Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

27 Ağustos 2017

Öykü

Abdullah Ataşçı • Ancak Orada, Uzakta...

Oggito

Paylaş

44

0


Tepenin başında iki gecekondunun kamburuna kondurulmuş evin camı açıktı. Pencereden dışarıya bakıyordu bir adam, kulağı sokağın seslerinde. Bir elinde tespih, diğerinde geçmiş. Geçmişi tutan eli sadık değil kendisine artık, felçli. Geçmiş hastalıktır daha çok, böyle düşünüyor, uzun zamandır böyle.

İçeride, bir şeylerin içinde koşturup duran kızına seslendi. “Gel,” dedi, “aşağıdan sesler geliyor, onların sesi.” Kaç zamandır geceleri oturup sadece belirsiz görüntü ve seslerle meşgul olan ihtiyar, gündüzleri de bunu kendine görev edinmişti artık. Kızının sesini bekledi bir müddet. Sonra kulağına götürdü elini. Ne zaman duymak istediği bir ses olsa, elini böyle kulağına götürüyordu. Her zamanki yoğun sessizlikle karşılaştı. Bu defa daha gür bir sesle, “Hatice sana söylüyorum, duymuyor musun?” dedi.

Hatice yıkadığı bulaşıkları bıraktı, yılgın bir yürüyüşle gelip babasının başında dikildi. Pencereye yaklaşıp aşağıdaki iki gecekondunun hafif çökmüş damına baktı. Oradan daha aşağılara, toprak yola kadar uzattı bakışını.

“Yanlış duymuşsun baba, kimseler yok,” diyerek gitti. İhtiyarın o andan itibaren düşünceli hali biraz daha yaşlandı. Neyin yanlış olduğunu düşündü, bu yüzden. Bu koca dünyada nelerin yanlış yapıldığını... Kendindeki yanlışı buldu sonra iki kelime arasındaki düşünce uzaklığında, ihtiyarlık olduğuna karar verdi. İhtiyarlık dışındaki yanlışlıkların hiçbiri kendisine ait değildi.

Oturduğu sedirin başköşesinde duran yastığı kaldırıp altına baktı. Tabanca yerinde duruyordu.

“Hatice!” diye bağırdı yeniden. “Yemek yok mu yemek?”

Kızı sesini duymamış olacak ki, bir süre odanın kapısına dikti gözünü. Kalkıp mutfağa gitmeyi geçirdi aklından, dışarıda bir hışırtı duyunca bundan vazgeçip hemen tabancayı çıkardı. Sedirde dizlerinin üstünde durarak evlerin arasından kıvrıla kıvrıla gelen daracık yola baktı. Bir insanın silueti belirdi. Sağlam eliyle tabancayı sımsıkı kavradı. Gözlerinin iyi görmemesine içerlendi. Siluet biraz daha belirginleşip aşağıdaki iki evi de geçince, tabancayı ona nişanladı. Eli tetikteydi. “Hatice!” diye gürledi yeniden, sesi her zamankinden tiz çıkmıştı.

Hatice hemen arkasında duruyordu. Bir tabak yemek, ortasından yarılmış bir kuru soğanla bir parça ekmek koyduğu tepsiyi tutuyordu.

“Ne oldu baba, yine ne var?” diye sordu.

“Onlardan biri kapımıza kadar geldi. Bizi öldürecekler, demiştim, işte kapımıza kadar geldiler. Ama korkma, onu hemen yere sereceğim.”

Hatice elindeki tepsiyi yere koyup dışarıya baktı.

“Dur baba!” dedi yalvarırcasına, “Resul o, Resul!” İhtiyar da tuhaflaşıp kızının yüzüne baktı. Damadının bu saatte evde ne işi vardı?

Resul gelip kayınpederinin karşısındaki duvara sırtını vererek mindere oturdu sessizce. Karısının sorgulayan gözlerinden uzaktı. Hatice daha fazla dayanamayıp, “Neden erken geldin?” diye sordu.

Resul karşılık vermedi. “Yiyecek bir şeyler hazırla bana,” dedi. Karısı, yere koyduğu tepsiyi mutfağa geri götürdü. Kayınpederi damadı hiç gelmemiş gibi dışarıyı gözlüyordu hâlâ. Hatice önce sofra bezini serdi. Ardından siniye koyduğu iki tabak yemeği, yoğurdu, ekmeği, soğanı ve turşuyu getirip sofraya bıraktı.

