Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

22 Şubat 2024

Öykü

Aile MirasıAile Mirası

Dilek Karaaslan

Paylaş

2

1


Havalimanı kırk dakika geride kaldı. Yollar aydınlatmasız, ilçeye yaklaştıkça alaca karanlığın içinde puslu, uzak ışıklar titreşip kamaşıyor. Taksi şoförü konuşkan, ayağını sürüdüğünü söyledi. Ne zamandır böyle yağmur görmemiş. Duymazlıktan geldi. Lastikler erimiş karın, yağmurun içine gömüldükçe iki yana oluk gibi su fışkırıyor. Işıklar yaklaştıkça rüzgârdan sallanan cılız ağaçları seçti gözleri, çıplak, kaskatı. Arabanın içi buz. Döşemesi ağarmış, kadife. Dikiş yerlerinden ayrılmış, alttaki sarı, kirli sünger görünüyor. Nefes buğusu havada dolaşıp ıslak ıslak yüzüne, saçına yapışıyor. Camlar buhar, uzanıp avucuyla sağ tarafı sildi. Perdeler kapalı, evler ışıksız. İki, üç katlıların arasında yükselen tek tük yeni bina. Şoför kendi tarafını araladı, başını çıkarıp sigarasını yaktı. “Abla, kusura bakmazsan.” Başını salladı. Bakmaz. Dikiz aynasında uzun bir tespih asılı, ucunda Arapça yazılı küçük bir çerçeve sallanıyor. Konsolun üstünde Konyaspor’un renklerinden solmuş bir atkı. Caddeler, binalar, kavruk, büzülmüş. Tepedeki sanatoryumun ışıkları yanıyor. Çarşı camisinde Selâ okunuyor, iç yakan, burgulu bir ses, söylenen isim kulağına çalındı. Tanıdık değil. Caminin karşısındaki sabahçı kahvesi yerli yerinde. Soluk, mavi floresanın gölgesi camlara vuruyor. Kapıları kapalı. Böyle miydi bıraktığında. On üç yıl. Değişmez mi, değişir. Otogara gidip ilk otobüse bilet almıştı.  Annesi, burnunu çeke çeke ağlamıştı geçirmeye geldiğinde. Tuhafına gitmişti. Ağbi, donuk, sessizdi. Annesinin kolunu sımsıkı tutuyordu. Otobüs geçip gitmişti sallanan ellerin arasından. Garaj, küçük dükkanlar, şekerciler, kuruyemişçiler ve oto sanayi. “Güle güle,” yazıyordu küçük bir tabelada. Sonra kavaklar, yollar, tarlalar. Kayıp akmıştı iki yanından.

Sokak yasaktı ikisine de. Kaçak göçek çıkabildiklerinde lastiğini alan, topunu çalan, ne olsa ona koşardı. Efelenir, yağmasa da gürlerdi cılız hâliyle. Başını tutup “Geçti ağbicim,” demesiyle geçiverirdi. Sıskanın kahramanlığı bahçe duvarlarıyla sınırlıydı ya, berisine geçtiklerinde babanınki başlardı. “Tanrılar tanrısı, Zeus.”

“Abla, bir şey mi dedin?”

“Geldik. Soldan dördüncü ev.”

Sırtında kocaman bir seyahat çantası, omuzunda daha küçüğü, bir süre orta yerde dikildi. Geri dönmekle bahçeye girmek arasında sarkaç gibi salındı. Sokak lambaları söndü.  Büsbütün daraldı içi. Ağzı kekre. Dili kaşık yalamış gibi.

Ortalık hâlâ karanlık, gün ışısa da aydınlanmayacak. Gökyüzüne elini uzatsa dokunabilecekmiş gibi alçak, morlu, lacivertli bulutlar üst üste, aralarından cılız ilk ışıklar sızıyor. Öz suyu çekilmiş, kavruk, kupkuru evler, pencereler, bahçeler. Ortalık ıslak, çürümüş ot kokuyor. Bahçe kapısının sürgüsünü çekip girdi. Paslı kapı gıcırdayınca durdu. İçi ürperdi. Soğuk ter boşaldı sırtından. Sokaktaki karanlık pencerelerin perdeleri aralandı, onlarca çift göz gıcırdatanı gözetliyor. İçi boşaldı parmağı zile gidip gelirken. Havada hışırdayanda onu ürküten bir şeyler var. Kalın perdelerin gerisinde, loş sokakta, boşluğun ortasında çoğalıp büyüyen fısıltılar. Şimdi etrafında yabani ot bitmiş o kör kuyudan yükselen çocuk çığlığı yankılandı zihninde. Midas’ın kulakları uzayıp gitti zamanın kuytu bir yerinde.

