Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

2 Temmuz 2025

Hayat

Manipülasyonun Gücü

Daniel Treisman

Paylaş

1

0


Günümüz diktatörleri biraz farklı çünkü onların yönetim biçiminin temelinde şiddet değil, manipülasyon var. 

Donald Trump genellikle sahip olduğu otoriter arzular sebebiyle eleştirilir, hatta otoriter eğilimlerin önünü açmakla suçlanır. Trump’ın liderlik tarzını ülke dışındaki emsalleriyle karşılaştıran gazeteci ve akademisyenler ABD’nin giderek daha otokratik bir yapıya büründüğünü, liderin bütün gücü elinde tuttuğu anti-demokratik bir sisteme doğru kaydığını belirtir. Bu hususta bir diğer görüşse Trump’ı otokrat olarak nitelemenin sadece paniğe ve endişeye sebebiyet veren bir yaklaşım olduğu. Nihayetinde Trump, ne bir zamanlar Augusto Pinochet’nin yaptığı gibi anayasayı askıya aldı, ne Mao Zedong gibi eğitim kurumlarındaki çocukları kendi sözlerini ezberlemeye zorladı ne de Saddam Hüseyin gibi siyasi rakiplerini idam etti. 

Fakat modern otokratlar zaten 20. yüzyıldaki öncüllerine pek benzemiyor. Öncelikle korkutucu değil, ışıltılı bir imajları var. Doğrudan şiddete başvurmak yerine bir şeyleri perde arkasından idare ediyor, demokrasinin dilini konuşuyorlar. Takım elbise giyer, seçimlerin düzenli bir biçimde yürümesini sağlar ve sürekli halk iradesinden söz ederler. Vatandaşları terörize etmez ama medya kontrolü vasıtasıyla milliyetçi anlatıları ön plana çıkarır ve bir yandan kamuoyunu şekillendirirken öte yandan kutuplaştırırlar. Çoğu askeri darbelerle değil, sandıkla iktidara gelir. 

Günümüz otokrasilerinin yumuşak gücü

2000’li yılların başında siyaset bilimci Andreas Schedler, gerçek bir rekabetin olmadığı seçimleri nitelemek için “seçim otokrasisi” terimini ortaya attı. Aynı alanda çalışan Steven Levitsky ve Lucan Way ise muhalefet partilerine yer veren ancak bu partileri sansür, seçim hileleri ya da manipülasyon aracılığıyla zayıflatan sistemleri tanımlamak için “rekabetçi otoriterlik” terimini kullandı.  

Ekonomist Sergei Guriev ile yapmış olduğumuz çalışmada modern otokratların iktidarı ele geçirmek ve onu elde tutmak için başvurduğu çok daha geniş kapsamlı bir stratejiyi inceliyor ve buna “bilgi otokrasisi” ya da “propaganda diktatörlüğü” adını veriyoruz. 

Bu sistemde lider doğrudan şiddet ya da baskı uygulamaz. Bunun yerine kendini ulusun yetkin, becerikli, demokratik bir temsilcisi olarak gösterir ve halkta sanki o ulusun kültürünü, milli bağlarını, ulusal gücünü zayıflatmaya çalışan hayali tehditler varmış da, o ulusu hem içerdeki hem de dışardaki tehditlere karşı koruyormuş yanılsaması yaratır. 

Macaristan’daki demokrasi yanılsaması

Macaristan devlet başkanı Viktor Orbán bu yaklaşımın bariz bir örneği. Önce 1998 – 2002 yılları arasında iktidara gelen, ardından da 2010 yılında yeniden iktidar olan Orbán, o tarihten bu yana uluslararası gözlemcilerin tabiriyle “sindirme ve yabancı düşmanlığı” üzerine kurgulanan seçim kampanyalarıyla sandıkta üç kez daha galibiyet kazandı – 2014, 2018 ve 2022.

Orbán yönetimi parlamento, mahkemeler ve periyodik seçim gibi demokrasinin temel yapılarını korudu ancak bilinçli ve sistematik bir biçimde bunların içini boşalttı.

Yönetiminin ilk yıllarında önce kanunların anayasaya uygunluk denetimini gerçekleştiren Macaristan Anayasa Mahkemesi’nin üye yapısını değiştirip yeni üyelerin kendine sadık isimlerden seçilmesini sağladı. Ardından emeklilik yaşını düşürdü ve böylece muhalif gördüğü hâkimleri emekliye sevk edebildi. Bir sonraki aşama anayasa değişikliği vasıtasıyla kendi eylemlerinin denetimini sınırlamak ve bağımsız medya üzerindeki hükümet kontrolünü sıkılaştırmaktı. 

Halk nezdindeki imajını sarsılmaz kılmak isteyen Orbán devletin reklam bütçesinin tamamını kendine yakın medya kuruluşlarına aktardı. 2016 yılında kendi müttefiklerinden biri ülkedeki en büyük muhalif medya ağını satın aldı ve kısa süre sonra kapanmasını sağladı. 

Orbán aynı zamanda üniversiteleri ve aktif destek gruplarını da hedef aldı. Mesela 1991 yılında Budapeşte ve ABD lisanslı olarak kurulan Orta Avrupa Üniversitesi, bir zamanlar demokrat Macaristan’ın sembolüydü. Fakat yabacı akreditasyona sahip kurumların Macaristan içindeki faaliyetlerinin sınırlandırılmasını öngören bir yasa, üniversitenin 2020 yılında Viyana’ya taşınmasına sebep oldu. 

Ancak bütün bunlar olup biterken Orbán yönetimi hiç şiddete başvurmadı. Gazeteciler hapse atılmak yerine taciz edildi, muhalif eleştirmenlerin bir şekilde itibarını yitirmesi sağlandı. Orbán’ı çekici kılansa en baştan beri kurmuş olduğu söylemdi: Macaristan’ın göçmenler, liberal elitler ve yabancı güçler tarafından kuşatıldığı, politikacılar arasında yalnızca kendisinin hem ülke egemenliğini hem de Hristiyan kimliğini savunabileceği. İktidarın yıllardır verdiği bu mesaj genç ve kentli nüfusu uzaklaştırsa da, kırsal bölgeler yaşayan muhafazakâr seçmen tarafından kabul gördü – hâlâ da kabul görmekte.  

Otokratlardaki küresel değişim

Son yıllarda Singapur, Malezya, Kazakistan, Rusya, Ekvador ve Venezuela’da propaganda diktatörleri iktidara geldi. Hugo Chávez ve Vladimir Putin gibi liderler sahip oldukları iktidarı minimum şiddetle pekiştirirken muhalefeti giderek daha fazla marjinalleştirdiler. 

Bu eğilimi veriler de doğruluyor. Meslektaşım Sergei Guriev ile birlikte insan hakları raporlarından, tarihsel kayıtlardan ve yerel medya ağlarından elde ettiğimiz bilgileri derlediğimizde otokratik yönetimlerce gerçekleştirilen politik cinayetlerin ve hükmedilen hapis cezalarının 1980’li yıllardan 2010’lu yıllara kadar küresel çapta azaldığını gördük. 

Peki niçin? Çünkü tamamen birbirine bağlı bir dünyada bu denli açık bir biçimde baskı yapmanın ülkeler ve liderler açısından bir bedeli var. Gazetecilere ya da muhaliflere saldırmak yabancı hükümetlerin bir dizi ekonomik yaptırım uygulamasına ve yabancı şirketlerin de yatırım yapmaktan kaçınmasına sebep olabilir. İfade özgürlüğünün kontrol altına alınması bilimsel ve teknolojik yeniliklerin engellenmesi riskini doğurur ki, bu bilgiye dayalı modern ekonomilerde otokratların bile ihtiyaç duyduğu bir şey.

Fakat ülke yönetiminde öngörülemeyen bir kriz çıktığında propaganda diktatörleri de kendi öncülleri gibi geleneksel yöntemlere başvurur. Mesela Putin Rusya’daki muhalif protestoculara karşı şiddet kullanmaktan kaçınmazken muhalif liderleri de hapse attırdı. Bu arada Kuzey Kore ve Çin gibi çok daha acımasız rejimler kitlesel tutuklamaları gelişmiş gözetim teknolojileriyle birleştirdi ve iktidarlarını, yaydıkları bu korku iklimi sayesinde dokunulmaz kıldılar. 

Amerika Birleşik Devletleri’ndeki durum

Ben de dahil çoğu siyaset bilimci Amerika’nın hâlâ demokrasiyle yönetildiği konusunda hemfikir. 

Öte yandan Trump’ın başvurmuş olduğu kimi taktiklerin bilgi otokratlarının taktikleriyle benzerlik gösterdiği de bir gerçek. Basının maruz kaldığı saldırılar, karşı çıkılan mahkeme kararları, üniversitelerdeki akademik bağımsızlığın kısıtlanması ve uluslararası öğrenci kabullerinin azaltılması bunlardan yalnızca birkaçı. Üstelik Trump’ın Vladimir Putin, Xi Jinping ve Nayib Bukele gibi güçlü isimlere duyduğu hayranlık ve BM ya da NATO gibi demokratik müttefiklere yönelttiği küçümseyici tavır gözlemcileri endişelendirmeye devam ediyor. 

Bazı uzmanlara göre demokrasinin varlığı iktidardaki politikacıların kendine hakim olup olmamasına bağlıdır. Fakat yalnızca liderlerin belli sınırlara riayet etmesi koşuluyla işleyebilen bir sistem, gerçek bir sistem sayılmaz. Daha da önemlisi basın ve yargı kuruluşları, sivil toplum yapılanmaları, meslek odaları, kiliseler, sendikalar ve üniversiteler kadar liderler de hesap verebilmeli, halk bu konuda net bir iradeye sahip olmalıdır. 

Demokrasiyi korumak

ABD, Kanada ve çoğu Batı Avrupa ülkesinde demokrasi hükümeti sürekli denetim altında tutan gazeteler, üniversiteler, mahkeme ve aktif savunma grupları sayesinde varlığını sürdürür. 

Seçim kurallarını çiğneyen ve yargı bağımsızlığını tehdit eden Silvio Berlusconi ya da Benjamin Netanyahu’nun ülkelerindeki demokrasiyi bütünüyle kaldıramamış olmalarının sebebi işte tam olarak bu kurumların sürekli bir denetim işlevi görmesi.

Bir diğer koruma katmanıysa bilfiil Anayasa’nın kendisi. Mesela ABD’de anayasa değişikliğine gidilebilmesi için eyaletlerin dörtte üçünün onayı ve her iki kongre meclisinde de üçte iki çoğunluk gerekir. Bu Orbán’ın anayasa değişikliği için parlamentoda ihtiyaç duyduğu üçte iki çoğunluktan çok daha güçlü bir engel. Fakat elbette başkan Yüksek Mahkeme’ye karşı çıkmayı göze alırsa anayasa zayıflatabilir. Ama bu sefer de anayasal bir kriz doğar ve destekçilerin çoğu fonlarını geri çeker. 

Bu demek değildir ki, Amerikan demokrasisi aşınmadan muaf olsun. Sadece kurumsal temelleri çoğu demokrasiye göre çok daha eski, daha derin ve merkezi olmaktan uzak bir yapıya sahip. Yetki alanlarının birbiriyle sürekli çakışma halinde olması ve çok sayıda veto olanağı sunan federal yapısı herhangi bir liderin tek başına hakimiyet kurmasını zorlaştırır.

Buna rağmen propaganda diktatörlerinin giderek daha fazla ülkede iktidara gelişi ABD’de neler olup bittiğine dair bir farkındalık yaratmalı. Nitekim dünyanın dört bir yanında otokratlar bir şekilde iktidarda kalmayı ve oynadıkları sahte demokrasi tiyatrosuyla vatandaşları kontrol altında tutmayı öğrendiler. Onların kullandığı teknikleri anlamak, gerçek demokrasinin korunmasına yardımcı olabilir.

Çeviren: Fulya Kılınçarslan

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Şirin mi şirinUğur Vardan
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Alice Sullivan

26 Mart 2025

40 Yaşındaki Kelime Dağarcığınız Gençl..

Çocukluğunda okuma sevgisi kazananlar bu alışkanlığı ömür boyu sürdürüyor ve hayatları boyunca öğrenme bakımından herhangi bir zorluk çekmiyorlar.Yapılan araştırmalara göre çocukluğunuzda keyif için okuduğunuz kitaplar, on altı..

Devamı..

Çocukluklar Arası Zamanda Yolculuk: Le..

Ç. Y. Kopan

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024