Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

21 Ocak 2018

Öykü

Ali Can Eren • Kuşlar Anne

Ali Can Eren

Paylaş

42

0


Otobüsün kalkmasına birkaç dakika kaldı. Hava buz gibi, insanın genzini yakıyor. Bir elinde kaşarlı tost, otogar tostu. Tatsız, kuru, insanın midesinde bir yer edinmesi çok güç. Diğer elinde yarısı külleşmiş bir sigara. Arabalar yıkanıyor, seyyar çaycılar dolanıyor karanlıkta. Küçük küçük kar tanecikleri sonra. Onlarca insan, her nefes alıştan sonra karanlığa doğru püsküren buhar topları. Geç gelen yolcunun bavulunu bagaja söylenerek yerleştiren muavin. Briyantinli saçlarıyla orta yaşlarda bir kaptan şöför. Motor çalıştı, son uyarı yapıldı artık. “23.30 arabası kalkıyor.” Otobüsün içi sıcacık. Her koltukta kendine ait bir dünya var. Sahi, ne çok değişti her şey. Anenle yaptığın otobüs yolcuklarını hatırlıyor musun? Gece soğuğunda, patatesli gözleme, yanında çay. Ve yol boyunca size eşlik eden annene ait bir yenilmişlik duygusu. Yıllar sonra babasının evine dönmek zorunda kalmasaydı keşke. Ne çok değişmiş her şey. Sırt ağrıtan koltuklar gitmiş, rahat mı rahat şimdi. Yollar kısalmış. Ama aynı kalan şeyler de var. Molaların soğukluğu mesela. Muavinin getirdiği tatsız çay ve ağlayan çocuklar. Yine bütün planlarının yok olduğu bir gece. Güya yol boyu kitap okuyacak, düşleyecektin. Kendi arkeolojini yapacaktın hani. Annene söyleyeceklerini bir bir gözden geçirecektin. Ama sen de değişmişsin işte . Eskiden olsa heyecandan uyuyamaz, karanlık da olsa dışarıyı izler, ışıklarını gördüğün evlerdeki insanların hayatlarını düşlerdin. Herkes uyurken sen, ardına kadar açılmış gözlerle otobüsü sürdüğünü hayal ederdin. Ama değişmişsin işte, koltuğa oturmanla uyuyakalman arasında belki de birkaç kilometrenin karanlıkta kalmış belirsizliği var şimdi. Oysa, muavinin her geçişinde daha ne kadar yol kaldığını öğrenmek isterdin eskiden, artık verdiği çayı bile istemiyorsun. Sabaha karşı otobüsten indiğinde yüzüne o sahil kasabasının tanıdık kokusu vurdu. Biraz ferah, biraz da rutubetli. Griliği hatırladın, sabahın griliğini. İlerideki denizin hafif mayhoş kokusu… Sonra, bildiğin yolu yürümeye başladın yine. Kaç yıl oldu? Çok, belki on beş sene. Bu sahil kasabası da değişmiş. Her şey değişir de o kalır mı? Kasaba genişledikçe genişlemiş. Fütursuzca yemiş çevresini. Ağaçları, dağları, denizleri yok etmiş. Ama o rutubet kokusu hâlâ aynı. Tatlı yağmuru ve kızları hâlâ güzel kasabanın. Yol upuzun, kıvrıla kıvrıla ilerliyor. Yokuş nedir unutmuşsun şehirde. Daha çocukken kasabanın yokuşlarını görünce aklına gelen soru, hâlâ aynı soruyu soruyorsun yokuşlara: “Kışın insanlar buradan nasıl iniyor allah aşkına?” Yol hafifçe sağa kayıyor. İkiye ayrılıyor sonra; senin yolun solda. Çeşmeye doğru hafif, tanıdık bir rampa. Yolun yarısında sağa dönüyorsun. İşte ev tam karşında şimdi. Bütün geçmişinle, acıların ve mutluluklarınla o ev, hiç değişmemiş, ama çok yaşlanmış belli ki. Çökmüş biraz; biriktirdiği onca hatıranın altında büklüm büklüm sanki. Üçüncü katında hâlâ sıva yok, yarıya kadar boyalı. Evin önündeki dut ağaçları, vişne, güller, hepsi duruyor. İlerliyorsun, ilerledikçe içine gömülüyor ruhun, bedeninin sınırlarından uzaklaşıyor, ufalarak küçücük kalıyor; bir çocuk gibi saklanıyor içinde. İlk katın nerden baksan otuz yıllık kapısı. Zamanla değişen kapı numarası. İkinci katın bağımsız girişi. Yavaş adımlarla çıkıyorsun merdivenleri. Ardı ardına öten kuş sesli zil, hafifçe yavaşlıyor ötüşler. İç kapının açılma sesi geliyor bir süre sonra. Heyecanlanıyorsun. Anahtar dönüyor iki kere. Sonra zincirin sesi geliyor. Yüreğini hoplatan “Çat!” diye