Geri çekilip baktı. Cumbalı pencerenin tülleri kımıldıyor. Belli belirsiz bir ışık sızıyor camlara. Gölgeler kımıldanıyor. Oradalar. Sıska, upuzun boyuyla ağbi, çan eteği, bigudilenmiş saçlarıyla anne. Kahverengi takım elbisesi, ağzını perdeleyen bıyıklarıyla baba, kelini kapamak için son kalan tutamı döndürüp alnının üzerine yapıştırmış. En küçüğe bakıyorlar. Pembe tüllü, kısacık eteği, aynı kumaştan fırfırlı donu, beyaz ponponlu çoraplarıyla, aslanağızlarının yanında. Kâküllerinde kirazlı tokalar. Geri gelen. Zeus’un sesi kulaklarında, “Bahçeden çıkmak, yabancılarla konuşmak yasak. Bir görürsem.”

Kapı değişmiş. Çelik, tabancayla boyanmış, pürüzsüz. Zili çaldı. Çığırtkan kuş kaçmış, mekanik, kısa, ama zihinde yankısı süren bir ses. Yerde sürünen yumuşak terliklerin hışırtısını duydu. Bekliyor. Açamıyor. Ağbisi yaşlanıyor o kapının arkasında. Ne söyleyeceğini mi düşünüyor ya da ne yapması gerektiğini?

 “Arzu.” Sesi yorgun, yitik.

 “Açmayacak mısın?” 

Elinde bir kupa tutuyor, buhardan gözlüğü buğulanmış. Babasına benzemiş, alnı açılmış. Gözlerinde aynı çocuksu merak, garip hüzün, teslimiyet. Sırtı şimdiden kamburlaşmış. Kenara çekildi.

 “Girsene.”

Tek eliyle kardeşinin omzuna dokunmaya çalıştı. Diğeri itti omuzuna uzanan eli.

“Sonunda,” dedi, ağbi, sesi yavan. Gülümsemek için zorlandı, kapkara bir boşluk göründüğü gibi kayboldu. Dudakları kendi içine kapanan eğri çekilmiş iki çizgi. Kız pencere kenarındaki kanepeye ilişti. Hareketleri fincanıyla şeker istemeye gelmiş komşu tedirginliğinde, dizleri bitişik. İkisi de suskun, ayrı yerlere bakıyorlar. Tekin konuşmayı başardı. “Aç mısın?” Cevabı beklemeden devam etti,

“Kahvaltı hazırlayacağım. Kombinin derecesini de yükselteyim.”

“İstemem,” dedi kız, boğazında bir yumru. Taksiden indiğinden beri içinde genişleyip büyüyen bir boşluk. Bunca zaman sonra ağbisiyle karşılaştığında hissettiği yalnızca bu, onca acının, kederin o boşlukta toplaşıp yoğunlaştığı duygusu. Bedeninin sıcak kalması ya da karnının doyması onları birleştirecek ya da her şeyi geride bırakmalarını sağlayacak sihirli bir ilaçmış gibi.

Kalorifer petekleri çıtırdıyor. Arzu, bardağında kalan çayı yudumlarken gözü eşyada. Masanın cilası aşınmış, koltuk yüzleri parlamış, dikişleri patlamış. Duvar kağıtları sapsarı, yer yer kabarmış. Duvarda sallanan fotoğraf tanıdık. Çerçevesiz. Babası şakağından çivilenmiş, annenin başı aşağıya sarkmış. Kırıldı belki. Belki Tekin öfkelenip. Babasını yalnızca bu fotoğraftaki gibi anımsadığını fark etti. Suratında parlayan o ifade yazılı bir metin gibi, yüzüne baktığı anda anlardı. Bir anın içinde donup kalmış korku imgesiydi o. İp gibi ince, hiç aralanmayan, gülümsemeyen dudaklar. Bakanı olduğu yere mıhlayan bakışlar.

