor, başımızı neredeyse tabağın içinden ayırmıyorduk. Babamın vefatından bu yana evimize böylesine çöreklenmeyen ölüm sessizliği bBir süre daha devam etti. Ardından, salonun duvarına dayalı duran dikiş kutusunun üzerindeki radyodan yükselen ajans haberlerinin kulaklarımıza değmesiyle sona erdi.

O günlerde anlamlandıramadığımız, EOKA terörünün Kıbrıs’ta şiddeti arttırdığını, adada yaşayan İngilizlere ve Türklere zulüm olduğunu kulaklarımıza çalıyordu kadife sesli spiker. Bu saldırıların tam da Kıbrıs ile ilgili görüşmek üzere toplanan Türk, Yunan ve İngiliz temsilcilerinin Londra’da olduğu günlere denk geldiğini söylüyor, bizi temsilen İngiltere’nin başşehrinde bulunan Dışişleri Vekilimiz Fatin Rüştü Zorlu beyefendinin konuyu mevkidaşlarının önüne koyduğunu ekliyordu. Dediğim gibi, anlayamamıştık bu havadisin ne anlama geldiğini. Telaşlı tavırlar takınarak ellerini saçlarında gezdiren annemin, “Kötü, çok kötü,” gibi telaffuz ettiği sözcükler de bir şey ifade etmemişti Kosta’yla benim için.

***

Bir hafta olmuştu, annemin sokağa çıkmamızla ilgili koyduğu yasak devam ediyordu. Kosta salondaki karyolanın üzerinde sümüklerini savurarak ağlıyor, bense gözyaşı dökmeyi kendime yediremediğimden susuyor, ama fırsat buldukça zinciri yuvasında olan tahta kapıya doğru denemeler yapmaktan geri durmuyordum. Her defasında kıçıma inen terlik darbesiyle birlikte salona doğru gerisingeri dönmek zorunda kalsam da.

Dayanamamıştım. Bir haftadır evden çıkamama hali, üstelik yalnızca eve biraz geç kaldığımızdan dolayı –o günlerde başka türlüsünü düşünmüyorduk– elleri boğazımda azılı bir katil gibi nefesimi çekiyordu hücrelerimden. Hareketsizlikten uyuşan bacaklarımda sıkıntının tetiklediği sivilceler meydana getiriyor, dudaklarımın kenarı ısırılmaktan mora kesiyordu artık.

Tahta kapıyı son açma girişimimin üzerinden hatırı sayılır bir vakit geçtiğinden ve aynı süre içinde Kosta’nın da sükûnetini sağlamasından olmalı, oturduğu karyolada hafifçe uzanmıştı annem. Bir yandan yanaklarına konuşlanan anlamsız yaşları siliyor, diğer yandan da hiç bu kadar ağır çevirdiğini görmediğim gazete sayfalarını dikkatlice inceliyordu.

Sürünerek gittim odama. Sessizce... Kendimi balkondan aşağı bırakma fikrini inşa ettim zihnimde. Tek ayağımı korkulukların diğer tarafına geçirip evimizin arkasındaki tarlaya yumuşak bir iniş yapmaya hazırlanmıştım ki, “Ağabey!” diye ılık bir ses değdi kulaklarıma. Vakit kaybetmeden parmak uçlarında yanıma geldi Kosta ve, “Ben de geleyim, ne olur ağabey,” dedi sonra. İçimi ezdi.

Dayanamadım. Ben kucağımı açmadan atlamamasını kulağına fısıldadım. Kendimi aşağı bırakmadan önce karyolada gitgide yayılmış olan anneme son kez salona baktım. Yüzünü göremedim. Tek seçebildiğim, önüne açtığı gazetenin dev puntolarla attığı manşetti. “Atamızın evi bomba ile hasara uğradı.”

Kucağımı açmış Kosta’nın atlamasını beklerken yan balkondan bizi gören Agop'un da korkuluklardan kendini aşağı bıraktığına şahit oldum. O da bir haftadır dışarı çıkamamış bizim gibi. İki göz iki çeşme ağladığını inkâr etse de kızaran gözleri, radyonun başında pineklediğini söylediği Doktor Parna’ya sokağa çıkma isteğini kabul ettirememiş belli ki.

