Adam
14 Kasım 2019 Öykü

Adam


Twitter'da Paylaş
0

Masadaki tabakta, günlerdir buzdolabında ve ağzı açık durmaktan suyu kaçıp büzüşmüş dokuz on tane siyah zeytin, sararmış bir parça beyaz peynir ve kurumuş iki dilim ekmekten başka bir şey yoktu. Adam, gözlerini pencereye dikmiş otururken hafif hafif ve ritmik bir şekilde ileri geri sallanıyordu. Uzun zamandır yıkanmamaktan keçeleşmiş kır saçları ve düzensiz uzamış sakalları ona iyice düşkün bir görüntü veriyordu. Tırnaklarının içine kir dolmuş, bazıları kırılmış, bilemediği kadar uzun bir zamandır üzerinden çıkarmadığı krem rengi gömleği artık griye dönmüştü. Sabit bakışlarını pencereden ayırmaksızın, ekmek diliminin birini el yordamıyla alıp ağzına götürdü. Isırmasıyla beraber ağzından çat diye bir ses geldi. Dişi kırılmıştı. Hiçbir şey olmamış gibi elinde kalan ekmeği yavaşça masaya bıraktı. Ağzında ne var ne yok hepsini sol avcuna çıkardı. Avucundakileri sağ işaret parmağıyla pirinç ayıklar gibi karıştırarak dişinin kırık parçasını bulup tabağa koydu. Sonra avcundakileri bir hamlede ağzına atarak temkinli ve yavaş hareketlerle çiğnemeye başladı. Ama lokmalar kuru kuru geçmiyordu boğazından. Bir bardak sıcak çay ne iyi olurdu. Evde son kalan çayı tekrar tekrar kurutup, yeniden kaynar suyla haşlayarak defalarca içmişti. Hiç olmazsa bir bardak su içmek için yerinden yavaşça kalktı. İkisi birbirinin eşi olmayan terliklerini sürüyerek, yerlere dökülüp saçılmış eşyaların, ciltleri ayrılmış kitapların, devrilmiş sandalyelerin arasından geçerek mutfağa gitti. Tezgâhın üzerinde yığın halinde duran kirli bulaşıkların içinden en az kirli olan bardağı seçip musluğa yanaştırdı. Musluğu açınca tıss diye bir ses geldi ama bir damla dahi su gelmedi. Zerre kadar tepki vermeden bardağı aldığı yere bırakıp masaya geri döndü. Yeniden sandalyesine oturdu. Bu kez bir zeytin attı ağzına. Yavaş yavaş çiğnerken, yaşlarla dolan gözlerini yine pencereye dikti. Kaç gün olmuştu? Kaç hafta? Kaç ay?

            O gün, salonda tam da pencerenin önündeki kanepede oturuyorlardı. Karısı çok sevdiği televizyon dizisini seyrediyor, o da gazetenin bulmacasını çözüyordu. Yakın gözlüklerinin üzerinden bakıp;

“Bıkmadın şu birbirinin aynısı dizileri izlemekten yahu hanım,” diye gülerek takılmıştı karısına.

“Amaan, uğraşma benimle, başka ne eğlencem var ki? Ben de bunlarla oyalanıyorum işte. Bak reklam arası oldu. Meyve getireceğim, sen de yer misin?

“Yerim. Sana zahmet ilaçlarımı da getirir misin gelirken?”

“Getiririm tabii,” deyip, izlediği dizinin fonda çalan şarkısını mırıldanarak mutfağa gitmişti kadın.

“Yahu hanım, bunun bulmacaları da çok zor oluyor. Bir daha almayacağım bu gazeteyi. Aa görüyor musun ben dalmış gitmişim, reklamlar bitmiş, dizi çoktan başlamış. Seslenmedim diye kızarsın bana şimdi. Hanıım! Senin dizi başladı, kaçırıyorsun bak, demedi deme.”

Sonrası tufan... Seslenmelerine yanıt gelmeyince endişelenip mutfağa gitmiş, karısını yere saçılmış porselen tabak parçalarının ve karpuz dilimlerinin ortasında boylu boyunca yatarken bulmuştu.  “Ah düştüğünü nasıl da duymadı benim bu araz kulaklarım? Uyan güzelim  benim, haydi uyan,” derken, cevap alamadıkça telaşlanmış, telaşlandıkça kadının bedenini sarsmaya başlamış, neden sonra kalbinin atmadığını ve soluk almadığını fark ederek avazı çıktığı kadar, “Hayır, ölmüş olamazsın, hayır sıra benimdi hayıır!” diye sesi kısılıncaya dek bağırmıştı. Acıdan öleceğini sanarak günlerce haykıra haykıra ağlamış, sonra birden bıçak gibi kesilmişti ağlaması. İşte o andan sonra insanlara, dünyaya her şeye küsmüş, kendini bu dört duvarın içine hapsetmişti.    