 

Ağbi bulaşıkları makineye yerleştiriyor. Kız mutfak penceresini açtı, çamurlaşmış toprağın kokusuyla soğuk hava doldu içeriye. Masadaki paketten bir dal sigara çekti.

“Beklersen kahve yapayım.” 

“Kahveyle de içerim.”

Mutfaktaki bulaşık makinesi, buzdolabı, hepsinde yılların izleri. Tezgâhın altındaki kapaklar su almış, kabarmış. Mermer tezgâhın üzerinde bıçak izleri, lekeler.

“Ev dökülüyor.”

“Evi merak ettiğin için gelmedin herhâlde.”

 “Ne için geldiğimi biliyorsun.”

“Senden umudumu kesmiştim. Babamın ölümünü yazdığım maile bile dönmedin. Neredeyse iki yıl oldu.”

“Buraya dönmek,” dedi kız, gerisini getiremedi.

Gergin bir susku havada asılıp kaldı. Yağmur gökten kovayla dökülmüşçesine yağıyor. Kalkıp tülleri iki yana çekti kız, derin bir nefes aldı, yüzü ekşidi. Elini bir şeyleri savar gibi havada salladı. İrice bir köpek açık çöp konteynerinin kapağının arkasına sığınmış, tüyleri derisine yapışmış. Kayıtsız gözüküyor.

 

Ağbisi ilk suç ortağıydı. Anne, babayı delirtecek fikirleri hep o bulur, babadan dayağı yer, Arzu’ya yalnızca izlemek düşerdi. Bir defasında ön kapıdan çıkamadıkları için arka avludaki kayrak taşıyla örülmüş iki metrelik istinat duvarının gediklerine tutunarak keçi gibi tırmanmış Tekin’in, babasının cebinden aşırdığı parayla oyuncak çamaşır makinesi almışlardı.  Dondurma, çikolata, ne gördülerse. Küçük mutfak bezlerini yıkadılar dönüşte. Büyük bir makine ne yapıyorsa hepsini yapıyordu. Parçalarına ayırıp sakladı Tekin. Bu şekilde makineyi bulmaları olanaksızdı. O ikisi birlikte akşam gezmesine gittiği bir gün parçalarını birleştirip oynayacaklardı. “İstediniz de vermedim mi, “diye bağırıp durdu baba. Öldüresiye dövdü Tekin’i. Arzu’nun payına tek bir tokat bile düşmedi.

“Babamın niçin beni hiç dövmediğini merak etmedin mi?”

Tekin, elinde bulaşık süngeri kımıltısız bekledi bir süre. Arzu’ya sırtı dönük, musluktan boşa akıttığı suyu izledi.

“Beni ikimizin yerine dövüyordu da ondan, sen dayak yiyecek kadar büyümemiştin.” Sonra yeni bir suskunluk. Yoğun, hınçlı. Pencereden gelen belli belirsiz lağım kokusu. Ağbinin biteviye ovduğu yumurta tavası parlıyor.

“Bu koku,” dedi Arzu, “değişmeyen tek şey olabilir.”

 “Her yağmurda böyle, mutlaka sızdıran bir bina çıkıyor. Mahalleyi toptan yıkmaları lazım. Foseptik mi kaldı artık?”

“Belki böyle olması bu mahallenin doğasındandır. İçindekilerin ruhuyla uyumlu bir alt yapı.”

Tekin cevap vermedi. Gözlerinde bir ateş yandı, söndü, sonra yine o bezgin duruluk. Mutfak havlusunu parçalayacakmış gibi ellerini kurulayıp kahve kavanozunu, elektrikli cezveyi çıkardı.

 

Kahvenin birini Arzu’nun önüne sürüp karşısına oturdu. Üzerinde ucuz, sentetik, gri bir kazak, kolları kıvrık. Göğsünde dağılıp, koyulaşan yağ lekeleri. Kirli sakalı göz göz açılmış, aradan teni gözüküyor. Sigarasını yaktı. Dumanını karşıya, ocağa doğru üfledi.

“Evet, neden seni dövmüyormuş,” dedi, sakin bakışlarını kardeşine dikerek. Kızın gırtlağına bir öksürük takıldı, göğsü hırıltıyla inip kalktı. Tekin’in aceleyle doldurup uzattığı bardaktan birkaç yudum su içti. Bilmez gibi soruyordu bir de. Bilse, o hırıltı derdine yapışık. Bir konuşsa canıyla birlikte sökülüp çıkacak anlatacağı yerden.