Kayınpederinin elindeki tabancayı görünce Resul, “Baba, kurban olayım bırak elindeki silahı. Zaten canım sıkkın. Mahalledeki herkes arkamızdan gülüyor; delirdiğimizi, her şeyden, herkesten korktuğumuzu söylüyorlar. Buraya geldiğimizden beri ben de senin delirdiğini düşünüyorum. Ne olursun böyle yapma, git namazını kıl, kahvede domino oyna. Buradaki insanlar memlekettekilerden farklı değiller. Buradakilerin de birçoğu bizim oralardan gelmiş. Bizim gibi Kürt onlar da, onlardan mı sana zarar gelecek? Kürt değillerse bile bizim gibi yaşayan insanlar sonuçta.”

İhtiyar, damadına bakmadı bile, onu dinlememişti de. Dışarıda bir noktaya dikmişti gözünü. Baktığı yer, yıllar önce içine doluştukları kamyonunun, memleketten yola çıkıp yirmi üç saatlik bir yolculuğun ardından gelip durduğu yerdi. Kamyonun kasasında yığılı eşyaların içinde gözlerini açtığında şu an baktığı noktayı görmüştü ilk kez.

Orada bir kadın durmuş ona bakıyordu. Yaşlı bir kadın… Yanında kocaman bir köpekle… Kadının bir elinde asa vardı ve bunu yere vurup duruyordu. Sonra asasına bir kuş gelip kondu. Çirkin, kara bir kuştu. Tabancasını arandı, dizlerinin üzerinde dik durdu, pencereyi açtı. “İşte o!” diye bağırdı. Bağırmasıyla tetiği çekmesi bir oldu. Ama tabanca ateş almadı. Bir daha tetiği çekti, yine ateşlenmedi. “Kim ulannn!” dedi, “Kim şarjörünü boşalttı bunun?” Kızı şaşkın, babasına bakıyordu. Damadı kıs kıs gülüyordu. Sonra daha yüksek sesle, hatta kendini iyice bırakarak kahkahalar atmaya başladı.

İhtiyar da tuhaflaşmış, damadına bakıyordu şimdi.

“Ne oldu buna?” diye sordu. Damadının gülme krizi yavaş yavaş söndü. Karısına dönerek, kayınpederinin duyamayacağı bir sesle, “Bir şey olmaz o tabancadan, mermilerin hepsini çıkarıp yatak odasına sakladım,” dedi.

İhtiyar bir şeyler anlamadan damadına bakıyordu hâlâ. Kayınpederinin öyle baktığını görünce damat da, “Ne sandın? Eline dolu silahı verip önüne geleni öldürmeni mi izleyecektik? Ben aldım o mermileri… Ya akıllanırsın ya da seni bir huzurevine göndeririz. Nasıl veririz seni oraya bilmiyorum ama mutlaka bir yolu vardır.”

İkindiden sonra ihtiyar hâlâ dışarıyı gözlüyordu. Geçmiş, her zamankinden daha fazla zihnini meşgul ediyordu. Buraya ilk geldikleri günü düşünüyordu. Eve bütün eşyaları taşıdıklarında kızının demlediği çayı içerken, damadı, en çok da kendisine dikerek bakışlarını, onu buraya getirmekten dolayı işlediği suçun farkında olarak biraz da, “Bundan böyle burada yaşayacağız,” demişti.

Ertesi gün dışarıya çıkıp da önce sokağın, sonra caddenin, daha sonra bütün ilçenin ve de şehrin kokusuna maruz kalmış zihninin yorgunluğuyla, “Adına bakıp da burayı bir şey sanan zavallı insanlar var mıdır?” demişti, el arabasına benzer arabaların içindeki kafesli bölmelerde canlı tavuk satan satıcıların, simit tablalarının başında bekleyen pejmürde kıyafetli erkeklerin, ağzında sakızıyla sokağı baştan başa bir alımla yürüyen rengârenk fistanlı kızların, kırık dökük dükkânların, kaportaları göçmüş, boyaları silinmiş arabaların egzozlarından çıkan isin, kahvehanelerin önünde bekleyen sert bakışlı gençlerin arasından geçerken… “Altındağ… Neden böyle kokarsın, bok gibi…”

Hatice duvar dibine oturmuş, televizyon izliyordu. “Hazal’ım geliyor,” dedi ihtiyar.

