Marx teknoloji bağımlılığı hakkında bize ne söyler?
Bildirimler, alarmlar, hatırlatıcılar… İstenmeyen uyaranlara maruz kalma olasılığımız sürekli artıyor. Kendi özel alanımızda, kendimize vakit ayırmışken telefonumuz bipliyor ve gelen mesaj, bildirim ya da e-posta bizi hiç hesapta yokken iş hayatına çekiyor – uyaranlarla birlikte kucağımıza bırakılan bir dizi görev ve işten bahsetmiyorum bile. Fakat asıl problem sahiden bu mu yoksa bu, teknolojinin bize sunduğu nimetler karşısında ödememiz gereken ufak bir bedelden mi ibaret? Karl Marx’ın çalışmalarına dönüp baktığımızdaysa asıl problemin bir tür yabancılaşma olduğunu görüyoruz.
Kütüphanenizi düzenliyor ve o esnada raflar arasında duran eski, tozlu bir kitabın kapağında dikkatle size bakan, gür sakallı bir adamla karşılaşıyorsunuz. Ne kadar da tanıdık bir sima… “Ah evet, Karl Marx,” diyorsunuz kitabı bulduğunuz yere koymadan evvel. Zira onca gelişmeden sonra bu yaşlı adamdan öğreneceğiniz ne kalmış olabilir ki? Elbette Komünist Teoriye dönmek onu en baştan derinlemesine incelemek için vaktiniz yok. İş yerinde yöneticinizin gönderdiği e-posta ya da mesajlar sağ olsun, Pazar sabahınızı mahvetmekle meşgulsünüz. Öyle değilse bile telefonunuzdaki hatırlatıcı işini yapıp size sürekli bir şeyler hatırlattığından kafanızın içi panayır yeri gibi ve o panayırda yaşlı bir düşünüre gerek yok. Peki ya size Marx’ın dijital teknolojiyle olan ilişkimizi yeniden gözden geçirmemize yardımcı olabileceğini söylesem? Haydi gelin, Marx’ın makinelere yönelik getirdiği eleştirileri şimdi bir kez daha gözden geçirelim.
Tik-tak
Akıllı telefonlarla yaşadığımız en büyük problemlerden biri bizde yarattığı sürekli aciliyet hissi ve stres. Bunun en önemli sebeplerinden biri de özel hayatımızda ya da tatil günlerimizde bile özellikle iş yerinden aranmaya, o da olmadı bildirimler almaya devam etmemiz. Peki niçin bundan rahatsız oluyoruz?
Sorunun özünde akıllı telefonların kendi ritmini bize dayatması var. Şöyle ki, Karl Marx 1844 El Yazmaları’nda makinelerin işçiye dayattığı ritimden bahseder. Zira fabrikalar açısından düşündüğümüzde ritmi belirleyen üretim zincirinin başındaki makinedir. Tıpkı bir orkestra şefi gibi kendi temposunu işçilere dikte eder ve işçilerin de -ne denli acı verici olursa olsun- bu tempoya ayak uydurmaktan başka çaresi yoktur.
Marx’ın teorisinin başlarda sadece farklı endüstrilerde çalışan işçiler için geçerli olduğu doğru ama günümüzde hizmet sektörü çalışanları için de geçerli. Başka bir deyişle artık bu mekanizma endüstriyel üretim bariyerlerinin ötesine geçmiş durumda. Bugün Uber sürücülerinden yemek dağıtımı yapan moto-kuryelere kadar pek çok çalışan, onlara bir sonraki işin nerede ve ne zaman olduğunu söyleyen telefon bildirimlerinin ritmiyle yaşıyor. Fakat ellerindeki cihaza bağımlı hale gelen yalnızca onlar değil, Google Meet bildirimleri gibi farklı biçimlerde ortaya çıksa da, şirket çalışanları da aynı dayatmaya maruz kalıyor.
Böl ve yönet
Şimdi iyiden iyiye meraklandınız. O yüzden de Kapital’in o kalın ciltlerinden birini elinize aldınız ve sayfalar arasında ilerlemeye başladınız. Kısa bir süre sonra fark ettiniz ki, tek sorun makinelerin dayattığı ritim değil. Bu aynı zamanda fabrika içindeki iş bölümüyle de ilgili. İş bölümü mü? İyi de siz günlerini özgürce düzenleyebilen ve farklı görevler arasında istediğiniz gibi gidip gelebilen bir çalışansınız, bu konuda Marx’tan öğrenecek neyiniz olabilir ki? Gelin hep beraber bakalım ve ne gibi dersler çıkarabileceğimizi görelim.