Yaptığımız davranışın heyecanıyla marangozhanenin önündeki sahamıza koştuk. Açtık mendillerimizi, seçtik içlerinden en değerli bilyelerimizi. Tek seyircisi Kosta olan maçımıza başladık. O dakikadan sonra bizi Madam Eleni mi görmüş, yoksa Doktor Parna’ya mı yakalanmışız, önemli değildi. Hatta yaptığımız muzırlığı belki de onurlandırabilirlerdi, diye bile geçirmiştim içimden. Ama öyle olmadı. Sessiz sokağımız bir anda atılan çığlıklarla yankılandı. Kimsecikler yoktu ortalıkta bizden başka ama sokağımızı kesen caddeden yükselen feryatlar değmişti bir kere kulağımıza. Ne yapacağımızı şaşırdık. Bilyelerimizi hızla mendillerimize doldurup ayağa kalktık. Tam eve doğru koşmaya niyetlenmiştik ki sokağın başından bize doğru gelen, ellerinde kazma, balta ve sopa çeviren kalabalığı fark ettik. Ve aynı anda marangozhanenin kapısı açıldı. Mahallemizin delikanlı ağabeyi Kemal ağabey, İsa’ya tebliğe gelen kutsal melek gibi karşımıza çıktı. Hızla içeri aldı bizi. Kaldırıma takılan Kosta’yı da kucakladı ve yeniden kapattı marangozhanenin kapısını.

Ellerini havada savuşturup, boş bulduğumuz bir yerlere saklanmamızı istiyordu Kemal ağabey. Peki ama nedendi? Evimizin yanı başındaki marangozhanede, üstelik yanımızda mahallemizin iftiharı Kemal ağabey varken bize kim zarar verebilirdi? Zihnimde gezinen soruların cevabını dakikalar içinde almıştım. Kısa süre sonra marangozhanenin kapısı dövüle dövüle kırılmış, Kemal ağabeye indirilen birkaç tokat darbesinden sonra kucağında Kosta’yı gördüklerini söyleyen kirli suratlı adamlar eşyaları talan etmeye başlamıştı. Agop’la birlikte marangozhanenin kapısından birkaç adım önce girdiğimizden, Kemal ağabeyin koyu yeşil parkasının olduğu dolaba atabilmiştik biz kendimizi. Kosta ise, üzerinde çekiç, keser, ölçü aygıtı, pense ve spatulayı görebildiğim marangoz masasının altına gizlenebilmişti, o da güçlükle. Ve o masa ortadan ikiye ayrıldı önce. Kardeşimin boncuk gözleri havada asılı kaldı bir süre. Kemal ağabeyin haykırışları arasında da kucaklanarak gözden kayboldu Kosta.

62 yıl... Dile kolay. Kosta’nın peşinden giden Kemal ağabeyi görmemiştim bir daha. Ve tabii canımdan can olan, oğlumda adını yaşattığım Kostamı da.

O geceyi marangozhanede Agop'la birlikte saklandığımız dolabın içinde geçirdikten sonra annemin yanına gidip yaşadıklarımızı hıçkıra hıçkıra anlatmıştım. Kıpırdamamıştı dudakları. Kosta’sına döktüğü gözyaşı günlerce durmamıştı. Ve yaşadığı süre içerisinde gerekmedikçe konuşmamıştı Deli Madam. Namına yakışır şekilde de, bir gece eşyalarımızı toplayıp baltayla delinen ama açılamayan tahta kapımızı son kez kapatmıştı.

Agop mu? Sarılmaktan, birbirimizin yanaklarını avuçlarımıza sarmaktan konuşamamıştık çok fazla. Bizden sonra onların da Langa’da çok kalmayıp Amerika’daki akrabalarının yanlarına gittiklerini öğrenebildim. Ve on sene önce memlekete döndüğünü, benim bir daha uğramaya cesaret edemediğim Langa’da Kemal’i bulduğunu... Bu kadarını biliyorum şimdilik. Hikâyelerimizi paylaşmak için sözleştik cenaze sonrasına. Belki okuturum ona bu yazdıklarımı. Belki de abdesthaneye inen merdivenlerin kıvrıldığım köşesinden yırtar atarım sayfaları, bilemiyorum. Tek bildiğim 7 Eylül 1955 günü borçlandığım Kemal ağabeye borcumun ilk taksitini 62 yıl sonra 8 Eylül 2017’de ödeyecek olmam. İnsanlığın boğulduğu 7 Eylül’den bizi 8 Eylül’e çıkardın ya Çakır Kemal, aşk olsun, helal olsun sana


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR