“Ah dostum, keşke hakikaten bu dünyayı sözle yıkıp yedi günde yeniden yaratabilseydik.”
Borges bir denemesinde, Don Quijote’nin bir Don Quijote okuru, Hamlet’in bir Hamlet seyircisi olmasının neden huzurumuzu kaçırdığını sorar. Kendi sorusuna verdiği cevaptaysa, bu tersine çevirmelerin, kurgu bir eserin karakterleri okur yahut seyirci olabiliyorsa, okurlar ve seyirciler olarak bizlerin de kurgu olabileceğimizi ima etmesi olduğunu söyler. Kurgu ile gerçeklik arasındaki ayırım ne kadar net ve keskin olursa, okurlar ve seyirciler de o kadar huzurlu olacaktır. Oysa kurgu ile gerçeklik arasındaki ayırım ne zaman silikleşse, biz gerçek okur ve seyircileri de kurgu olabileceğimiz ihtimali ziyadesiyle rahatsız ve tedirgin eder. Fakat işin aslı hayat dediğimiz o meçhul akışta kurgu ile gerçeklik arasında çoğu kez sandığımız kadar açık bir ayırım yoktur. Bunu en iyi yazarlar bilirler. Daha 1883’te Carlyle evrenin, bütün insanların yazdıkları ve okudukları, anlamaya çalıştıkları ve kendilerinin de içinde yazılmış oldukları sonsuz bir kutsal kitap olduğunu söylemişti. Ne kadar kışkırtıcı ve ne kadar tüyler ürpertici; ve maalesef hiç de yabana atılmayacak bir yaklaşım!
José Eduardo Agualusa’nın, Türkçede Timaş Yayınları etiketi ve Bengi De Sa Matos Paixao’nun tercümesiyle yeni yayımlanan romanı Yaşayanlar ve Diğerleri, işte tam da bu insanı ürperten kurgu ile gerçeklik arasındaki o muğlak hat üzerinde ilerliyor. Roman pek çok meseleye temas ederek kendisine birden fazla patika açsa da derinlerinde bir yerde o bildik Nietzscheci soruyu, bizi ilgilendiren dünyanın bir kurgu olabileceğini ve bu kurgunun yazarının da yine aynı kurguya ait olabileceğini dillendiriyor.
Benim cahilliğim, José Eduardo Agualusa’yı tanımıyordum. Oysa Türk okurlar onu bayağıdır Bukalemunlar Kitabı ve Unutmanın Genel Teorisi’nden tanıyıp seviyorlarmış. Ama ben kendisiyle Yaşayanlar ve Diğerleri’ni okuyarak tanıştım. Şimdi elimde Unutmanın Genel Teorisi de mevcut, herhalde yakın bir gelecekte okurum. Her ne kadar, elimde başka bir kitabı varken bir yazar hakkında tek kitabı üzerinden yazmayı sevmesem de Yaşayanlar ve Diğerleri için bir istisna yapacağım, çünkü bunu ziyadesiyle hak ediyor.
Elbette benim gibi Agualusa’yı tanımak için kitaplarının arka kapaklarını veya kitapları hakkındaki yazıları okursanız biraz kafanız karışabilir. Meselâ –yine tanımadığım– Alan Kaufman onun için şöyle diyor: “J.M. Coetzee ile Gabriel García Màrquez’i karıştırın, José Eduardo Agualusa’yı elde edeceksiniz.” Tamam da bu Agualusa karışımını elde etmek için elimizdeki kaba ne miktarda Coetzee ve Gabo koymamız gerektiğini söylemiyor. Elbette içi boş, anlamsız ve bu denklemdeki bütün isimlere bolca haksızlık içeren bir övgü bu. Agualusa dahil hiçbir yazar, böyle merdiven altı üretilen edebiyat eleştirisinin ne idüğü belirsiz kimya deneylerine alet edilmemeli. Yoksa bir tek kitabını okuduğunuzda dahi Agualusa’nın kendi sesi olan bir yazar olduğunu anlıyorsunuz.
Agualusa ve eseriyle tanışırken beni çokça şaşırtan bir diğer husus ise, Yaşayanlar ve Diğerleri için bolca kullanılan “büyülü gerçekçi” nitelemesi oldu. Acaba eleştirmenler ellerinde bolca kalmış “büyülü gerçekçilik” nitelemelerini yıl sonuna kadar piyasaya sürüp tüketme mecburiyetindeler mi? Bence metinde ne fantastik ne de büyülü bir şey vardı. Başta da dediğim gibi, Agualusa gerçekliğin sınırlarını kurguya veya tam tersi olarak kurgunun sınırlarını gerçekliğe doğru genişletmeyi deneyen bir hikâye yazmış, hepsi bu. Yoksa ortada büyülü hiçbir şey yok. Yahut da romanın yazar kahramanlarından Uli’nin dediği gibi “tüm gerçeklik büyülüdür” (s. 114). Ki aynı Uli, “Dördüncü Gün”ün başında muhayyel bir kitabından yapılan alıntıda, Agualusa’nın kendi romanında yapmak istediği şeyi özetliyor: “Gerçeklik, kurgunun tesadüfen ortaya çıkan bir alt ürünüdür.”
Agualusa’nın –bence– yazarlığına ve eserine yapılan bu iki haksızlığı dile getirdikten sonra, Yaşayanlar ve Diğerleri’ni kritik etmeye başlayabiliriz. Mozambik Adası’nda düzenlenen bir edebiyat festivalindeyiz. Bu festivalin ev sahibi ise, yazarın sadece başka kitaplara değil (“Her roman, yeteri kadar iyi olduğu takdirde, kendinden önce yazılmış düzinelerce ya da yüzlerce esere övgü niteliği taşır,” s. 101) kendi romanı Unutmanın Genel Teorisi’ne de atıfta bulunduğunun ispatıymışçasına eski kahramanı Daniel Benchimol.
Avrupa ve Amerika’dan gelmiş çok sayıda seçkin yazar ve şair bu festivalde buluşur. Çoğu birbirini şahsen tanıyor veya birbirlerinin kitaplarından haberdar olsa da aslında hepsinin müşterek noktası Afrika orijinli olmalarıdır. Elbette bu kadar edebiyatçının bir arada olduğu yerde bolca çekememezlik ve dedikodu da mevcuttur.
Anakarada kopan bir fırtına sonrasında bütün ada sakinleri ve misafir yazarlar dış dünyayla bağlantılarını kaybeder. İnternet yoktur ve akıllı telefonlar bir akıl tutulmasıyla çekmiyordur. Festival etkinlikleri, söyleşiler ve yazarların kitap imzalamaları devam etse de ada ve sakinleri giderek kendi içlerine kapanır.

Fakat gün geçtikçe bu içe kapanmanın sıkıntısı artar. Zaman durağanlaşır ve mekân sıkışır. Agualusa’nın bütün bu bir yer ve zamanda kapalı kalmışlığı anlatırken cehennem ve cennetten bahsetmesi boş yere değil. Ada, gerçek ile kurgunun arasında bir arafa dönüşür. Başta festivale katılması beklenen bazı yazarların adaya gelmemesi ve dış dünyayla iletişim kurma imkânının tümüyle ortadan kalkması, denizden veya adayı anakaraya bağlayan köprünün karşı kıyısından duyulan “fısıltı” gibi ortalığı saran bir kıyamet söylentisine yol açar. Adaya hapsolmuş ve kendi yaşadıkları hayattan koparılmış yazarların muhayyileleri de bir süre sonra bu söylentilere gerçeklik katacak kadar verimli çalışmaya başlar.
Bütün bu yaşananlar beşinci günün sonunda dış dünyayla irtibat kurulması ve akıllı telefonların kendilerine gelmesiyle aydınlanır. İsrail’de bir nükleer bomba patlamış ve bütün dünya bir üçüncü dünya savaşının eşiğine gelmiştir. Sonra her şey anlaşılmış ve yedinci günün sonunda dünya eski dünya olmaktan çıkmıştır: “Her şey böyle başladı: Gece, şimşeğin muazzam ışığıyla parçalara ayrıldı ve ada kendini dünyadan kopardı. Bir dönem bitti, diğeri başladı. O anda hiç kimse bunun farkına varmadı.”
Kitabının açılış satırlarından da anlaşılacağı üzere, Agualusa mevcut dünyanın yerine daha yaşanılası bir dünyayı inşa etmek için kurgunun ve sözün ilahî gücünden yararlanmak niyetindedir. Romana bütün gücünü veren belki de bu Kitab-ı Mukaddes’teki kökleridir: Cennet, cehennem, araf, kıyamet ve Tanrı’nın dünyayı yedi günde yaratmasını hatırlatırcasına kitabın, olayların geçtiği yedi gün üzerinden bölümlendirilmesi.