“Baba,” dedi kızı, “gözlerin iyi görmüyor ama torununu uzaktan bile seçebiliyorsun.”

“Onun yürüyüşü kimsede yoktur kızım, sallanışından tanıyorum onu,” dedi gururlu bir ifadeyle… Sonra nedense mahcuplaştı, utandı, yüzü kızardı, ellerini gözlerine götürdü, karısını düşündü.

Hazal’la yayladan köye dönerkenki cilveleşmelerini özlüyordu en çok. Belki de gençliğini… Hazal’ın cam gibi parlayan gözlerine baka baka katırlara yükledikleri süt bakraçlarını götürürken köye, yol her zamankinden kısalmış gelir, “Duta, cevize, suya, üzüme bir de sana hastayım ben,” derdi.

Hazal, önce küfürler eder, sonra kıkır kıkır gülerdi. Gülerdi de gülüşü onu daha beter aklından ederdi. O zaman Hazal’a bir boğa gibi saldırır, diken, taş, biri görür demeden yere yatırır, deliler gibi sevişirdi. Hazal değil, o sevişirdi. Hazal’ın sesi çıkmazdı başta, sonra o da kendini bırakıp ince ince bir inlemeyle ona teslim olurdu. Akşam köye vardıklarında, çocuklarını bahçeye, suya, hayvana ya da başka bir bahaneyle bir yerlere gönderir, evin içinde Hazal’la koşturup dururdu.

“Yediğim pekmezlerin, tereyağının, balın, cevizlerin suyu hürmetine bir daha,” derdi.

Hazal bir deri bir kemikti. “Yeter, kurban olayım, sen beni öldürecek misin? Allah sana öyle bir şey vermiş ki, düşmanıma vermesin. Koca şeyin yetmezmiş gibi, habire yiyin dur, sonra da hadi Hazal de, Hazal ne yapsın? Oduna mı gitsin, davarları mı gütsün, yoksa sabah akşam altına mı yatsın?” derdi de yine de kurtulamazdı. Artık odanın bir köşesinde bacaklarını açar, korku dolu gözlerle üzerine gelmesini beklerdi.

Torunu gelip ihtiyarın beyaz sakalına gömdü yüzünü. Yatak odasından Resul’ün sesini duyan Hatice, yerinden kalkmış kocasına doğru gitmişti.

“Dede, bugün seni anlattım öğretmenime,” dedi torunu. Dedesinin kulağının iyi duymadığını düşünerek ağzını kulağına yaklaştırıp aynı şeyi daha yüksek sesle söyledi bir kez daha.

“Neyim var ki, neyimi anlattın Hazal’ım?” dedi ihtiyar.

“Seni işte, evden hiç çıkmadığını, pencereden durmadan dışarıyı izlediğini, bizi öldüreceklerini düşündüğün insanların evimizi basacağını…”

Bir süre torunun gözlerine anlamını yitirmiş bir düşünce yumağıyla baktı.

Buraya taşındıklarının daha ilk haftasında sabah namazı için evden çıkmıştı ihtiyar. Sokağı geçmişti ki bir gürültü duydu. Avazı çıktığı kadar bağıran kadınların seslerine erkeklerin gür sesleri karışıyordu. Sonra bir kadın; yüzü kan içinde, yırtık pırtık giysileriyle önünden hızla geçmişti. Bir kadın daha aynı çığlıklar ve aynı yüzle, aynı kan lekeleri ve aynı yerinden yırtılan kıyafetleriyle arkasından geliyordu. Onun arkasından farklı yaşlarda üç erkek, üçü de birbirinden esmer ve çirkindiler, ellerinde pala, satır, bıçakla onları kovalıyorlardı. Bu görüntüler karşısında ihtiyar tuhaf bir korkuya kapılmıştı. Eve dönmek ile camiye gitmek arasında ikirciklenip bir süre ne yapacağını bilmez bir halde öylece dikilmişti. Camiye varıncaya değin geçtiği her sokaktan buna benzer görüntü ve seslerle karşılaşmıştı.

Camide imamın arkasında beş altı yaşlı adamla saf tutup namazını kılmıştı. Sağ yanında duran adamın bekçi olduğunu ikinci rekâtın sonunda selam verirken fark edebilmişti. Son rekâtta selam verirken bir daha göz göze gelmişlerdi. Bekçinin gözleri onu korkutmuştu. Tespih çekmeden bir an önce eve dönmek için camiden dışarıya atmıştı kendini. Ancak daha cami bahçesini çıkar çıkmaz bekçiyi yanında buldu. Korku içinde kendine bir yol bulmuştu. Tedirgindi. Elleri titriyor, bekçiyle göz göze gelmemeye çalışıyordu. Bekçi,

“Amca dur bir dakika,” dedi, “burada yenisin sanırım.”

İhtiyar, başını sallamakla yetindi. Kendini güvende hissetmiyordu. Caddeye sokulan bir sokağa baktı. Namazdan önce gördüğü görüntüler yok olmuştu. Tuhaf, kötü kokan bir sessizlik sokağın üstünü örtmüştü. Bekçi ondan bir cevap bekliyordu. Önünden akıp giden su sızıntısına, pazarcıların evlerinin önündeki kasalara, yola savrulmuş meyve sebze çürüklerine baktı. Adımlarını hızlandırdı. Bunun üzerine bekçi de hızlandı. Koluna dokunarak,

“Söylesene amca, niye beni peşinden koşturuyorsun? Kürtsün değil mi?” diye sordu.

İhtiyar, bekçiden kurtuluşunun olmadığını anlayarak durdu.

“Neyimden anladın?” diye sordu.

“Kaşlarından,” dedi bekçi.

Bu cevap karşısında iyice afalladı. Sesinden, bakışından, yürüyüşünden, giyinişinden, kıldığı namazdan, konuşmasından değil, kaşlarından demişti. Bir suçlu gibi hızla uzaklaştı bekçinin yanından.

“Benim işim bu!” diye bağırdı bekçi arkasından. “Buralar benden sorulur. Ben herkesi bilmek zorundayım, bundan dolayı…”

“Niye anlattın ki kızım öğretmenine bunları,” diye sordu, sesinin içindeki karıncalanmaları iyice hissettirerek. “Beni deli sanacak. Ben deli miyim? Sonra tutup bir başkasına anlatıverecek senin anlattıklarını, o başkası da başkalarına…”

Torunu, dedesinin yüzünde ellerini gezdirerek, “Korkma, her şeyi anlatmadım. Hem anlattıysam ne olacak ki… Öğretmenim iyi bir insan, başkasına anlatmaz,” dedi.

O anda Hatice’nin ortalığı çınlatan sesi duyuldu. Hazal, dedesine sarılıp öfkeyle kapıya baktı. Babası, yine annesini dövüyordu ama bu defa annesinin sesi her zamankinden daha yüksek çıkıyordu. Bir an Resul’ün sesi Hatice’nin sesini bastırıp ihtiyarın kulağında patladı.

“İşsiz kalmışım zaten ulan. Beş para etmez şerefsizler, siktir git demişler bana. Sen de durmuş yok olmaz, çok yorgunum diyorsun?” Resul bağırdıkça Hatice’nin ahları daha bir gürleşiyordu. Uzun bir müddet Hazal, dedesine sarılıp ağladı. İhtiyarın da gözleri dolmuştu. Buraya taşındıklarından beri Resul kendine bir huy edinmişti. Neredeyse her gece karısını dövüyordu. Öfkeyle baktı kapıya.

Yarım saat sonra ihtiyar, tuvalete gitmek için yerinden kalktı. Resul salona gelmiş sedirde oturuyordu. Hazal, duvarın dibine pusmuş televizyona dikmişti gözünü. Resul, kayınpederinin silahını yastığın altından çıkarmış inceliyordu. Elinde tabancayı tartıyor, tetiğini çekip bırakıyor, camdan dışarıya nişan alıyor, “Buum!” diye ses çıkarıyordu. Kayınpederinin salona girdiğini görünce silahı aldığı yere geri bıraktı, sonra hışımla ayağa kalktı.

“Bu gece geç geleceğim,” dedi, “zıbarıp uyuyun, baba sana da söylüyorum. Elalem kızını, karısını dikizlediğini düşünüp evi basacak. Kendi derdim yeter bana,” dedi, kapıyı sertçe çarparak gitti.