“İyi misin,” diye sordu Tekin, “rengin kaçtı. Biraz daha su ister misin?”

Başını salladı. Soluğu düzene girinceye kadar bekledi. “Onu rahatlatma cezasıydı benimki,” dedi. Üstelik bunun için suçlu olması gerekmezdi. Nasılsa bulurdu hatasını. Defterlerinin köşesi kırışık. Bu soruyu niye çözemedin? Tekin’le itişmeleri bile yeterliydi.

Durup söylediklerinin etkisini görmek ister gibi ağbisinin yüzüne baktı. Diğerinin başı önünde, gözlerini kısıp somururcasına çekti dumanı içine.

 “Bilmiyormuş gibi davranmana gerek yok,” diye devam etti. Sigarasını küllüğe ezercesine bastırdı. Tekin suskun, bir şey söyleyecek gibi kafasını kaldırdı, indirdi.

“Susmaya devam et. En iyi bildiğiniz şey. Ne sen ne annem, ondan farkınız yok.”

Tekin başını pencereye çevirdi, derin bir nefes alıp bıraktı. Boştaki eliyle yüzünü sıvazladı.

“Hakkımı almaya geldim, payımı istiyorum. Hem her şeyin yarısını. Merak ettiğin buysa.”

“Neden bu kadar bekledin? O öleli neredeyse iki sene.” Dudağını büktü.

“Peki, sen neden hâlâ buradasın?”

Tekin suskun. Mutfak açık pencereye rağmen dumana boğulmuş. Kızın aklı Tekin’in cevabı yerine salondaki fotoğrafta. Öncesi, sonrası yok. Hep o hâliyle hatırlıyor. Siyah, beyaz koyu bir anın içinde dondurulmuş bir canavar. Geceleri soluğu yüzünde dolanan bir karabasan. Ya annesi, fotoğrafın diğer şeytanı o.

“Babam seni, annem beni pataklardı,” dedi Arzu. “Aralarındaki iş bölümü neredeyse kusursuzdu. Türlü, çeşitli bahaneyle döverdi beni, hiçbir şey bulamazsa durduk yerde azarlardı. Hırsı geçince ağzıma tıkıştırdığı kurabiye ya da börek parçasıyla çıkardım sindiğim yerden, karyola altlarından, gardırop içlerinden.”

“Biliyorum, sen şuna, en azından dayağı paylaşıyorduk desene.”

“Şimdi onlardan kalanı paylaşacağız. Yarın sabah avukata vekalet vermeye gideceğim. Bana zorluk çıkarmayacağını umuyorum.”

“Birinin onlara bakması gerekiyordu,” dedi, Tekin neden sonra. Ayağa kalktı, sandalyenin arkalığını sımsıkı tuttu. “İkisinin de altından aldım, bebek gibi mama yedirdim.” Sen kimseyi umursamadan çekip giderken ben onlara bakıcılık yaptım. Birine dokuz ay, birine iki sene. Boku, sidiği ayrı. Neden ayrılamadığımı soruyordun ya hani. Şimdi de gelmiş.”

Arzu yutkundu, bitirmesini bekledi. Öfkesi söndü. Onu böyle sinmiş, çökmüş, yaşlı bir adam gibi bulması. Buruldu. İçindeki o her şeyi sığdırabileceğini düşündüğü boşluk genişliyor. Aklına evden ayrılacağı gün annesinin söyledikleri geldi. “Erkek dediğin demirden leblebi, bazen ne kadar çiğnesen de yutamazsın.” Bakışları yumuşamış, sokakta oynayan çocuklara dikmişti gözünü sonra, susmuştu.  

 Bir sigara daha yaktı Tekin. Pencerenin diğer kanadını da açıp tülü örttü. Arzu şaşkın, birilerinin görmesini hâlâ önemsiyor mu, ya da görmemesini. Ne bekliyor ki, bu ezikten.

“İşimi bile onlara bakmak için bıraktım.”

“Duyan da bıraktığın işi.”

“Herkes senin kadar şanslı değil.”

