Mesele şişman karakterlerin tasviri olduğunda kurgu romanlar ne demeye bu denli kötü iş çıkarıyor?
Amerikan romanındaki şişman insan fobisi ne zaman dikkatimi çekti bilmiyorum. Bir anda olmadı. Aksine yavaş yavaş fark etmeye başladım. Yüksek lisans yaparken bir adam öyküsünü teslim etmeye geldi. Öykünün genç erkek karakteri şişman bir kıza bakıyor ve Tanrı’nın bütün insanları kendi suretinde yaratmadığını düşünüyordu. Kitapçıya gittiğim günlerden birindeyse satıcı kadın bana, yaşadığı “aydınlanma” anına kadar hayatı yalnızca angaryadan ibaret olan şişman bir karakterle ilgili bir roman önerdi. Hah, dedim kendi kendime, tam da benden bahsediyorlar. Benim görüntümden.
Ben bir romancıyım ve şişmanım. Az önce anlatmaya çalıştığım duyguysa geçen yıl mart ayında, Amerikan romanını tanımlamak üzere The Atlantic tarafından hazırlanan listeyi gördüğümde çok daha net bir anlam kazandı. Listede yüz otuz altı kitap vardı. Bu kitapların farklı cinsiyet ve cinsel kimlikleri, farklı ırk ve etnik kökenleri temsil eden karakterleri arasında bir tane bile engelli karakter yoktu. Ve içlerinden sadece birinin karakteri şişmandı. Listenin giriş bölümündeyse listede kitabı bulunan yazarların misyonunun “Amerikan ruhunu resmetmek” olduğu yazılıydı. Peki ya Amerikan bedeni?
2017 ve 2018 yılına ait ulusal sağlık beslenme verilerine göre Amerikalıların yaklaşık %73’ü tıbbi olarak “obez” ya da “aşırı şişman” kategorisinde. Bu da demektir ki, Amerikalıların yarıdan fazlası şişman. Kurgusal metinlerimize baktığımızdaysa nüfusumuzun yarıdan fazlasını oluşturan bu şişman insanların yaşamlarına dair neredeyse hiçbir iz yok. The New York Times her yıl “Dikkate Değer 100 Kitap” adı altında kırk ya da elli kitaplık bir seçme yapar. Üşenmeyip 2019 ile 2023 arasında seçilen iki yüz kırk altı kitaba bakarsanız sadece ikisinin ana karakterinin şişman olduğunu görürsünüz.
Kurgusal bir metinde ne zaman kilolu bir beden tasvir edilse tasvire hemen hemen her zaman karakteri aşağılayan, onunla alay edilmesine sebep olan ya da küçük düşüren nitelikler eşlik ediyor. Ve bu durum çok satan kategorisindeki ticari roman ve öykülerden edebiyat kategorisindeki roman ve öykülere kadar hep aynı. Mesela Jonathan Franzen’ın Crossroads isimli kitabında Marion isimli ana karakter, “ismi Marion olan aşırı şişman kişi” olarak tanıtılıyor. “Cinsel olarak,” diye yazıyor Franzen, “sokaktan geçen bir erkeğin ona bakıp da bir anlığına bile olsa farklı bir gözle görebileceği bir yanı yoktu, ne zamanın ona yaptıklarından ne de kendisinin kendine yaptıklarından kurtulabilirdi.”
Lauren Groff’un Yazgı ve Gazap (2015) isimli kitabındaysa pek çok yan karakterin yanı sıra iki de şişman ana karakter var ve hemen hemen hepsi nefret diliyle tasvir ediliyor. “Şişman çocuk” Chollie aynı zamanda “gülünç” olarak niteleniyor ve kendi vücuduna baktığında “gövdesinin tam ortasına yapışmış altı aylık bebek büyüklüğünde bir göbeğinin olduğunu” görüyor. “Zavallı Muvva,” diye düşünüyor hikâyenin bir yerinde, “öylesine perişan ve şişman ki.” Başka bir yerdeyse “telefonu alıyor” ve “yağlı bir yaban domuzuna benzeyen annesini aramaya gidiyor.” Karakterin pek de hoşlanmadığı İngiliz “kocakarı yağlı kalçalarıyla” kendini gösterirken trendeki “şişman kadın” insandan ziyade bir maddeymiş gibi tasvir ediliyor: “Tren doğu doğrultusunda sarsıldıkça köşedeki şişman kadın uyuyan bir jelatin gibi sallanıyor, kucağındaki köpekse tadına bakmak istermişçesine iştahla kulağını kokluyordu.”
Amerikan romanında zayıflığı ahlakla şişmanlığıysa ahlaksızlıkla ilişkilendirmek neredeyse sabit bir gelenek. Bir karakteri tiksindirici, çürük, kötü, acımasız, önemsiz ya da ruh hastası yapmanın en kestirme yolu onu şişmanlatmak. Mesela Gillian Flynn Kayıp Kız’da (2012) karakterin kilo almadan önceki halini şu sözlerle aktarıyor: “Vücudumun yaradılışı öylesine güzel ve mükemmeldi ki, bütün özellikleri kalibre edilmiş ve dengeli kılınmıştı.” Parini Shroff’un The Bandit Queens isimli kitabındaysa karakterlerden biri daha ilk sayfada şöyle tasvir ediliyor: “Yemek kapasitesi ancak zehir kapasitesiyle yarışabilen bir kadındı.” Bonnie Garmus’un Bir Kimya Meselesi isimli kitabında ana karakteri istismar eden Profesör Meyers ise “Kocaman bir adam. Yaklaşık iki yüz elli kilo ve iktidarı liyakatinden değil, bedensel yoğunluğundan geliyor.”
Bu tarz pek çok örnek var. Üstelik içlerinden pek azı anlatının amacına hizmet ediyor. Çağdaş Amerikan kurmacalarını okumak artık neredeyse olağan hale gelen bir şişmanlık fobisi denizinde yüzmek gibi bir şey. Bu durumu vurgulayan herhangi bir kitap eleştirisi olmadığı gibi bu kitaplar hem çok satanlar listelerinde ilk sıraları alıyor hem de ulusal yarışmalarda ödül kazanıyor. Bu şişman insan fobisini pekiştiren kitaplarla karşılaştığımda kendimi hep aynı açmazın içinde buluyorum: kitabın insan olmaya dair sunacağı içgörü, bana vereceği zarara değecek mi? Çoğu okur gibi tercihimi kitaptan yana kullansam da, Amerikalıların kendi bedenlerini böylesine görmezden gelmeleri gerçekten çok sarsıcı. Oysa iyi bir kurmaca insan olmaya tek bir yönüyle değil, her yönüyle ilgi duymalı. Ve şişmanlık söz konusu olduğunda böylesi bir nefret dilinin bu denli yaygın bir biçimde kullanılması, karakterlerin insanlığını yok ettiği gibi kitabın değerini de düşürüyor.
Araştırmalara bakılırsa son on yılda Amerikan yaşamındaki önyargı ve ayrımcılık ya azaldı ya da değişmeden kaldı. Bunun tek istinası şişmanlık. Mesela cinsiyet, ırk, ten rengi, yaş, engellilik ve kilo üzerine yapılan 2019 tarihli bir çalışma, son on yılda eşcinsellere yönelik örtük önyargıların yüzde 33, ırksal önyargıların yüzde 17 oranında azaldığını, engelli bireylere yönelik örtük önyargıların aynı kaldığını, şişman bedenlere yönelik örtük önyargılarınsa yüzde kırk oranında arttığını gösteriyor.
Şişmanlıkla ilgili bu olumsuz tutum yalnızca kurguya değil, yayıncılık sektörüne de yansıyor. Şişman insanlara mutlak surette düşman bir yayıncılık endüstrisi söz konusu. 2019 yılından sonra öyküleri ya da romanı yayımlanan otuz yedi yazarla konuştum ve içlerinden sadece üçü, kendisini şişman olarak tanımlayan bir editör, temsilci, pazarlamacı ya da asistanla çalıştığını söyledi. Bu elbette gayri resmi ve kişisel bir araştırmanın sonucu ama kendini şişman olarak tanımlayan bir editörle görüştüğümde bana bildiği kadarıyla büyük ya da orta ölçekli bir yayınevinde çalışan tek şişman editörün kendisi olduğunu belirtti.
Konuştuğum yazarlardan hiçbiri şişman bir menajerle de çalışmamış. İçlerinden biri, önceki menajeriyle anlaşmadan evvel onun kendisine kilosunu sorduğunu söyledi. Kelimesi kelimesine şöyle demiş: “Bu arada saklamam gereken bir şey yok değil mi? Yani iki yüz kilo falan değilsin?” Knopf editörü Claudia Herr’in Stephanie Danler’ın romanı Sweetbitter için Entertainment Weekly’ye verdiği demeçte “Danler 500 kilo olsa ve onu seyretmek zor olsaydı bile” kitabına yine aynı miktarda para akıtacaklarını söylediği 2016 yılından beri değişen bir şey yok. Zira konuştuğum romancılardan biri bana, şişman bir karakterle ilgili projesine başlangıçta ilgi duyan menajerinin, karakteri kitap sonuna kadar zayıflatmazsa başka bir menajer aramak zorunda kalacağını söylediğini anlattı.
Yazarların hikâye edeceği konular konusunda endüstrinin nasıl dayatmacı davranabildiğini defalarca gördük. Fakat liberal edebiyat dünyamızın ayrımcılık biçimleri arasında en az dile getirdiği baskı ve nefret söylemi, muhtemelen şişman insanlara karşı geliştirilenler. Bu biraz da kültürel bir problem. Zira bizim kültürümüzde şişman olmanın isteksizlik, tutuculuk ve dahilikten yoksun olmakla eş tutulduğuna dair köklü bir algı var. 2019 yılında yapılan bir araştırmaya göre insanların çoğu “obezite derecesinde şişman olanların obez olmayanlara kıyasla daha az gelişmiş” olduğun inanıyor.