Hatice ortalıkta gözükmüyordu. Hazal, çantasından defterini kitabını çıkarmış ödevini yapıyordu. Bir ara dedesi uyuklarken tabancasını alıp incelemiş, tabancayla salondan çıkmış bir süre sonra getirip eski yerine koymuştu. Hatice, salona geldiğinde yüzünde çizikler ve morluklar vardı. Utanıyordu. Babasının kızının dayak yemesine tanık olması yüzündeki dayak izlerinden daha çok utandırıyordu onu. Hazal kalkıp annesine sarıldı. Hatice titreyen elleriyle kızının saçlarını okşayıp yere gömdü bakışlarını.

Akşam yemeğinden sonra Hatice, yatak odasında harıl harıl bir şeyler aradı. Aradığı neyse, oldukça uzun kalmıştı orada.

İhtiyar gecenin içinde karanlığa bakıyordu hâlâ. Kızı, babasının yatağını oturduğu sedire yapmış, Hazal’la odasına çekilmişti.

İhtiyarın Ankara’ya geldiğinden beri saatle işi olmamıştı. Onun saati pencereden görebildiği, iki üç evle o daracık sokaktı. Evlerin damlarına düşen güneş ile sokağı aydınlatan lamba ona saatin kaç olduğunu söylüyordu ya da hiç söylemiyordu. Zamanla ilişkisi kalmadığından günde kaç saat uyuduğunu da artık bilmiyordu. Dahası, uyuyup uyuyamadığından da habersizdi. Uyusa da, uyumasa da bir çıt duysa ya da duyduğunu zannetse hemen başını kaldırıyor, sesin geldiği yere dikiyordu gözünü. Artık ne görmüşse onu bir şeye benzetiyordu. Bu elinde balta, satır, silah ne varsa onlarla kendilerine saldırmak isteyen gözü dönmüş iriyarı bir yabancı, pençelerini alabildiğine yukarı kaldırıp dev cüssesiyle eve girmek isteyen bir ayı, ninesinin dizinin dibinde oturarak ondan dinlediği, beyazlar giyinmiş bir şehidin rahatsız edilmiş ruhu, annesinin bahçede çalışırken ayağına dolanan çift dilli üç metre uzunluğundaki bir yılan ya da ip gibi ince, saydam bir suyun varlığına bürünmüş, ama çok güçlü bir düşman oluyordu. Ve bütün bunların hep iri iri bakan gözleri vardı sonra.

Bir ses duydu. Gözlerini açtı hemen. Uykulu halinden silkelenip dışarıya baktı. Daracık yolda irice bir gölge evlerine doğru geliyordu. Bağırıp duruyor, alttaki iki evin holünden taşan ışığın altında rüzgârın dalgalandırdığı bir çamaşır gibi sallanıp duruyordu. Boğuk sesli biriydi bu ve böyle bağırdığına göre çok öfkeliydi. Yastığının altındaki tabancayı aldı. Gölge gittikçe yaklaşıyordu. Birkaç adım sonra kapıya varacaktı. Pencereyi hafifçe açtı. Aralarında otuz kırk metrelik bir mesafe vardı. Adam gittikçe büyüyordu. Bir elinde balta diğerinde de satır vardı. Bağırıyordu hâlâ. Kürtçe küfürler ediyordu. Emindi artık. Bu gelen, kendisinin taklidini yapan bir caniydi. Kendi diliyle küfürler ederek kendine meydan okuyordu. Nişan aldı, dua okudu içinden, gözlerini kapayıp açtı, bütün dikkatini adama verdi, tetiği çekti. Adam, ağzından çıkan anlamsız kelimeler yumağıyla olduğu yere yıkıldı. Silahın sesiyle, kamburlaşmış evlerin ışıkları yandı. Yatak odasından kızının ve torunun sesini duydu. Kapıda durmuş kendisine bakıyorlardı. Yerde yatan adamın etrafında birkaç kişi toplanmıştı. Sonra bir daha çekti tetiği…

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Tıbbın Askeri Deyimlerle İstilasıFaik Çelik
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Adrien Rivierre

26 Ocak 2025

Makine Çevirisinin Bilişsel Kapasitemi..

Yeni bir dil öğrenmenin beynimizi doğrudan etkilediği uzun süredir bilinen bir gerçek ama bu etkinin boyutu hâlâ tartışma konusu. Makine çevirisi, yapay zekâ teknolojisindeki hızlı gelişmeler sayesinde kısa süre içinde hayatlarımıza ..

Devamı..

Antalya’nın En Büyüleyici Antik Kentleri

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024