 “Dün günlerden pazar değil miydi? O halde bugün yine uğursuz pazartesi olmalı. Onu benden alıp götüren lanet pazartesilerden biri daha!  ”

Gözlerini yumarak o korkunç günden bu yana geçen pazartesilerin sayısını hesaplamaya çalıştı ama kesin bir sonuca varamadı. Rakamlar birbirine girdi kafasında. Kendisi hasta olduğu için önce ölmeyi beklerken, karısını aniden kaybedişinin üzerinden geçen onlarca hafta sonraki bir Pazartesiydi işte. Kaçıncı olduğunun ne önemi vardı? Bir süre sonra gözlerini açtığında, yanı başındaki kanepenin üzerinde bağdaş kurmuş oturan ufak, kara kuru çocuğu fark etti. Sanki bir çizgi filmden fırlayıp gelmiş gibiydi çocuk. Eni ve boyu var ama görüntüsünün derinliği yoktu. Hani elini çocuğa doğru uzatsa, içinden geçip gidecekti eli. Tam “Sen de kimsin?” diyecekken onun kopyası olan ve yanı başında oturan ikinci çocuğu hayretle fark etti. Sonra üçüncüyü, dördüncüyü… Öyle çoktular ki. Kanepeye, koltuklara, sehpaların sandalyelerin üzerine, yerlere oturmuşlar, salonda adım atacak yer bırakmamışlardı. Adam, kullandığı ilaçların etkisiyle her zamanki gibi halüsinasyon gördüğünü düşünse de korkmaktan kendini alamıyordu çünkü çok gerçek görünüyorlardı. O dehşet içinde onlara bakarken, çocuklardan hiç biri onu görmüyor, kendi aralarında ses çıkarmadan, sadece dudaklarını kıpırdatarak tuhaf bir şekilde konuşuyorlardı. Onları kovalamak, defolun gidin diye bağırmak istedi. Hatta bağırmayı denedi de. Ama sesi çıkmıyordu. Adam salonda yokmuş ve hatta oranın sahibi kendileriymiş gibi davranıyorlardı. Ayağa kalkıp el ele tutuşarak salonun ortasında kocaman bir halka oldular ve döne döne bir çeşit oyun oynamaya başladılar. Dönme hızları giderek artıyordu. Adam onları izledikçe başı dönmeye, midesi bulanmaya, kalbi hızlı hızlı çarpmaya başladı. Sonunda önündeki tabağı alıp, hoplayıp zıplayarak dönen çocuk ordusunun üzerine var gücüyle fırlattı. Bir anda ortada tek bir çocuk dahi kalmamıştı. Rahat bir nefes aldı. Kalp atışları yavaşladı. Tabaktan masaya yuvarlanan zeytini attı ağzına. Yavaş yavaş çiğnerken yine eski günleri düşünmeye başladı.

            Karısı ilk karşılaştıklarında yirmi iki yaşındaydı. Kızıl saçları, yeşile çalan ela gözleri ve biçimli vücudu ile bakanın bir daha dönüp bakacağı, insanın kendi gözünden bile kıskanacağı kadar güzeldi. O da yirmi altısında yakışıklı bir delikanlıydı. İlk görüşte âşık oldular birbirlerine. Çok geçmeden de evlendiler. Karısının hamile kaldığını öğrendikleri gün dünyalar onların oldu. Ancak hamileliğin beşinci ayında, bebek anne karnında öldüğü için, ameliyatla aldırmak zorunda kaldılar. O günden sonra da bir daha çocukları olmadı. “Olsun varsın,” demişti karısına, “Madem çocuğumuz olmuyor, biz de birbirimizi büyütürüz. Birlikte gezer tozar, birlikte büyür, birlikte yaşlanırız. Ben seni son nefesimi verinceye dek, tıpkı ilk günkü gibi çok seveceğim.” Aynen dediği gibi sevdi de.    

            Bu kez salonun penceresiz duvarındaki yağlıboya tabloya takıldı bakışları. Karısıyla birlikte gittikleri bir sergiden almışlardı o tabloyu. Lacivert boyalı ahşap çerçevenin tam ortasında, şahane bir kumsal ve denizin uçsuz bucaksız lacivertine uzanan eski ahşap bir iskele resmedilmişti. Ay ışığı, tıpkı koyu renk bir tepsiye dökülen gümüş simler gibi oynaşıyordu denizin üstünde. İskelenin ucundan ufka doğru gittikçe genişleyen, insanda gidip üzerinde yürüme isteği uyandıran ışıl ışıl bir halı seriliydi sanki. İleride kayalıkların oradaki yükseltide yanan beyaz ışığı fark etti sonra.

 İnanılır gibi değildi ama ışık birden belli aralıklarla yanıp sönmeye başladı. Tablonun içindeki manzara yavaş yavaş gerçekliğin kendisi olmaya başlamıştı. Deniz feneri göz kırpıp duruyor, adeta “haydi buraya gel!” diyordu ona. Adam bütün dikkatini resme yoğunlaştırdıkça dalgaların sesini de işitir oldu. İskelenin paslı demir ayaklarına tatlı tatlı sürtünüp geçen dalgalar, kıyıya gelinceye dek iyice küçülüyor, kumsalla buluştuğu anda da minicik bir şıpırtıyla fıs diye sönüyordu. Dalgaların sesine kulak verdikçe içini bir dinginlik kaplamaya başladı. Küçük adımlarla iskelenin ucuna doğru ilerleyip, yavaşça oturdu. Bacaklarını denize doğru salladı. İskelenin ayaklarını yalayan dalgalar, şimdi adamın ayaklarına değip onu gıdıklamak  ve gülümsetmek için adeta birbirleriyle yarışıyorlardı. Bir dalga hızlıca gelip, ayaklarında sönerken diğeri ardı sıra yetişiyordu. Sırayla önce ayak parmak uçlarına hafifçe dokunuyorlar, ardından tabanını yavaşça yaladıktan sonra yerlerini bir sonraki dalgaya bırakıyorlardı. Bu durumdan çok keyif alan adamın kalp atışları gitgide yavaşlıyordu. Ayaklarını biraz daha aşağı saldı. Su, ayak bileklerine kadar geliyordu şimdi. Hiçbir şey umurunda değildi. Ayaklarını suyun içinde oynatıp duruyor ve saf bir çocuk mutluluğuyla, içinde sonsuz bir huzur duyuyordu artık. Gözleri yavaşça kapanırken, yüzünde aylardır olmadığı kadar güzel bir gülümseme vardı. 


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR