Sylvia Beach, Paris’te açtığı Shakespeare and Company ile yazarları bir araya getirdi ve onlara yaratıcı deneyler ortaya koyabilecekleri bir alan sundu. Aynı zamanda James Joyce’un hamisi olan Beach, modernist hareketin de merkezi figürlerinden biriydi.
Paris’teki Shakespeare and Company kitabevinin kapıları Aralık 1941’de kapandı. Efsaneye göre kitabevinin kapanmasının sebebi, kurucusu Sylvia Beach’in elindeki son James Joyce kopyasını bir Nazi subayına satmayı reddetmesiydi. Subay dükkândaki bütün kitaplara el koymakla tehdit edince her şeyi üst kattaki bir daireye saklamış ama kısa süre sonra tutuklanarak altı ay süreyle Vittel’de gözaltında tutulmuştu. Her ne kadar kitabevi Paris’in Nazi rejiminin elinden kurtulduğu 1944 yılında Ernest Hemingway tarafından “bizzat özgürleştirilse de” savaş öncesi dönemin en sevilen mekânlarından biri sonsuza kadar yok olmuştu. 1951’de yeni sahipleri tarafından yeni yerinde yeniden açıldı.
1887 yılında Maryland’e bağlı Baltimore’da Nancy Woodbridge ismiyle doğan Beach, dini geleneklere sıkı sıkıya bağlı, muhafazakâr bir aile ortamında büyüdü. Babası Sylvester Beach Presbiteryen rahibiydi, büyük anne ve büyük babasıysa Hindistan’da misyonerlik faaliyetleri yürütmüşlerdi. Birkaç nesildir kiliseye hizmet eden baba tarafının aksine Beach farklı bir yol izledi. Aile, Sylvester Beach’in Paris’teki Amerikan Kilisesi’ne yardımcı rahip olarak atanmasıyla birlikte Paris’e yerleşip daha sonra 1906 yılında Amerika Birleşik Devletleri’ne döndü ama Beach Avrupa’da kalmayı tercih etti. Birinci Dünya Savaşı süresince Fransa’da tarım işçiliği yaptı, Kızıl Haç Balkan Komisyonu’nda görev aldı ve 1916 yılında kalıcı olarak Paris’e yerleşti.

Bir kitabevi açmak uzun süredir hayaliydi ama bunu ya Londra’da ya da New York’ta yapmayı düşünüyordu. Ne var ki, Paris’te La Maison des Amis des Livres’in sahibi Adrienne Monnier ile tanıştı ve ona aşık oldu. Bu tarihten itibaren Monnier ve Beach neredeyse hiç ayrılmayacak, birliktelikleri hem romantik olarak hem de profesyonel olarak devam edecekti. (Şair Jules Romains, Monnier’yi “apansız ortaya çıkıveren, başkalarının dine hizmet ettiği gibi kendisini edebiyata adayan sarı saçlı, mavi gözlü, yuvarlak yüzlü bir kız,” olarak tasvir eder.) Beach 1919’da annesine bir mektup yazdı ve basitçe şu cümleleri kullandı: Paris’te bir kitabevi açacağım, lütfen para gönderir misin? Annesi bekletmeden isteğini yerine getirdi. Birkaç ay sonra yeterince nakde ve Monnier gibi bir ismin desteğine sahip olan Beach, aynı yılın Kasım ayında, henüz otuz iki yaşındayken Paris’te, Sen Nehri’nin Güney yakasında Shakespeare and Company’yi açtı.
Kitabevi daha ilk yıllarından itibaren yazarlar, sanatçılar, entelektüeller, özellikle de avangartlar için bir buluşma noktası haline geldi. Mekânın mütevazi koleksiyonu o sıralar İngiliz şiirleri ve çeşitli edebiyat dergilerini içinde barındırıyordu ve henüz ziyaretçilere yol gösterecek kataloglar ya da dizinler yoktu. Beach zaman içerisinde koleksiyonuna William Blake’in iki çizimiyle Walt Whitman, Oscar Wilde ve Edgar Allan Poe gibi hayran olduğu yazarların fotoğraflarını da ekledi. Dükkânda her şey gelişigüzeldi – Beach’in hoşlandığı ne varsa hepsini içeren bir sanat odası. Bu, kendine sığınacak bir yer arayan Amerikalı göçmenler için mekânı daha çekici bir hale getirdi. Shakespeare and Company yalnızca bir kitabevi değil, ortak bir buluşma noktası, pansiyon, kulüp evi, okuma salonu ve hatta postaneydi. Dahası evlerinden fersah fersah uzakta yaşayan bütün bu insanlara özledikleri yuva sıcaklığını sundu.
W.B. Yeats, F. Scott Fitzgerald, H.D., Ezra Pound, Gertrude Stein, Joyce ve Hemingway kitabevinin müdavimleri arasındaydı. Ayrıca onlara ara sıra Man Ray, Djuna Barnes, Walter Benjamin, André Gide, George Gershwin ve Paul Valéry gibi isimler ekleniyor fakat bu pek de varlıklı olmayan müşteriler dükkânı ayakta tutmaya yetmiyordu. Böylece Beach hem kendi hayatını idame ettirebilmek hem de dükkânı açık tutabilmek için kitapları ufak bir ücret karşılığında ödünç vermeye başladı.
Beach ve Monnier, Stein ile partneri Alice B. Toklas’nın da dahil olduğu Parisli lezbiyen çevrenin merkez figürleriydi. Shari Benstock ikisini şu sözlerle tasvir etmişti: “Adrienne daha tombul ve anaçken Sylvia, tıpkı Alice Toklas gibi, ufak tefek ve inceydi.” Nitekim ikilinin sahip olduğu dükkânlar da birbirinden aynı ölçüde farklıydı. Shakespeare and Company dönemin avangartlarına, bohemlere ve daha ziyade özgür düşünenlere hitap ederken aynı cadde üzerinde bulunan La Maison des Amis des Livres daha sakin bir yerdi. Ama nihayetinde bu iki kadının varlığı Sen Nehri’nin Güney yakasını ve Odéon Caddesi’ni Paris’in edebiyat merkezine dönüştürmeye yetti.
Beach, Fitzgerald ve Hemingway gibi tanınmış isimlerle olan dostluğuna rağmen kendini deneysel edebiyata daha yakın hissediyordu. Hatta Joyce’un Ulysses’ini basmak isteyen ilk yayıncıydı. Belli ki, elindeki hazinenin farkındaydı ve 1921 tarihli bir mektubunda Shakespeare and Company’nin Ulysses sayesinde meşhur olacağı kehanetinde bulunmuştu. Joyce o zamana kadar Dublinliler’i ve yarı otobiyografik romanı Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi’ni yayımlamıştı ama henüz Ulysses’i yayımlamaya cesaret edecek bir yayıncı çıkmamıştı. Nihayetinde yaşanmış deneyimlerin şekilsizliğini konu alan oldukça yoğun yazılmış bir romandı ve bu iki nitelik bile onu pazarlanamaz hale getirmeye yeterdi. Üstelik The Little Review’da tefrika edilmesinin hemen ardından içerdiği cinsellik sebebiyle aleyhinde Amerika Birleşik Devletleri’nde müstehcenlik davası açılmıştı.
Sylvia yine de Ulysses’i yayımlamaya karar verdi – cömert olduğu kadar zahmetli bir görev. İlk baskıda iki bine yakın hata vardı ve büyük bir kısmı okuru sınamak için Joyce tarafından kasten yerleştirilmişti. El yazmalarının gözden geçirilmesi için Joyce’a zaman tanımak adına matbaacılarla mücadele eden Sylvia’ydı, kitabın kopyalarını Fransa dışına çıkarabilmek için Hemingway’den yardım isteyen de. “Her gün kitabın bir kısmını pantolonun içine sıkıştırıp feribota biniyordu,” diye yazdı anılarında. Ama nihayetinde bütün bu çabalara değdi çünkü kitap yalnızca Dublin’le özdeşleşmekle kalmayıp dünya üzerinde yazılmış en iyi romanlardan biri olarak tanındı. Öyle ki, Eliot kitabı “Hepimizin bir şeyler borçlu olduğu ve hiçbirimizin kaçamayacağı bir eser,” diyerek övdü.

Büyük Buhran’ın dalga etkisi Paris’i vurana ve Shakespeare and Company’nin altın yıllarının sonunu getirene kadar her şey yolundaydı. Beach yıllarca Ulysses’in arkasında durmuştu ama ekonomik zorluklar dolayısıyla kitabın yeni baskılarına son vermek zorunda kaldı. Hatta bir seferinde Joyce’a, “Sana olan sevgim ve hayranlığım sınırsız, omuzlarıma yüklediğin iş de öyle,” demişti. 1933 yılına kadar kitabın yayın haklarını elinde bulunduran Beach dağıtımla da bizzat kendisi ilgilendi ama belli bir noktadan sonra bütün sorumluluğu Joyce’a devretti ve o da kitabın yayın haklarını Amerikalı bir yayıncıya sattı. O sıralar birbirlerinden hayli uzaklaşmış olsalar da Beach’in Joyce’un eserlerine olan hayranlığı bir nebze olsun azalmadı, hatta mektuplarından birinde ona, “Bebekler,” diye yazdı, “nihayetinde ebelere değil anneye aittir öyle değil mi?” 1941 yılına gelindiğinde Paris Alman işgali altındaydı ve Beach elindeki son Finnegans Wake kopyasını bir Nazi subayına satmayı reddetti.
