Çok seslilik Ağaçların Özel Hayatı’nın önemli yanlarından. Ancak burada çok seslilik, Bahtin’den alışık olduğumuz kavramdan biraz farklı biçimde karşımıza çıkar.
Romanlar yalnızca hikâye anlatmaz, başka metinlerin yankısını içinde saklarken farklı anlamlara kapılar açar. Alejandro Zambra’nın Ağaçların Özel Hayatı, külliyatında sessiz bir manifesto gibi duran, kısa ama katmanlı, gündelik olanın içinde ansızın beliriveren felsefi derinliklerle dolu bir roman.
Romanda Zambra bizi öbür yazdıklarına benzer şekilde olayların değil, zamanın içine yerleştiriyor. Okumayı sürdürdükçe tıpkı bir ağacın kökleri gibi, görünmeyen ama asıl yükü taşıyan yer altındaki hikâyelere ulaşıyoruz. Belki de bu yüzden onun romanları bittiğinde değil, sayfaların sessizliği zihinde yer etmeye başladığında gerçek anlamını buluyor.
Bir roman bazen küçük bir çocuğu uyutmak için uydurulan hikâyeyle, bazen de bir ağacın sessizliğini dinleyerek başlayabilir. Ağaçların Özel Hayatı’nda hikâye, bir kavakla bir baobabın geceleri yaptığı fotosentezden, bir sincabın insan hakkındaki şaşkınlığından, beton parçaları olmaktansa ağaç olmanın faydalarından söz ederek başlamış. Bu küçük ve görünüşte önemsiz ayrıntılar, aslında Zambra’nın roman anlayışının çekirdeği. Asıl varılmak istenen nokta, yaşamı tıpkı bir ağacın hayatı gibi görünmeyen katmanlarıyla kavramak.
Georges Perec’ten ödünç aldığı çocukluk hatıralarım yok cümlesi, bu dünyaya bir eksiklikten, bir boşluktan bakmanın mümkün olduğunu hatırlatarak, eksikliğin kendisini hikâyenin merkezine yerleştirmiş.
Romanın adı Ağaçların Özel Hayatı. Okuyacaklarımızın ağaçların doğasıyla ilgili olacağı daha başından sezdirilmiş. Ağaçlar zamanı bizim gibi yaşamaz. Onlar yavaş büyür, yavaş solgunlaşır, rüzgârı bizden önce duyar. Zambra’nın romanı da böyle, hızlı okunmaz, ama o, okundukça derinleşir.
Bu roman bize bekleyişin huzursuzluğunu, belirsizliğin ağırbaşlılığını, ilişkilerin gölgesinde biriken sessizliği anlatır. Deney malzemesinin insanın kusurları, kırılma anları, anıları ve yanlış anlaşılmalarının olduğu bir laboratuvardır âdeta. Böylece Kundera’nın romanı bir düşünce laboratuvarı olarak gören yaklaşımıyla da akrabalığı oluşur.

Bir romanın girişi, yazarın yapacağı anlaşmadır, onunla neyin mümkün olduğunu söylersiniz der Marquez. Edebiyat üstüne düşünen pek çok yazarın bu mealde söylenmiş düşüncelerine sıkça rastlanır. Yani girişlerin etkili olması kabul edilmiş bir konsensüstür. İyi bir romandan söz ediyorsak demek ki başlangıcına da dikkat etmek gerekecek.
İlk bakışta sincaplar hakkında cümlesi, yalnızca çocuğa anlatılan masalın sevimli bir parçası gibi görülebilir, ama Zambra’nın metinlerinde doğa unsurları çoğu zaman oyuncak bir metafor olmanın çok ötesine geçer, bunu biliyoruz. Sincap, kış için tohum biriktirir, toprağa gömer, sonra çıkarıp yer, unuttukları ağaç olur. Burada klasik masal figürlerinden farklı olarak, hafızayı saklayan, biriktiren, geleceğe taşıyan bir anlam olarak okunabilir. Tıpkı Julian’ın küçük kıza, bir gün büyüdüğünde hatırlayacağı hikâyeler bırakması gibi. Biliyoruz ki sincaplar bir başkasının alanına girer ve orada kendine yer açar. Julian da Daniela’nın hayatına bir misafir olarak girmiştir, kendi çocuğu değildir, ama onun hayatında yuva kurmaya çalışır. Dolayısıyla sincabın hem çocukluk masumiyetinin hem de aidiyet ve yabancılık arasındaki dengenin simgesi olduğu düşünülebilir.
Kundera doğrudan adıyla geçmiyor, ama Julian’ın İtalyanca dersleri, oralı şairlere ilgisi romanda yer bulduğuna göre, bu bölümdeki aptal beton parçaları olmaktansa ağaç olmanın getirdiği sayısız fayda ifadesi, Milan Kundera’nın özellikle Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği, Gülüşün ve Unutuşun Kitabı’ndaki varoluşsal karşıtlıklara çok benziyor. Kundera, sıkça hafiflik, ağırlık veya canlılık, donukluk ikilikleriyle düşünür. Buradaki karşıtlık da ağaç, –canlı, köklü, fotosentez yapan– varlığı başka hayatlara da fayda sağlayan ve beton parçası, -ölü, sabit- faydasız üzerinden kuruluyor. Julian’ın küçük kıza anlattığı bu karşıtlık, aslında yetişkinler için felsefi bir önerme olabilir. Hayat kök salmakla ve canlı kalmakla anlamlı. Bir oyunla felsefi önermeyi masum bir hikâye formuna sokuyor Zambra, böylece alt metinde daha neler neler sezdirebileceğini gösteriyor.
Bir masalla başlıyor Zambra. Sözde, çocuğa seslenirken yetişkinin dünyasında anlam bulan çift odaklı bir anlatı kuruyor. Bu, onun Latin Amerika’daki Boom kuşağının görkemli, epik üslubundan ayrılıp daha küçük hikâyelerle evrensel sorular sormayı seçtiğini de açıklıyor. Hazır yeri gelmişken söz edelim, Latin Amerika edebiyatının Boom kuşağından kopan temsilcilerinden Zambra. Garcìa Marquez'in büyülü gerçekçiliğinden, Vargas Llosa'nın siyasal tarih anlatılarından ya da Cortazar’ın yapısal deneylerinden çok farklı bir yoldan yürür o. Zambra edebiyatın görkemine değil, susku noktalarına yaslanır. Ulusların ya da çağların hikâyesini değil, bir odanın sessizliğini anlatır. Boom yazarları kollektif belleği işaret ederken, Zambra ve onun gibi düşünen yazarlar bireyin kişisel boşluklarında dolaşır. Eski kuşaklar için roman, tarih yazmanın bir yoluyken, onun için roman, unuttuklarımızın neden unutulduğunu anlama çabasıdır. Görülür ki Zambra’nın en politik jesti, gösterişsizliği seçmiş olmasıdır. Onun Şililiğini de bu romanda görürüz elbette. Durumu metnin arka planında renklerle ve mekân adlarıyla yansır. Şili edebiyatı kahverengi. Bu söylemi hem ülkenin tarihine hem edebiyatına ait ironik ve melankolik bakışı gibi duruyor. Daha içe dönük yapısıyla, Amerikan edebiyatının yalın, kesik dilli etkilerini içselleştirmiş, Latin Amerika edebiyatı Boom kuşağının destansı anlatılarından uzak durmuş gibi görünüyor.
Romanı düşüncenin estetik mekânı olarak tanımlıyor Milan Kundera. Ağaçların Özel Hayatı’nın da estetik duruşundan söz ettiğimize göre, bu nasıl yapılmış durup ona bir bakmak iyi olur.
Zambra’nın romanları hikâyesi ileri taşınan yapısıyla değil, geçmişe doğru salınan düşünceleriyle dikkat çeker. Anlatı diliyse şiirle düzyazı arasında gidip gelen bir salınıma sahip. Ancak sözcükler dikkatle yerleştirilmiş değil de sanki zamanla silinmiş gibi. Her cümlede bir iç çekiş, bir sessizlik ânı var. Raymond Carver’ın suskunluk estetiği, Julio Cortazar’ın zamanla kurduğu oyun, Milan Kundera’nın düşünsel derinliği, onun metninlerinde görünmez biçimde dolaşır. Romanın yapısı, eksilti, belirsizlik ve sezgiye dayalı bir anlam bütününden oluşur.

Yazdıklarında roman sanatıyla ilgili doğrudan konuşan ve edebiyat anlayışını sezdiren Zambra, ana karakter olarak ortaya koyduğu Julian’ın roman yazma düşünceleri üstünden, edebiyat ve hayat arasındaki geçirgenliği açığa çıkarır. Edebiyat yapmak yerine güzel sanatlar öğrencisinin bakkal çıraklığında kaybolmasını isterdi, der örneğin. Bu söyledikleriyle onun için önemli olanın, kurmaca kahramanların parlak zaferleri değil, hayattaki küçük detaylarıdır demek ister. Onun karakterleri bir eylemin değil, bir bekleyişin içinde var olurlar. Veronica’nın dönüp dönmeyeceği, hikâyenin nereye gideceği, anlatıcının kim olduğu, hepsi bu belirsizliğin içinde çözülür. Anlatılanla anlatılamayan arasındaki gerilimi sürekli diri tutar romanları. Hikâye değil hikâyesizlik hâli metnin merkezine yerleşir.
Çok seslilik Ağaçların Özel Hayatı’nın önemli yanlarından. Ancak burada çok seslilik, Bahtin’den alışık olduğumuz kavramdan biraz farklı biçimde karşımıza çıkar. Roman dışarıdan bakıldığında tek bir anlatıcının ağzından anlatılıyor gibi görünse de zaman, hafıza ve kimlikler arasında dolaşan bir içsel çok seslilik hâkimdir. Yetişkinin iç sesiyle çocuğun algısı, geçmişle şimdi, yaşananla varsayılan sürekli iç içe geçer. Bu, karakterlerin değil, zamanın çok sesliliğidir. Zaman doğrusal bir çizgi olarak değil, kırık ve iç içe geçmiş bir örgü olarak kurulur. Geri dönüşler, hayali sahneler, başka kitaplara ve yazarlara, örneğin Emily Dickinson’a yapılan göndermeler zamanın katmanlı doğasıyla yüzleştirir insanı. Kendi sesini bulmuş gibi Emily Dickinson’ın dizelerini elinde olmadan tekrar ediyor, der Julian. Zihinde sürekli dönen cümlelerin ritmine benzeyen bu tekrar, zamana karşı bir tür içsel dirençtir. Zamanın, yalnızca geçtikten sonra fark ettiğimiz bir sessizlik olduğunu söyleyen Zambra’nın romanlarında bu konuyu derinleştirmesi elbette beklenebilir.
Julian kızı Daniela’ya hikâye anlattığı bir gecede, kendi geçmişiyle, yazarlık deneyimiyle ve edebiyatla hesaplaşır. Bu sırada zihninden, bazı kitaplar, başka kitapları hatırlatmak için yazılır ve bu, en dürüst yazma biçimidir, düşüncesi geçer. Aslında biz bu yazılanları okurken bal gibi Zambra’nın romana, hikâyeye ait fikirlerini ve aynı zamanda içtenliğini görürüz. Tabii sadece bir edebi görüş beyanı değildir bu, aynı zamanda romanın poetik bir manifestosu gibidir. Çünkü Ağaçların Özel Hayatı, açıkça başka kitaplara, özellikle Cortazar, Borges, hatta Proust’a göz kırparak geçmişin, anıların, okunmuş ve yazılmış romanların yankısına yer açar. Zambra’nın bu yaklaşımı, edebiyatı bir özgünlük yarışı değil, bir yankılar ağı, bir hafıza alanı olarak anladığını gösterir.