Toplumsal iş bölümü konusu ilk kez sanayi devriminin başlangıcında, imalat alanında ortaya çıktı. Adam Smith’in Ulusların Zenginliği’nde (1776) anlattığı iğne üretimi en iyi örneklerden biri. Smith vermiş olduğu örnekte, üretim sürecini bir dizi küçük ve basit göreve bölmekten bahseder. Böylece her bir birey spesifik bir görevde uzmanlaşır ve bu, bütün üretim sürecinin tek bir işçi tarafından üstlenilmesine kıyasla daha fazla iğne üretilmesini sağlar. Bu tarz bir iş bölümünün sakıncalı ancak kaçınılmaz sonuçlarından biriyse vasıfsız her işçinin bütün gün mekanik bir biçimde aynı işi yapmasıdır. Marx bunu, insan olmaktan çıkan bir tür yabancılaşma olarak tanımlar. Üstelik işçinin yaptığı bu işin zaman içinde tek ve kolay bir göreve dönüştürülmesi, bunun pekâlâ bir makine tarafından da yapılabileceği anlamına gelir. Marx’ın 1844 El Yazmaları’nda da belirttiği gibi, “Belirli yetenekleri ya da daha uzun süre eğitilmeyi gerektiren işlerin şimdilerde genellikle daha kârlı olduğu söylenebilir; öte yandan, her insanın aynı kolaylıkla öğrenebileceği mekanik ve tek düzeli etkinlikten edinilecek kazanç rekabet sonucunda düşmüştür.” Dolayısıyla işçiler makinelerin kölesi haline gelir. Bu aynı zamanda -Adam Smith’in öngörüsünün aksine- işçilerin makineler tarafından hem insani hem de ekonomik açıdan yoksullaştırıldığı anlamına gelir.
Akıllı telefonlara bağımlı yaşayan kendi neslimiz için de aynı sonuç geçerli. Mesela bazı çalışanlar bütün günlerini Amazon’un Mechanical Turk* anketlerini yanıtlayarak geçiriyor. Bahse konu işse herhangi bir nitelik gerektirmeyen, günde birkaç sent ya da euro kazandıran tek bir görevden ibaret. Bu tarz bir iş bölümü bir dereceye kadar kurumsal iş hayatında da mevcut. Mesela proje yönetimi adı verilen iş planlarında büyük bir iş, farklı çalışanlarca yerine getirilecek ufak işlere bölünür. Bir başka örnekse çoğu beyaz yakalı çalışanın yakından bildiği Excel veri tabanlarının doldurulması.
Bulanık sınırlar
Bahsettiğimiz bu iki risk de hiç önemsiz değil ama yine de elimizdeki cihazların bizlere kazandırmış olduğu zamanın, sürekli uyarana maruz kalma problemini büyük ölçüde telafi ettiğini söyleyebiliriz. Marx’ın yaşadığı dönemde işçiler gece gündüz demeden köle gibi çalışıyor olsalar da, bugün sosyal güvence ve işçilik hakları konusunda epey yol kat ettik ve komünist teori bize bir kez daha uzak görünüyor. Peki emin miyiz, sahiden öyle mi yoksa öyle olduğunu düşünmemiz mi isteniyor?
Marx’a göre modern makinelerin üretim süreçlerinde bu denli yer alması paradoksal bir biçimde çalışma saatlerini azalmasına değil uzamasına yol açtı. İlk bakışta mantığa aykırı görünebilir çünkü makinenin sağladığı verimlilik artışının işçiye zaman olarak dönmesi gerekir. Fakat Marx, kapitalizmin makineye yapılan yatırımın en kısa sürede kâr olarak dönmesini istediğini, bunun da işçilerin fazla mesai yapmasına neden olduğunu belirtiyor ve bu durumu Kapital’de şu sözlerle izah ediyor: “İş gücü verimliliğini artırmak için güçlü bir araç olan makineler, günlük çalışma süresini insan doğasının koymuş olduğu sınırların ötesine taşıdığından sermayenin en güçlü araçlarından biri haline gelir.”
Peki bütün bunların günümüz için anlamı ne? Geçmişte işçilerin büyük bir kısmı günde on beş saatin üstünde çalışsa da, şu an belli yasalar çerçevesinde günlük çalışma süreleri azaltılmış durumda ve bu, işçi hakları açısından gerçek bir kazanım. Fakat akıllı telefonların kullanıma girmesiyle mevcuttaki bu kazanım yavaş yavaş anlamını yitirmeye, hatta iş günü kavramı yeniden tanımlanmaya başladı. Bu çoğumuzun gayet iyi bildiği bir tuzak: Mekâna bağlı kalmadan, hemen hemen istediğiniz her yerde yapabileceğiniz bir işiniz varsa çalışma saatleriyle kendinize ayırdığınız zaman kolayca karışabilir. Kişisel bir örnek vermek gerekirse, bir defasında annemin dağ başında kayak yaparken kendi yöneticisinden gelen bir e-postayı okuduğunu gördüm.