Paris’te yaşayan Amerikalı göçmenlerin Nazi işgali altındaki yaşamlarını anlatan yazar Charles Glass, kendi biyografisinde Sylvia Beach’in şu sözlerine yer veriyor: “Ara sıra Gestapo gelir ve bana dükkânda Yahudi bir kızı sakladığımı, o yüzden mekânımın işaretli olduğunu söylerdi. Tamam, deyip başımdan savardım, o zaman da, Senin için geleceğiz, derlerdi. Günün birinde geldiler de.”
Altı ay süreyle göz altında tutulduğu Vittel’den kurtulduktan sonra Paris’e dönen Beach, orada Shakespeare and Company ismini verdiği anı kitabı üzerinde çalışmaya başladı. James Joyce, Ernest Hemingway, Scott Fitzgerald ve Sherwood Anderson’un çarpıcı bakış açılarıyla bir dönemin ruhunu anlatan kitap 1944 yılında Sylvia’nın Odéon caddesindeki evinden Paris’in kurtuluşuna tanıklık edişini aktarmasıyla sona eriyor. Onca kargaşanın arasında birinin kendisine seslendiğini duyar – Hemingway’e ait olduğunu bildiği gür bir ses. Hemen aşağıya koşar, kucaklaşırlar, Hemingway onu havaya kaldırıp etrafında döndürür ve izleyenlerin tezahüratları arasında öper. Beach’e göre, Hemingway ve beraberindeki arkadaşları önce Adrienne’in çatısında gizlenen keskin Alman nişancılarının icabına bakmış ardından da “Ritz’in mahzenlerini kurtarmak üzere” yola çıkmışlardır.
Beach’in dükkânı savaş süresince kapalı kalsa da, Monnier’ninki açıktı. Bir yandan kitap yazıp çevirmenlik yapmaya öte yandan kitap satmaya devam etti. Eylül 1954’te Ménière hastalığı teşhisi kondu ve sanrılar görmeye başladı. Yıllarca bu hastalıkla mücadele ettikten sonra 1955 yılında aşırı dozda uyku hapı alarak intihar etti.
Beach hayatının son yıllarını oldukça mütevazi imkânlarla geçirdi ama hâlâ Ulysses’in yayıncısı olarak tanınıyor ve genç yazarlara destek vermeye devam ediyordu. 1962 yılında Dublin’e, Ulysses’in ilk sahnesinin geçtiği Sandycove’daki Martello Kulesi’nin müze açılışına davet edildi. Gezi hem romanın başladığı yere dönerek kitapla yeniden bağlantı kurmak hem de Joyce’la geçirdiği zamanları hatırlamak için iyi bir şanstı. Mimar Michael Scott kuleyi 1954 yılında satın almış ve Joyce’u kültürel bir kahraman olarak onurlandırmak için böyle bir proje yürütmüştü. Dublin ziyaretinden birkaç ay sonra ölen Beach ise hatırlarda yalnızca Joyce’un hamisi olarak değil, aynı zamanda modernist hareketin merkez figürlerinden biri olarak kaldı.
Shakespeare and Company 1951 yılında Le Mistral ismiyle yeniden açıldı ama Amerikalı sahibi George Whitman, Sylvia Beach’e olan saygısından ötürü dükkânın ismini onun ölümünden iki yıl sonra tekrar değiştirdi. Bugün dükkân Whitman’ın kızı Sylvia Beach Whitman tarafından sevgiyle korunuyor ve Paris edebiyat sahnesinin önemli kültürel kalelerinden biri olmaya devam ediyor.
Beach’in edebiyata ve kültüre olan en büyük katkısı muhtemelen Ulysses’in de ötesinde yaratmış olduğu mekân ve atmosfer. Yazarlara düşünmek, deney yapmak, yaratmak ve işbirliği içinde yaşayabilmek için bir alan açtı. Hemingway Paris Bir Şenliktir isimli kitabında ondan aşırı sosyal bir varlık olarak bahsediyor: “Nazik, neşeli, ilgili. Şakaları ve dedikoduyu çok severdi. Tanıdığım hiç kimse bana bu kadar iyi davranmamıştır.” Sahip olduğu kişisel zevklerle kültür dünyasına ışık saçan Beach’i Hemingway’inkine benzer sözlerle hatırlamalı: Korkusuz, kararlı ve riski almaya hazır.
Çeviren: Fulya Kılınçarslan