 “Şans,” dedi Arzu, sesi titredi. “Ben mi şanslıyım?”

 Ağbi gözlerini kısıp ona baktı, gözleri çakmak, yutkundu. Suskun.

 “Size dokunmayan yılan bin yasasın. Öyle mi? Yaşadınız da. Bakmasaydın. Sefil olsalardı. Hak etmediler mi bunu?”

Kızın alnındaki damar atmaya başladı. Dişlerinin arasından, “Yedi yaşındaydım,” dedi, tükürür gibi, “yalnızca yedi.” Susup yüzünü ellerinin arasına aldı. Gözünden yanaklarına akanı kazağının koluna sildi. Ağbi yerinden kalkıp kızın omuzuna elini koydu. Leş kargaları gibi leşten kalanı mı paylaşamayacaklar bu saatten sonra? Ne ondan kalanı harcamaya ne insan içine çıkmaya hevesi yok, nasıl anlatacak? Kız itti omuzundaki eli.  

“Her yağmurda bahçedeki salyangozları toplayıp yüksek yerlere koyan sen. Ters dönmüş böcek gördüğünde ayakkabının burnuyla düzelten sen. Sen ve o kadın. Yıllarca bok böceği gibi geceleri tersine dönen bedenimi görmezden geldiniz.”

Kızın öksürük nöbeti tekrarladı, göğsünün üzerinde bir kuş hırıltısı. Ağbi telaşlı, çaydanlıkta kalan ılık suyu doldurup uzattı, “İç şunu.” Salona geçtiler. Kız kanepeye uzandı, ayağının altına bir minder, üzerine bir örtü verdi ağbi.

“Uzan biraz. Neyin var senin?”

Kız cevap vermedi, gözlerini hafifçe kapadı. Yorgun. Dünya kurulalı, kendi doğalı beri süren kavgadan yorgun. Ezenler, ezilenler. Onun payına düşen fotoğraftaki baba. Ağbisine baktı göz ucuyla, üzerinde çöpe atsan kimsenin almayacağı bir kot pantolon. Avurtları çökmüş, gözlerindeki ışık sönmüş. Neyin hesabını soracak, o dünyayla ilişiğini çoktan kesmiş, yaşayan bir ölü. Sinirleri alınmış, uyuşturulmuş gibi. Ev desen sefil. Hepsinin bir kibritlik canı var, diye geçti içinden.

“Yedinin anlamını düşündün mü hiç,” diye sordu ağbi, sesi gitti geldi.

“Ne yedisi?”

Tekin kımıldandı, gözlerini terliğinden çıkardığı sol ayağının burnundaki deliğe dikti. Yüzü karardı. “Ben de yedi yaşındaydım. On dördüme gelene dek.”

Neden sonra kız, “Sonra,” diyebilecek gücü buldu, alt dudağı seğirdi.  

“Sonrası senin sıran.”

Ağbinin sesi, narin bir kadının gırtlağından çıkarmış gibi incelip titredi, son sözcük kayıp gitti ağzından. Sustu. Salona yoğun bir sessizlik çöktü. Arzu dışarıya döndü yüzünü. Yağmur durmuş, evlere hapsolan çocuklar birer ikişer sokağa fırlamış. Zayıf bulutların arasından süzülen bir ışık sokağı aydınlatıyor. Ağbinin elleri dizlerinin arasında kenetli, yutkunmaya çalıştıkça güvercin gurklamasına benzer bir ses duyuluyor.

“Sen kendini kurban rolüne öyle kaptırmıştın ki, benim de kurban olabileceğimi sorgulamadın bile. Sanki bu sana hep haklı olmayı bağışlıyormuş gibi.”

Kız kalktı oturdu, başını ellerinin arasına aldı. Şakaklarını ovdu. Ne yılların kibrini, biricik haklılığını geriye çevirebileceği bir şey ne söyleyebileceği yeni bir söz var. Ağbinin bakışlarını buldu, ötelere dikili, boş, biçimsiz. Umarsız bir susku.   

“Bilmiyordum,” diye fısıldadı. Bunca yıl onu diri tutan, her düştüğünde sağaltan tek duygu, bir gün öcünü alabileceği inancı patlamış bir çıbandan taşar gibi boşa akıyor. Söylemeyi kurduğu her şey, hırsı, sabrı, anlamını yitirdi.