Adil kullanım
İşte şimdi ikna oldunuz ve Marx’a bir şans tanımaya hazırsınız. Ama durun bir dakika, daha iyi haberlerim var: Yepyeni bir iPhone kazandığınızı söyleyen bir mesaj ya da e-posta geldi ve ilginiz dağıldı. Marx mı yoksa iPhone mu? Şimdi size sunulan o bağlantıya tıklamadan önce iki kez düşünün çünkü bu tarz “oltalama” dolandırıcılıklarının tek amacı çekmiş olduğunuz fotoğraflardan banka hesap bilgilerinize kadar kişisel verilerinizi ele geçirmek. Nadiren başarılı olurlar ama başarılı olduklarında da epey ağır sonuçlara yol açarlar.
Marx’ın zamanındaysa işçiler makineler yüzünden çok daha ağır sonuçlarla karşılaşıyor, iş kazaları yüzünden ya sakat kalıyor ya da ölüyorlardı. Marx bu durumu Kapital’de şöyle vurgular: “Hem sayı hem de tür bakımından bu denli fazla ve birbirinden farklı iş kazasının meydana gelmesi, makinelerin tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir durumdur.” Geçmişin iş kazaları şimdininse teknoloji temelli dolandırıcılıkları, her iki durumda da işçi kişisel hayatı ve kariyeri açısından zararlı sonuçlar doğuran teknik bir yetersizlikle ve denetimsizlikle karşı karşıya. Üstelik aynı riskin modern şirketler bakımından yarattığı güvenlik zafiyeti olayın başka bir boyutu. Milyon dolarlık bir tasarımınızın dijital ortamda çalındığını düşünsenize. Makinelere ne kadar bağımlı hale gelirsek en ufak arızadan ya da en basit elektrik kesintisinden zarar görme olasılığımız o kadar artıyor. Bu durum şimdi nasılsa eskiden de öyleydi. Zira Marx, kapitalist işverenin işçi sağlığıyla değil, daha ziyade üretim sürecinin sekteye uğraması ve hatta durması sonucunda meydana gelen mali kayıpla ilgilendiğini belirtmişti.
Geçmişte fabrikalarda makinelerin üstlendiği rolün bir benzerini günümüzde akıllı telefonlar, tabletler, kısacası bizi çevrimiçi hale getiren cihazlar üstlendi. 2020 tarihli Verizon Mobil Güvenlik Endeksi’ne göre şirket çalışanlarının neredeyse %40’ı mobil cihazlara yönelik saldırıların hedefinde. Ve siber güvenlik şirketi Tanium’un yapmış olduğu bir araştırma her bir saldırının küçük ve orta ölçekli bir şirkete olan maliyetinin 35.000 Euro civarında olduğunu gösteriyor.
Modern Zamanlar’ı izleyip Charlie Chaplin’in irade sahibi bir makine tarafından oradan oraya savrulduğunu gördüğümüzde gülüyoruz ve bu bize gerçekçi gelmiyor ama şu an hiç kimse, bizi de benzer bir kaderin beklediğini inkâr edemez.
Fakat nasıl ki, Marx’ın “makinelere” karşı bir husumeti yoktu, bizim burada eleştirdiğimiz şey de akıllı telefonların kendisi değil. “Gördüğünüz gibi, işçi sınıfına bir telafi olarak sunulan makineler -öyle olmak bir yana -başımıza gelmiş en büyük belalardan biridir,” der Marx. Nihayetinde makine dediğimiz şey, ister mekanik olsun ister dijital, aslında ilerleme için kullandığımız basit bir araçtan ötesi değil. Bugün yeni teknolojileri sürekli kötülemek ya da sürekli bir şeylerden şikayet etmek yerine yapmamız gerekense zararlı etkileri ortaya koymak, bunlar arasında bir ayrım yapmak ve çözüm bulmaya çalışmak. Bu açıdan baktığımızda mesela ekran süresini ölçen uygulamalar kullanmak ya da uygulamalardan gelen bildirimleri devre dışı bırakmak mantıklı bir çözüm.
Fakat bütün bunları genel bir kural olarak algılamaya lüzum yok. Her biri basit birer öneri sadece. Nihayetinde madem ki şirket yöneticileri o pozisyonlara geldiler, esas öncelikleri akıllı telefonların çalışanlara daha fazla mesai yaptırmak için nasıl kullanılacağını düşünmek değil, üretkenliği ve refahı üst düzeye çıkarmak için nasıl kullanılacağını düşünmek olmalı.
Çeviren: Fulya Kılınçarslan
*Amazon Mechanical Turk çevrimiçi bir iş gücü platformudur. Bilgisayar açısından zor ancak insan açısından kolay bir görevin, kullanıcı tarafından 3 sent gibi ufak bir meblağ karşılığında gerçekleştirilmesini esas alır. Platformun adı, 18. yüzyılda Wolfgang von Kempelen tarafından geliştirilen Satranç Oynayan Türk isimli otomatondan esinlenmiştir.
Not: Yazarın Karl Marx’ın 1844 El Yazmaları isimli eserinden doğrudan alıntıladığı kısımda Birikim Yayınları, Murat Belge çevirisi kullanılmıştır.