Bu yankıyı biraz detaylandırmak gerekir tabii. Violeta Parra yalnızca bir müzikal referans değil, acıyı ve yası dönüştürmenin bir biçimi olarak yer alır örneğin. La Jardinera’nın dizeleri, toprağa gömülen anılarla yeniden filizlenen bir teselli umudunu taşır. Annenin ağzından çıkan bu şarkı, yalnızca geçmişi hatırlatmaz, Şili’nin politik ve kültürel belleğinin ev içindeki yankısını da duyurur. Julian bu şarkıyı annesinin yüzünü saklamadan söylediğini hatırlarken, aslında belleğin nasıl bir direniş alanı olduğunu da gösterir.
Wislawa Szymborska’nın şiirleri, yasın ve kaybın ortasında bile hafif bir tebessümün mümkün olduğunu hatırlatır. Kawabata Yasunari’nin Otoko’su, Japon edebiyatının sessiz, kırılgan atmosferini taşır romana, Cesare Pavese’nin melankolisi ve trajik yalnızlığı, Ungaretti’nin hermetik lirizmiyle birlikte Zambra’nın cümlelerinde yankılanır. Walter Benjamin, aurası ve kaybolan deneyimin melankolisiyle, romanın zaman anlayışının felsefi arka planını besler.
Çeşitli röportajlarında sıkı bir Auster okuyucusu olduğunu söyleyen Zambra, Paul Auster’e gönderdiği ironik selamla ve Yalnızlığın Keşfi’ne atıfla, rastlantı ve hikâye kurma isteği üstüne bir tartışma açar. Auster’ın sulandırılmış bir Borges’ten daha fazlası olmadığını iddia ederek okumaktan caydırmaya çalıştığı insanlar dahi oldu, dediğinde Borges bu tartışmanın tam çekirdeğindedir. Labirentler, hafıza oyunları ve metnin kendi üstüne kapanan yapısı, Auster göndermesiyle birlikte onun mirasını da çağrıştırır.
Zambra romanlarında zamanın çok sesliliğinden söz etmiştik. Burada Julio Cortazar’ı anmadan geçemeyiz. Onun zamanla kurduğu oyun Zambra’da da var, ama bu daha sinsi daha narin bir oyun. Eriyen, sızan, yankılanan bir atmosferdir zaman. Geçmiş gelecekten sızar, şimdi, çoğu zaman ne şimdiye ne geçmişe aittir. Romanın elli beşinci sayfasındaki Cortazar göndermesi, küçük bir anı, sanki tesadüfen konmuş bir işaret gibi görünürken, Latin Amerika anlatı geleneğinin oyunbaz damarını da ortaya çıkarır. Adı Julio olacakken Julian olan küçük bir oğlan çocuğu ifadesi, yalnızca tesadüfi bir isim hikâyesi değil, aynı zamanda Julio Cortazar’a gizli bir gönderme. Burada bir isim değişikliğinin, Cortazar’ın Ötekinin Rüyası’ndaki öykü karakterlerine benzer şekilde, hayatın seyrini nasıl bambaşka bir yöne çevirebileceğini de gösteriyor. Ayrıca, Cortazar Seksek karakterlerini tesadüflerin, yanlış anlaşılmaların ve küçük dil sürçmelerinin içine yerleştirir, bunu biliyoruz. Zambra da benzer biçimde, nüfus memurunun duyduğu bir isimle hayatın akışını değiştiren bu sahnede, edebiyatın kurgusal tesadüflerini hayatın sıradan bürokratik kazalarıyla buluşturuyor. Sonunda okuduklarımız, asla yalnızca okuduklarımız değildir, onlar yaşadıklarımızın ve yaşayacaklarımızın gölgesidir. Bu tutum, hem Latin Amerika postboom geleneğinin mirası hem de Zambra’nın kendi kuşağının minimalist, hafif ironik üslubunun damgasıdır.
Bütün bu göndermeler romanın, yerel olanla evrensel arasında kurduğu köprünün taşları. Kuzey Amerika ve Latin Amerika edebiyatı, İtalyan şiirinin yoğun imgeciliği, Şili halk müziğinin acılı tınısı, Japon edebiyatının sessizliği ve Avrupa modernizminin düşünsel mirası, Zambra’nın kısa ama yoğun kurmacasında yan yana durur.
Bir de karşıtlıklar meselesi var tabii, roman boyunca belirginleşir onlar. Gelenler, gelmeyenler, orada olanlar, olmayanlar, sevenler, sevmekten vazgeçenler. Bu karşıtlıklar yalnızca karakterlerin ilişkilerini değil, romanın yapısını da biçimlendirir. Her sahne var olanla, eksik olan arasındaki boşlukta titreşir. Zambra’nın şiirle kurduğu ilişki de buradan okunabilir. Onun cümleleri bazen bir dizeden daha azdır ama taşıdığı yankı daha büyüktür. Ağaçların Özel Hayatı’nda, Nicanor Parra’nın herhangi bir cümlesini kuşanarak ne olursa olsun bu vartaları atlatmayı biliyor, derken onun antipoetik alçak gönüllülüğünün ve Şili’nin şiirsel hafızasının onda bıraktığı iz görülür. Zambra’nın diğer metinleri de bu eksiltme estetiğini sürdürür. Örneğin, Bonzai bir aşkın değil, o aşkın anlatılamayışının romanıdır. Her kitap diğerine sızar, her metin yazılmamış bir başka metnin yankısını taşır. Ve hepsi birlikte, Zambra’nın edebiyatı üstüne büyük bir suskunluk mozaiği oluşturur.
Ağaçların Özel Hayatı, görünürde bir aile hikâyesi gibi başlar, Julian, küçük kızını uyutmak için uydurduğu masalları anlatır. Fakat roman kısa sürede o masalların ve günlük hayatın dar sınırlarının ötesine taşar, beklemenin, zaman akışının, sevginin ve sevgisizliğin romanına dönüşür. Romanın önemli denebilecek yönlerinden biri de zamanın bellek ve unutma üstünden sorgulanmasıdır. Daniela kararlıdır. Köprüye gitmeyecek, ona şimdiki zaman, geçmiş, gelecek duygusu verecek hiçbir hikâyeyi hatırlamayacak. Bu örnekleme Zambra karakterlerinin yalnızca geleceğe değil, geçmişe de mesafeli durma isteğini gösterir. Onlar zamanın akışını keserek kendini şimdinin içine koyar. Peki ama bu nasıl yapılır? Klasik anlatıdan uzaklaşarak, zamanı kronolojik bir çizgi değil, katmanlı bir zemin olarak ele almasıyla sağlanır. Romanın biçimi, bu anlayışı doğrudan yansıtır. Anlatıcının iç sesi ve olası gelecek üstüne kurduğu varsayımlar, romanın şimdiki zamanını daima yeniden kurar. Zaman burada ne ileri akar ne de geri döner, olduğu yerde durur ve derinleşir. Tıpkı Proust’un yaptığı gibi. O nasıl belleği zamanı yeniden inşa eden bir araç olarak gördüyse, Zambra da hatırlama ve hayal etme gücünü, romanın inşasında kurucu unsur olarak kullanır. Bu bir anlamda roman sanatının zamanla olan geleneksel bağını sorgulamak demektir.
Neden yapar bunu, bilemeyiz. Hayatın kendiliğinden denebilecek bir şekilde akıp gitmeye başlayacağı yer tam da şimdi olduğundandır belki. Sonunda zaman akar, bekleyen, seven, vazgeçen, yazan, yazmayan herkes onun içinde kayar gider.
Romanın merkezinde beklemenin huzursuzluğu görülür. Beklemekten bitkin düşen Julian, yalnız kadınların, kendi kendilerine konuşan kadınların, uzun ve karmaşık bir listesini döküyor. Böylece Zambra, Julian’ın bekleyişini yalnızca bir zaman doldurma değil, insanın kendini, başkalarını ve hayatı tarttığı, sınadığı bir alana dönüştürür. Dikkat çeken nokta, buradaki tutumun Latin Amerika edebiyatının melodramik ve görkemli bekleyişlerinden çok, Amerikan minimalizmine yakın, sessiz ve içten içe sarsıcı bir biçimde işlenen edebi varoluşsal bir görünüm oluşturmasıdır.
Romanda sevgi ve sevgisizlik de aynı ölçüde yer tutar. Sevgi bazen yalnız kalmamak için değil, yalnız kalabilmek için sürdürülen bir eyleme dönüşür. Bazen de sevgisizlik, kişinin kendi alanını koruma biçimi olur, bir mahremiyet yaması, belli başlı hurafelerle kararlarını almak için değerlendirebileceği bir alandır.
Zambra'nın yazdıklarının en dikkat çeken yanlarından biri de romanlarda parlayan dili. Daha çok öykülerden duyduğumuz bir sesin taşıyıcısı olarak yansıyor bize. Eksiltilmiş, okuyanı akan metne dahil eden bir dil bu. Zambra bunun için, anlatının ritmini, cümlelerin uzunluğunu, duraklarını ve tekrarlarını çok hassas biçimde düzenler. Vargas Llosa’nın anlatı geometriye benzer fikri burada kendini gösterir. Çünkü Zambra’nın romanı da geometri gibidir, az şeyle çok şeyin oranını bulmaya çalışır. Bu fazlalıklardan arındırılmış, okuyanın dolduracağı boşluklara yer bırakan yazma biçimindeki derdi, sanki hikâyeleri toplamak değil, azaltmak ya da silmek.
Sözünü ettiğimiz bu roman aktif bir okuma ister. Çünkü anlatılan her şeyin sonunda, ya öyle olmadıysa sorusu kalır. Bu şüphe kurgunun bir parçasıdır. Tıpkı Borges’in hayalî hikayeler yazması gibi, o da romanını kurarken bir tür olasılıklar sistemi tasarlar. Roman burada yalnızca bir biçim değil, bir arayüzdür, anlatıcının zihni ile okuyanın beklentisi arasında sürekli bir gerilim üretir. Ayrıca Cortazar’ın gerçeklik bir düzen değil, bir ihtimaller dizisidir sözü kurmacaya birebir oturur. Veronica dönmezse ne olur? Daha doğrusu, dönmemesi Julian hakkında bize ne söyler? Roman boyunca bu varsayım dili egemen olur. Sonunda, yazar burada yalnızca karakteri değil, anlatının kendisini de bekleyiş üstüne kurar.
Roman yazmak orkestra şefliğine benzer. Eldeki enstrümanları yerinde, zamanında iyi yönetmeyi gerektirir. Hikâye ne zaman başlayacak, neyi anlatıp neyi dışarıda bırakacaksınız, neleri hangi sırayla kullanacaksınız. Bütün bunlar incelikle düşünülür. Zambra bu teknik kararları Ağaçların Özel Hayatı’nda minimalist bir zarafetle çözer. Başlangıç noktası zamanın düğüm olduğu andır. Veronica’nın geciktiği, Julian’ın zihninde alternatif senaryoların çoğaldığı o boşluk, bütün mimariyi oluşturur. Hem Şili’nin bir akşamüstünü hem de dünyanın edebiyat odalarını içine alan bir kurmaca ortaya çıkar. Ve belki de bu yüzden romanı bitirdiğimizde aklımızda tek bir his kalır. Hiçbir hikâye tamamen bitmez, yalnızca anlatmayı bırakırsın.
Ağustos 2025/Blu.