bir sesin ardından kapı açılıyor. Yavaşça açılıyor. Ağır ağır, sanki yüz yıl geçiyor kapının açılması. Arkasından bir kadının yüzü çıkıyor. Tanıdık bir yüz. Ama o değil! Bu dağlı yüz annen değil. Olamaz, diye düşünüyorsun. Ama hayır, o annen. Gözlerindeki mutluluk dağlı yüzünün ortasında bir vahayı andırıyor. İçeri giriyorsun. İşte değişmeyen bir şey daha: Ev, ev hiç değişmemiş. Taş ve rutubetin kokusu var hâlâ. Sobanın üstünde fokurdayan çaydanlık, seninle yaşıt koltuklar; sonra evin o grimsi karanlığı var. Bir de annenin kahvaltısı. Sevindiğini biliyorsun annenin her şeye rağmen. Üstünüzden o hüzün duygusunu atmaya çalışıyorsunuz. Hüznün giderek hınca dönüşmesinden korkuyorsunuz belki de. Ne çok şey kaybettiniz. Korkuyorsunuz, elinizde kaybedecek ne kaldı ki diye. Çam ağaçlarının dalları arasındaki geniş, taş balkonda o çocuk kahvaltımızı yapın. Hiçbir şeyin değişmediği bu evde, sen de bir şeyler değiştirmek istemiyorsun artık. Anenle konuşmayacaksın, anlatmayacaksın annene. Sorgulamayacaksın onu, hesap sormayacaksın. Bu evin hüznünü kırmak, bir anda fışkıran lavlar gibi geçmişinizden acılar fışkırtmak istemiyorsun artık. O vakit, yapmayı planladığın konuşmanın her bir kelimesini göçmen kuşlara benzetiyorsun. “Kuşlar anne, gidiyorlar şimdi.” Zamanı gelince, bir gün, geri dönecek ama biliyorsun. Dönmesinler! Dedim ya, sen de değişmişsin. Konacakları bir vadi yok artık sende. Yeni hayatlarla dolu o vadi, güzel anılarla, bambaşka diyarlarla dolu; hınca hınç, tıklım tıklım… Yeter ki geri gelmesin kuşlar diye. Annene bakıyorsun, o hep sana bakıyor. Yüzünde öyle tuhaf bir gülümseme var ki. Sanki hiçbir şey hatırlamıyor, hiçbir şeyin farkında değil annen, seni tanımıyor sanki. Ama biliyor, derinlerinde bir yerde bir kanser var. Yayıldıkça yayılmış, gündelik bir acı olmuş sanki kanser, her an annenle birlikte. Kuşlara bırakıyorsun yem olarak annemin içindeki kanseri. Artık gidebilirsiniz kuşlar. Kahvaltıdan sonra üst kata çıkıyorsun. Üst kat, örülmüş tuğlalardan ibaret. Sıvasız bir gecekondu, sanki oyuncak bir ev. Odalarında geçmişinizi saklıyor. Yıllardır saklıyor hem de. Çocukluk kazakların, annenin elbiseleri, oyuncaklar. Artık hepsini atmalısın. Bir geçmiş temizliği, aykırı bir temizlik. Ama yapmalısın.. Dedenden kalma tablolar takılıyor gözüne, nasıl sade, nasıl da etkileyici. Sahi deden bir keresinde ailece sizi de çizmişti, o nerede acaba demeden çocukluğundan kalma bir koku çarpıyor yüzüne. Çilek kokusu, küçücük, fındık kadar çilekler. Annen, babasından kalma geleneği devam ettirmiş, yağ kutuları, yoğurt kovaları… İçlerinde çilekler, biberler, salatalıklar. Üst katın balkonu yemyeşildir, bahçe gibi. Devasa asma tavana kadar varmış. Sen çocukken ikinci katın tabanındaydı henüz. Balkondan çamların tepeleri gözüküyor artık. Aşağı bakıyorsun balkondan. Bahçede küçük bir sen, sana bakıyor merakla. Sonra annen giriyor aranıza. Balkondan sesleniyor, eve çağırıyor küçük seni yemek hazır diyerekten. Bir anlık kendini boşluğa bırakma duygusu. Kuş gibi, geri gelmeyecek bir kuş.
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Kadınlardan Bilgece ve Hınzırca 20 SözOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Oggito

9 Mart 2025

Kısa Kısa Roma İmparatorluğu

Hazırlayan: Fulya KılınçarslanAntik Çağ’ın sonlarına doğru Batı’da, Akdeniz’in neredeyse tamamı Roma İmparatorluğu tarafından kontrol ediliyor ve o bölgede yaşayan topluluklar “Romalılaşma” olarak bilinen etkiyle yeniden biçimleniyordu. II. yüzyıla gelindiğinde bu geniş i..

Devamı..

Osmanlı Mutfağından Ramazan Şerbeti Ta..

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024