#evdekal sloganı ile çoğumuz hayatı eve sığdırma derdine düştük. En asosyal olduğunu iddia edenlerin bile ev dışındaki hayatı ve kalabalığı özlediğini itiraf ettiği günleri yaşıyoruz. Evet, evde kalmak zorundayız ama evin içinde neler olduğunun farkında mıyız? İtalya sokakları, İngiliz Kraliyetinin aldığı tedbirler, Çin’den gelen haberler medyada yer alırken bizim evlerin içine yakından bakmaya ne dersiniz?
Bazı evlerde üretim var. Özellikle kültürel ve sanatsal alanda. Entelektüel birey, evde kalmanın zorunlu olduğu bu günleri fırsat bilip okuyamadığı kitapları raftan almakta, yeni dizeler ortaya çıkarıp altını doldurmaya çalışmakta, daha önce tutmayı unuttuğu günlükleri tekrar yazmaya başlamakta, atölyesindeki taşı yontmakta, şövaleye tuvalini yerleştirmekte. Bu nedenle ileride Corona Günlükleri başlıklı eser sayısının bir hayli olacağını tahmin etmek zor değil. Kim bilir belki yeni bir Márquez ya da “Mutlu Evdekalma Yoktur” başlıklı dizelerin altında XXI. yüzyılın Aragon’u ile karşılaşabiliriz.
Sanat dünyasının böylesine büyük bir üretimi ortaya çıkarıp çıkaramayacağı, çıkarırsa tepkinin ne olacağı belli değil elbette. Covid-19 salgını sonrası en temel ihtiyaçlarını karşılama derdine düşen milyonların renklerle veya sözcüklerle çizilecek tablolara ne kadar iltifat göstereceği bilinmez. Tabloya gösterilecek iltifat büyük çoğunluğun bu tür entelektüel faaliyetler dışında yaşadıklarını gerçekçi bir şekilde gösterebilmesine bağlı. Elbette Munch’un Boğuntu’su gibi bir görüntü yeterli olmayacağı gibi pencere karşısında edilen tatlı sohbetlerin aktarımı veya yeni açan çiçekleri birbirine gösteren iki elin resmi ile de içinde bulunulan dönemin doğru yansıtılamayacağı bir gerçek.
Bazı evlerde ise sadece tüketim var. Tüketim denildiğinde, ilk akla gelen haliyle, marketlerdeki boş rafları dolayısıyla yemek yemeyi düşünebilirsiniz. Ancak bu zor zamanlarda görülen farklı bir tüketim söz konusu. Herkesin başka yöne baktığı ama tam karşımızda duran soyut bir tüketimden bahsediyorum. Karşısındaki insanı tüketmek, kendini tüketmek, zamanı tüketmek, en nihayetinde umudu tüketmek. Sözcükler de çok tüketilenler arasında bu sıralar. Ama yaraya merhem niyetine değil, daha çok silgi niyetine; var olanı görmemek, göstermemek için. Evdeki esaretin, acizliğin verdiği moral bozukluğuyla tükettikçe tüketiliyor sözcükler de sevgiler de. Dış dünyayla tek bağlantı olan medyadan evlere dolan sözcükler büyük fırtınaları doğuran ilk esintiler gibi. Çoğunluğun sahip olduğu umut yaklaşan fırtına karşısındaki zayıf dallar gibi kırılmış, gelecekle ilgili kurulan hayaller yerle bir olmuş. Kime yakından bakılsa bezgin bir ruh hali içinde olduğu anlaşılabilir.
Bütün ülke, içinde sayıların yaşadığı evlere dönüştü. Bu kritik süreçte bireyin ruh haline yakından bakma ihtiyacı duyulmadı ya da çok az kişi buna gerek duydu. Postmodern dünyada yaşayan insanın doğadan uzaklaşmasının yanı sıra çok eleştirilen bir başka yönü her şeye karşı sergilediği materyalist yaklaşım. Biz evde kalırken sağlık ve ekonomi ile ilgili veriler sürekli önümüze getirildi. Herkes kendini birey olarak değil bir sayı veya bir vaka olarak gördü. Hadi kabul edelim; çoğumuz ekranda hazırlanan tablo ve grafiklerin içinde bir yerlere yerleştirirken yakaladı kendini.
Evdekilerin bir kısmı geçmişe bir kısmı geleceğe gönderildi. Bireyin içinde bulunduğu en yalın hal görmezlikten gelinerek özellikle gelecek ve geçmişten bahsedildi sürekli. Salgın sonrası gelecekte bizi neyin beklediği, üzerinde en çok tartışılan soru oldu. Dünya nereye gidiyor, değişim olacak mı, kapitalist sistemin çöküşü mü bu vs. benzeri popüler sorular da revaçta. Geçmişe dönüp insanlığın daha önce geçirdiği felaketleri mercek altına alanlar ise hazırlayanın uzmanlık alanına göre felaketlerin ekonomiye, siyasete veya edebiyata yansımalarını işledi.
Oysa biz “şimdiki zaman” da yaşıyoruz. Kimimiz işe gitmek zorunda iken çoğumuz evdeyiz; yetişkinler, gençler, çocuklar ve yaşlılar olarak. Hepimiz ayrı ayrı sorunlarla boğuşuyoruz. Covid-19 salgını sürecinde sözcükler ve hareketlerle en çok yıpratılan kim sorusunun yanıtı öncelikle ileri yaştakiler ardından kadın ve çocuklar olurdu. Diğerkâm olan bireyler; iyileştirmek, incitmemek, moral bozmamak için çırpınırken yine “çoğunluktan gelen bir duyarsızlık dalgası” ile çabalar sonuçsuz kaldı. Belli bir yaşın üstünde olan bireyler, günlerdir, haftalardır adım adım yaklaşan Covid-19 salgınına ilk teslim olacak olan hedef kitle olarak gösterildi. “Vaka”ların başına itina ile “yaşlı” sıfatı yerleştirildi. Bunun ne kadar büyük bir psikolojik travma yaratacağı düşünülmedi. Evlere sözcük şeklindeki küçük fakat etkili bombaların düştüğü fark edilmedi. Geleceği sınavlara endeksli gençlerin ortaya çıkan belirsizlikle kime, neye, nasıl tepki vereceğini kendileri dahil kimse kestiremedi. Kapalı alanda oturmak zorunda kalan çocukların, ortama hakim olan kaygı, endişe, stres ve korku karşısında nasıl agresif ve depresif olacağı da hesap edilmedi.
Ve bunca olumsuzluğun tam ortasında kalan, evdeki hayatın merkezi olan kadınlar... Geçmiş ile gelecek, üretim ile tüketim arasına sıkıştırılmış, dışarıda çalışanı bile şu anda eve kapatılmış kadının dünyasına yakından bakılacak mı? Salgın günlerinde ona yönelecek şiddetin alacağı boyut dillendirilecek mi? Bir anda işsiz kalıp gelecekten umudunu kesen, ekonomik olarak sıkıntıya düşen veya olumsuz şartlar altında dışarıda çalışmak zorunda bırakıldıktan sonra akşam eve dönen erkeklerden mutluluk ve huzur verici bir eylem beklentisi içinde olmak boş bir hayal. Bu durumda olan erkeklerin bir çoğunun evde bulundukları süre boyunca kendi güçlerini kanıtlamak, egolarını tatmin etmek için kendilerine muhtaç gördükleri kadınlara fiziksel, cinsel ve sözlü saldırılarda bulunacaklarını tahmin etmek güç değil. “Şimdiki zaman”da dış dünyadaki olaylara müdahale edemediğini gören erkek, kapalı kaldığı evin hakimi olduğunu kanıtlama peşinde. Hepsinin değil ama çoğu erkeğin evde izlediği bu “tedhiş” politikasının, günlük yapılan kit testi adedinden, parkta dolaşan amcadan, maskesiz dışarıya çıkmaktan daha fazla olumsuz sonuçlar doğurup doğurmayacağını ilerleyen zamanda göreceğiz.
Şimdi #evdekal çağrısına uyarak evlere kapanmış haldeyiz. Ama uzun, çok uzun süredir yakından bakılmayan, içinde sayıların değil bireylerin yaşadığı evlerin çoğunda huzur ve mutluluğun olmadığı, kadına yönelik şiddetteki yüksek artıştan anlaşılabilir. Evde kalma süresi uzadıkça kanayan yara daha da derinleşecektir. Bu sevgi yoksunu evlerden yetişen bireylerin diğerkâm olmadığı, topluma nasıl bir katkı sağladığı, sağlayacağı belli. Her dehşet verici olay sonrası sosyal medyada sorulan; “Biz, ne ara böyle olduk?” sorusunun cevabını tam da bu evlerde aramak gerek.
Bir şekilde Covid-19 salgını durdurulacak ve yeniden dışarıdaki hayata devam edilecek. Ama şu anda yaşanan aile dramlarının büyük bir toplumsal çöküntünün habercisi olduğu fark edilmeli. Bireyin uğradığı ekonomik zarar yanında, bozulan ruh sağlığı dikkate alınmalı. Yoksa sanatsal üretim yapan evlerden Rodin gibi bir yetenek çıkacağına, birçok kişi onun ünlü heykelinin Bakırköy’deki kopyasını yakından görmek zorunda kalabilir.