Ayrıca Agualusa, bütün bu teolojik kurgusunu Tanrı’nın kutsal kitaplardaki üslubuyla, yani geniş zaman kipiyle yazıyor. Bu da metnine romandan ziyade bir sinopsis tadı veriyor.
Romanda ortalama okurun kalabalık bulacağı denli çok karakter var. Üstelik bu karakterler ekseriyetle yazar veya şairler. Yani kitapta sadece kahramanların dünya görüşleri veya hayat hikâyeleri değil, aynı zamanda bazen birbirine taban tabana zıt edebiyat anlayışları, yazma ve okumaya dair tespitleri de var. Ayrıca çoğu sömürge sonrası bağımsızlık kazanmış ülkelerin yazarlarının kimlik problemleri ve kimlik tartışmaları da romanın diyaloglarına kanaviçe gibi işlenmiş. Bütün bunlar da romandaki kalabalık etkisini arttırıyor.
Yazar üçüncü günün, yani üçüncü bölümün başına epigraf olarak koyduğu Einstein’ın kız kardeşine yazdığı mektuptan bir parçada, romanın zamanı ele alış stratejisini de okura fısıldıyor: “Bizim gibi fiziğe inanan insanlar geçmiş, şimdi ve gelecek arasındaki ayırımın sürüp giden inatçı bir yanılsamadan ibaret olduğunu bilir.” Einstein haklı olabilir ama edebiyatçılar bu apaçık hakikati fizikçilerden evvel de biliyorlardı. Agualusa’nın hikâyesini çizgisel bir zaman üzerinden anlatmaması, romandaki başka tercihleriyle hem tutarlı hem de en az onlar kadar bilinçli bir tercih.
Gerçeğin kurguyla, geçmişin şimdiyle ve ölümün hayatla iç içe geçtiği bu romanda okuru en çok rahatsız edecek –aslında en keyifli– unsur ise, yazarların kendi kitaplarından fırlayan kahramanlarıyla karşılaşmaları yahut da adanın yerlisi Balthazar adındaki kadın kıyafetleri giyen delinin aslında 1949’da yazılan bir romanın kahramanı olması. Gerçekliğin kurgunun gölgesi altında kalmaya başladığı bu anda, şair Ofélia’nın yazar Júlio Zivane’ye her şey sona ererken ortaklaşa bir roman yazmayı önermesi tesadüf değildir. Üstelik Ofélia’nın bu romanı yazmak isteme sebebi, Agualusa’nın kendi romanını yazma amacıyla da örtüşür: “Dünyayı yeniden kuracak insanlar için.” (s. 241.)
Elbette bütün bunlar romanın kahramanlarına ve biz okurlara, adada yaşanan her şeyin adadaki yazarlardan birinin kurgusu olup olmadığını düşündürür. Borges’in çok isabetli olarak tespit ettiği üzere, bu düşüncenin beraberinde getireceği imalar hayli rahatsız edicidir: Ya bu kitabın kahramanları gibi bu kitabın yazarı ve biz okurları da başka bir kurgunun kahramanlarıysak!
Agualusa belki de gerçekliği kurgunun sezgisiyle ve kurguyu da gerçekliğin yoğunluğuyla aydınlatıp, ikisinin benzerliklerini ve çelişkilerini, ve aralarındaki o müphem bağı anlamak ve anlatmakta, meselâ bir André Malraux kadar derinlik sahibi bir yazar değil. Ama yine de gayet kışkırtıcı, okuması keyifli bir roman yazmış. O kadar ki az evvel, bu yazıyı bitirdikten sonra Unutmanın Genel Teorisi’ni okumaya başlamaya karar verdim.
Yaşayanlar ve Diğerleri’ni okuduğum günden beri aklımdan, şayet Portekizce bilseydim doğrudan José Eduardo Agualusa’ya yazmak isteyeceğim şu cümle geçiyor: “Ah dostum, keşke hakikaten bu dünyayı sözle yıkıp yedi günde yeniden yaratabilseydik.” Keşke...
Jose Eduardo Agualusa, Yaşayanlar ve Diğerleri (Os Vivos e os Outros), Portekizce aslından çeviren: Bengi De Sa Matos Paixao, Timaş Yayınları, Ağustos 2022, 272 s.