Tekin kalkıp mutfağa geçti. Buzdolabı açılıp kapandı, bir dolap kapağı gıcırdı, birbirine sürtünen bardakların sesi geldi. Elinde açılmış, yarım şişe şarap, rengi bozarmış iki kadehle çıkageldi. Ekşi şarabın kokusu havaya dağıldı. Arzu’nun yüzü buruştu. “Ekşimiş bu.”

Tekin ellerini iki yana açarak cevapladı onu, “İstersen akşamüzeri bir ara çıkıp.”

“Gerekmez,” dedi kız, kadehinden iri bir yudum aldı. Dipleri kızaran, sulanmış gözlerini ağbisine dikti.

“Söylesene, neden baktın? Hadi annem neyse, Zeus itine niçin baktın?”

Ağbinin suratındaki sinik ifade kayboldu. Başını dikleştirdi, oturduğu yerde irileşti. 

“İki sebepten,” dedi. “Senin anlayamayacağını söyleyeyim ilkin. Birinin bunu yapması gerekiyordu, ikincisi kendim için. Günü gelip tanrıların da kurbanlarından merhamet dileyebileceğine kendimi inandırmak için.” Durdu, sözlerinin kardeşinin üzerindeki etkisini tartmak ister gibi baktı. “İki defa hırpaladım onu. Birinde tepeleme dolu kaşığı gırtlağına itip teptim içindekini, bıraktığımda ağlıyordu. Diğerinde altından aldığım boku avuçlayıp burnuna dayadım. Sen busun, diye bağırdım. Ölmeyi bile beceremeyen, hırıltılı bir bok torbası.”

Nefeslendi, âdem elması inip çıkıyor, boynundaki damar atıyor.

“Öyle bir baktı ki, yüzüme. Ne minnet ne pişmanlık kırıntısı vardı bakışlarında. Başka bir şey. Konuşabilse söyleyebileceği o şey. Kendimi gördüm o bakışlarda. Göz bebeklerinin içinde parlayan o nefretin, öfkenin, acizliğin içinden kendime bakıyordum. Anlıyor musun? Yeni tanrı bendim.” Sesi inceldi, neredeyse fısıldar gibi, “Ama ben de o itin bir parçasıydım,” dedi.

Kız yutkundu, ağbisine baktı. Olduğuyla, olabileceği kişi arasına sıkışıp kalmış, henüz genç ama hırsını alamayınca içten çürümüş bir adam. Onun bunca yıl süren sessizliğinin kendi içine sızdığını duyumsadı bir an, soğuk, yakıcı bir sıvı gibi bedenine işleyip katılaştırdığını.

“Sen,” dedi kız, sesi gergin, titrek, “Sen onunla hesaplaşmışsın.”

Son hece ağzında, tınladı, uzayıp kavislendi. Devam edemedi. Ağbisinin yüzüne büyük gelen yaşlı gözleri, bir yanına yatırdığı başı durdurdu onu. Sokağın gürültüsü salonun sessizliğinde büyüyor. Şarap şişesi boşalmış. Salondaki ışık yer değiştiriyor, eğik bir huzmeyle halının çiçeklerindeki solgun sarıyı parlatıyor. Yalnızca iki dalı kalmış yukanın gölgesi uzuyor. Ağbinin yüzünün bir yanı karanlıkta. Kız elindeki kadehi sehpaya bırakıp ona döndü.

“Ben çok açım,” dedi, “yiyecek bir şeyler söyleyelim mi?”

YORUMLAR

Ayşe Uça

Son derece etkileyici bir hikaye!

22 Şubat 2024

Öne Çıkanlar

Sait Faik'in Menekşeli Vadisi, Ömer Lü..Seyfi Gençer
Öne Çıkanlar

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Gürkan Yavaş

13 Temmuz 2025

Bugünün Akıllılarına Dünden Bir Öykü: ..

Türkiye yakın tarihinin bu kritik yılları, salt romanın kurgusundaki temel çelişki ve çatışma için değil, kimi örtük mesajların algılanıp yorumlanması için de işlevsel bir zaman dilimine işaret eder. Ahmet Büke’nin “yetişkinler için yazdığı ilk ..

Devamı..

Çeşme’de Gün Batımı İzlenecek 6 Manzar..

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024