İlk kitabım 2020 yılında yayımlandı. Gerçekten heyecan verici bir süreçti ama beraberinde ani bir teşhir duygusunu da getirdi: bedenim artık yazarlık hayatımın ve kitabımın geleceğinin bir parçasıydı. Bütün bir yayın ve tanıtım süreci boyunca sık sık okurlardan ve sektörden bedenimle ilgili geri bildirimler aldım. Kitabım mükemmeldi ama bedenim bu mükemmellikle çelişecek denli kusurluydu. Yirmili yaşlarımdan tanıdığım biri kitabım için gönderdiği tebrik mesajına, vücuduma ne olduğu sorusunu da eklemişti. “Eskiden çok güzeldin. Peki bu kadar kilo almana sebep olan kitap mı yoksa başka bir şey mi?” Kitapçılar tarafından düzenlenen bir etkinliğe katıldığımdaysa kitapçı yazarın ben olduğuma inanmadı. “Gözüme orada öylece duran kocaman biri ilişti ve yazar o olamaz diye düşündüm.”
Şişman olduğum, dolayısıyla da vücudumda iğrenç ve hatalı bir şeyler olduğu hissi, kendimi bildim bileli zihnimin arkalarında bir yerlerinde vızıldayıp duruyor. Oprah’ın, “kilolu her kadının içinde olabileceğini bildiği bir kadın daha vardır,” diyerek neredeyse bütün Amerikalıların zihninde kristalize ettiği şu asırlık diyet yalanını hiç düşünmedim dersem yalan olur. Kurmaca dediğiniz şey derin bir dinleme ve odaklanma hali gerektirir. Oysa uzun süredir yazmak istediğim ikinci kitabım Housemates’i yazmaya başladığımda bu fiziksel tiksinti ve zihnimin gerisindeki uğultu dayanılmayacak kadar yüksekti. Ben de tam tersini yapmaya karar verdim. 2021 yılıydı, bu kitabı bitirebilmek ve olmak istediğim yazar olabilmek için illa zayıflamam gerektiği fikrini sistematik bir biçimde yıkmalıyım diye düşündüm. Ve yıktım da.
Bütün bu zararlı fikirler ağır ağır çökmeye, dağılmaya başladı. Hatta son zamanlarda kara göründü diyebilirim çünkü Andrea Long Chu, Ottessa Moshfesh’in romanlarındaki şişman insan fobisi hakkında bir yazı yazdı. Chu’ya göre şişman insanlar ve neredeyse her zaman kadınlar “ineğe, domuza, patates çuvalına, ayı balığına ya da su yatağına” benzetiliyor. Virgie Tovar ise yayımlanan bir yazısında, Eileen Myles’ın kitaplarında karşımıza çıkan şişman insan fobisinin ne denli tuhaf olduğunu belirtti. Ve son zamanlarda, başka şeylere indirgenip basitleştirilemeyecek denli karmaşık kaygılara sahip şişman insanların ana karakter olduğu pek çok öykü yayımlandı. Carmen Maria Machado, Mecca Jamilah Sullivan, Sarai Walker, Renee Watson, Susan Stinson gibi yazarların bu öykülerini okuduğumda bizzat bedenimde yaşadığım deneyimi ve kendi insanlığımın hiç değinilmeyen bir yönünü sayfalarda görmenin heyecanıyla bir oturup bir kalktım.
Roman ve öykü okumak benim için uzun süredir kutsal bir alan. Kendimi ansızın sayfalardaki dünyada nasıl bulduğumu ve nasıl bir empati kurduğumdan bahsetmiyorum bile. Peki bunca süre kimin dünyasındaydım ya da kimlerle empati kuruyordum? Sadece bedenleri toplum tarafından kabul edilebilir bulunanlarla mı?
Stinson’ın Martha Moody isimli romanında şişman iki kadın birbirine âşık oluyor. Stinson onlardan birini “Batılı bir çiftlik sahibinin karısıydı,” diye tanımlarken ötekini “Moody’s General Store’un sahibi olan, yaşamını bakliyata ve bozulabilir mallara bağımlı kılan ağır bir kadındı,” şeklinde tanımlıyor. İki karakter derede balık tutarken tanışıyor. Anlatıcı Martha Moody’ye dönüp “Niye buradasın,” diye soruyor. Martha ise “parlayan düğmelerine dokunuyor” ve “şu anın şiiri için,” diye yanıt veriyor.
Ama bundan daha fazlası olsun lütfen. Biraz daha keyif, dirayet ve güç – belki de sadece şiir olarak daha fazla şişmanlık olsun.






