Dostoyevski insan aklının yarattığı kuşkusuz en yüce eserlerin sahibi. 1866 yılında yayımlanan
Suç ve Ceza ise onun pek çok okurunun bugün de başucu romanı. Okurların yıllardır başucundan indirmediği
Suç ve Ceza’dan bugün bize neler kaldı? 19. yüzyıldaki suç ve ceza kavramları hâlâ içi doldurulmadan günümüzün kilit kavramları halinde. Suç nedir, ceza nedir, vicdan nedir, nerede bulunur, aranmalı mıdır, yoksa herkeste var olan bir duygu mudur gibi sorularla meşgul olan insanın aklı dönüp dönüp
Suç ve Ceza’ya kayıyor.
Dostoyevski
Suç ve Ceza’yı yazdığı yıllarda yaşamının büyük kavgalarını veriyordu. 1864 yılında hayatında büyük yer edinmiş, çok sevdiği insanları art arda kaybetmeye başlamış. Eşi Mariya Dmitriyevna, kardeşi Mihail Mihailoviç, yakın dostu ve ozan Apollon Grigoryev gibi. Yaşamında açılan büyük boşlukları doldurmak elbette kolay olmamış. Yaşadığı yer, Petersburg kendisine uç yaşamlar göstermeye başlamış. İki sokak arasında bile fark edilen kültürel dengesizlik Dostoyevski’yi bertaraf olmaya itmiş. Mimarisi, dokusu, parkları, bahçeleri ve saraylarıyla aristokratlara hitap eden Petersburg’a karşı arka sokaklarda havası bile puslu, yolları tozlu, evleri nemli, seyyar satıcıları bol yoksulluk direnmiş.

Dostoyevski Petersburg’un bu ikili yönünü yaşayarak gözlemleme fırsatı bulmuştu. Mühendislik okuluna devam ettiği yıllarda yüce Petersburg’a karıştı ama gönlü çıkıp geldiği nemli, tozlu Petersburg’a dönük oldu. İşte
Suç ve Ceza’nın filizlenmesi Dostoyevski’nin hayatının ikiliklerinden kurtulmak istemesiyle başlamış.
Dostoyevski mi büyük Raskolnikov mu?
Akıllı, dürüst, yoksul bir genç olan Raskolnikov çevresini, insanları, yaşamı ve ölümü düşünürken, arayışlarına yalnız devam edmektedir. İnsanlar arasına karışmayı sevmez. Derdi günlük yaşam olmadığı için etrafındakilerle aynı şeylere üzülüp, sevinemez. Raskolnikov’un derdi toplumsal eşitsizlik, eşitsizliğe boyun eğmeyen yüce ruhlar. Eşitsizliğe mahkûm olan insanların niçin yüzyıllarca sesini çıkarmayıp çilelerine devam ettikleri. Sıradan insanların yoksulluklarını Tanrı buyruğu gibi kabul etmeleri, kutsal bir anlam yüklemeleri ve içinde bulundukları durumdan kurtulmak için herhangi bir çaba göstermemeleri. Raskolnikov’u toplumcu düşünmeye iten bu düşünceler kendisinde büyük işler yapma kudretini görmesini sağlar. Her devirde zulüm, yoksulluk, eşitsizlik ve haksızlık gören insanlar vardı. Ancak bu insanlar içlerinden kendilerini kurtaracak kahraman yetiştirmeye inançlıydı. Kimi kahraman kılıcıyla, kimi atıyla, kimi kalemiyle varlığını gösterirken Raskolnikov da baltasıyla ben buradayım diyebildi. Değerli olan kahraman olmayı başarması değildi, kendini feda edebileceğini söylemesiydi. “Başarısızlığa uğradı mı, her şey aptalcadır” der Raskolnikov öfkesini yenemeyip. “ Başarabilseydim, bana da taç giydireceklerdi.”
Dostoyevski’nin insanı yassı kurt* gibi bin parçaya böldüğü, Raskolnikov’un her parçayı yeniden yaratıp tamamladığı
Suç ve Ceza’dan yüreğinizi aydınlatacak 20 alıntı:
1 Birkaç tavşanın arkasından koşan hiçbirini yakalayamaz.
2 Kendine ait bir yalan, başkalarına ait gerçekleri tekrarlamaktan belki de daha iyidir. Birincisinde sen bir insansın, ikincisinde ise bir papağan!
3 Diyelim ki… evet, belki namuslu bir insansın, ama namuslu bir insanım diye övünülür mü hiç? Herkes namuslu olmak zorunda değil midir? Hatta temiz bir insan.
4 İnsan bazen öyle bir sınıra gelir ki, onu aşamaz mutsuz olur; aşar, bu kez belki daha mutsuz olur.
5 Neden belki kendinde de bulunmayan bir kahramanlık bekliyorsun benden?
6 Suç, toplumsal düzenin bozukluklarına karşı bir protestodur.
7 Onlara göre her aksaklık, çevrenin bozukluğundan kaynaklanıyor, hepsi bu! En sevdikleri laf bu! Yani eğer toplumsal düzen yoluna koyulacak olursa, bir anda bütün suçlar yok oluverecek; çünkü ortada protesto edecek bir şey kalmayacak. Ve herkes bir anda dürüst olacak… Doğa diye bir şey hiç hesaba katılmıyor, yok sanki böyle bir şey!
8 Ben yalnızca “olağanüstü” insanın, ülkülerinin gerçekleşmesi için gerekiyorsa (yalnızca bu koşulla: Ülkülerinin gerçekleşmesi için gerekiyorsa… Kaldı ki, bunlar tüm insanlık için de kurtarıcı bir takım ülküler olabilir) bazı engelleri aşmaya kendinde bir hak bulabileceğini ima etmiştim.
9 İnsanlar doğa yasaları gereğince iki bölüme ayrılırlar: Aşağılar (sıradanlar), ki bunların biricik görevleri, kendileri gibi olanların çoğalmalarını sağlamak, bu işin aracı olmaktır ve kendi çevrelerine yeni bir söz söylemek yetenek ve dehasında olanlar.
10 Dâhiler milyonda bir yetişir; insanlığın olgunlaşmasını sağlayan büyük dehalar için ise yeryüzünden belki de yüzlerce milyon insanın gelip geçmesi gerekmektedir.
11 Genel olarak yeni düşünceleri olan, hatta yeni denebilecek bir şeyler söyleme yeteneğinde olan insanlar pek seyrek doğarlar, hatta şaşılacak kadar seyrek doğarlar.
12 Gerçekten büyük insanlar, büyük acılar çekmek zorundadırlar.
13 Her şey insanın içinde yaşadığı ortama, koşullara bağlıdır: Her şeyi belirleyen ortamdır, insansa bir hiçtir.
14 Biliyor musun, o sıralar durmadan kendime şunu sorardım: Neden böyle aptalım ben? Madem başkaları aptal ve ben onların aptal olduklarını kesin olarak biliyorum, öyleyse neden onlardan daha akıllı olmak istemiyorum? Sonra, herkesin akıllı olmasını beklemenin çok uzun süreceğini anladım, Sonya. Bir de bunun hiçbir zaman gerçekleşmeyeceğini… İnsanların değişmeyeceğini, onları değiştirebilecek kimsenin bulunmadığını ve bunun için çaba göstermeye değmeyeceğini! Ya, böyle işte! Bu bir yasa Sonya, yasa. Akılca ve ruhça kim sağlam ve güçlüyse, insanlara onun buyuracağını biliyorum artık! Kim daha yürekliyse, haklı olan da odur.
15 İktidar, ancak eğilip onu almak cesaretini gösterenlere verilir.
16 Yalnızca ölümden korktuğu için yaşayabilir mi bir insan?
17 Istırap ve acı çekme, geniş bir akla ve derin duygulara sahip olan insanlar için bir mecburiyettir.
18 Ya gideceğiniz başka bir yer, alacağınız başka bir kapı yoksa? Her insanın çalabileceği hiç değilse bir kapı olmalıdır, insanın ne yapıp edip başvuracak bir yerinin bulunması gereken zamanlar oluyor...
19 Yoksulluk ayıp değil, bir gerçek. Sarhoşluğun erdem olmadığı ise daha büyük bir gerçek. Ama sefillik, sayın bayım, sefillik yüz karasıdır. Yoksullukta yaradılıştan gelen soylu duygularınızı koruyabilirsiniz, sefillikte ise asla!
20 "Bir idam mahkûmuna ölümünden bir dakika önce sormuşlar ;
Eğer yüksek bir yerde bir kayanın üzerinde, iki ayağının sığacağı kadar bir yer verseler ve deseler ki ;
Çevrede okyanuslar, altında uçurumlar, korkunç bir yalnızlık içinde, böylece dikilip yaşamaya razı mısın?
İdam mahkûmu; Evet razıyım! Yeter ki yaşayayım. Ömür boyunca, binlerce yıl ayakta dursam bile razıyım! "
*Yassı kurt, parçalara bölünse de bölünen parçalarla yeniden var olduğu bilimsel olarak kanıtlanmış, edebi eserlerde efsanevi mit olarak yer almaya başlamış.
**Alıntılar:
Suç ve Ceza, Çeviren: Mazlum Beyhan, İş Kültür Yayınları.