Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

1 Aralık 2025

Edebiyat

Carver Bowlby ile Tanışmış mıydı?

Nurhan Şahinkaya

Paylaş

0

0


Buz kovası kadar soğuk, kadeh kadar kırılgan. 

Bir mutfak masası etrafında dört kişi, öğleden sonra, ışık hâlâ güçlü ama insanın içini ısıtmayan türden. Aşk Konuştuğumuzda Ne Konuşuruz. Basit gibi görünen bir sohbetle başlar öykü, adım adım ilerleyerek insanın iç karanlığına, aslında kimsenin gerçekten yakınlaşamadığına, kusurlu bağlanmalara ve çökmüş bir Amerikan rüyasına ulaşır. Ulaşır çünkü, kısa öyküde bütün bunları ortaya koymanın kolay olmayacağı elbette düşünülebilir. 

Carver’ın mutfak masasına oturan karakterleri, insana tuhaf şekilde Bowlby’nin bağlanma teorilerini düşündürür. Peki Carver, Bowlby ile tanışmış mıydı? Sanmam. Ama Carver’ın karakter inşası ve ilişki dinamikleri, Bowlby’nin kuramındaki bağlanma davranışlarıyla şaşırtıcı biçimde uyumlu. İşte bazen böyledir, bazı yazarlar bir kuramı bilmeden de o kuramın karanlık koridorlarında rahatça yürüyebilirler. Aralarında iz süren bir etkileşim var mı yok mu onu ancak Carver bilir, ama yazılanlar, aynı insani yaralara bakan iki farklı alanın ortak noktası gibi duruyor. Carver insanın bağlanmakla kaçmak arasında sıkışan o ince çizgiyi çok iyi görüyor. Mutfak masasına oturan karakterlerin duygusal refleksleri, Bowlby’nin öne sürdüğü bağlanma biçimlerinin günlük hayattaki yankıları gibi. Kırılgan, eksik hisseden, korkulu, yaklaşmaya hevesli ama yakınlığa tahammülsüz. 

Bowlby’nin bağlanma teorisini burada uzun uzadıya anlatmak yersiz, bunu yapmayacağım elbette, ama az sonra okuyacağınız şekliyle Carver’ın oluşturduğu karakterler üstünden bunu açıkça göreceğiz. 

Mel’in sert çeperi, kaçıngan bağlanan Amerikan rüyasının erkeklik maskesi. İlk bakışta öykünün en güçlü figürü. Uzun boylu, dışa dönük, iyi kazanan başarılı bir kardiyolog. Amerikan rüyasının yetiştirdiği o kendine güvenen erkek profili. Ama Carver öykünün daha başında şunu fısıldıyor, bu bir yüzey. Kırılganlığın üstünü örten ince, savunmacı bir yüzey. “Benim sözünü ettiğim türde,” diye başlayan bütün aşk tanımları, yaklaşmak istemeyen bir ruhun, duygu karşısında zırhlanan bir zihnin kalıpları. Mel sevilmekten çok tanımlamayı tercih ediyor, duygudan çok teoriyi, yakınlıktan çok uzak bir idealizmi. Aşkı bir duygu değil, bir kavram gibi ele alışı, Amerikan erkekliğinin her an hasarlanabilecek yapısını saklamak için geliştirilmiş tarihsel bir savunma.

Terry, Bowlby’nin kaygılı bağlanma tipinin öyküdeki en keskin yansıması. Konuşurken sesi titriyor, “Zavallı Ed beni öldürmeye kalktı. Ama o beni seviyordu,” dediğinde öğrendiğimiz gerçekle hepimiz sarsılıyoruz. Terk edilme korkusu, şiddetle karışmış sevgi, çektiği acıyı yakınlığın kanıtı sanmak. O zamanlar alt sınıfının ilişkisel tarihi çoğu zaman böyle karanlık bir döngü etrafında dönüyordu. Ekonomik güvensizlik, alkol, travma, çaresizlik içinde beni en çok yaralayan bana en çok değer veren yanılgısı içindeydiler. Terri’nin Ed’e bu koşullarda bile şefkatle bakışında, yaşadığı acayipliği karanlık bir anıya değil de sıcak bir duyguya bağlama çabasında, içindeki çocuğun hâlâ seviliyorum deyip kendini kandırmasında, kaygıyla bağlanan birini görüyorduk aslında.  

Elbette bu iki farklı ve yan yana gelince sorun çıkacağı baştan belli iki karakter, tam da tahmin edileceği şekilde işlenmiş öyküde. Mel ve Terri arasındaki güç dengesi ortada. Mel konuşmayı yöneten, bilgiyi elinde tutan, masanın tepesinde oturan otorite. Oysa Terri kırılgan, duygusal ve savunmasız. Ama yeri gelip Terri’nin içindeki karanlık ortaya çıktığında Mel’i yerle bir etmesi bizi şaşırtmıyor, çünkü Carver bütün ayrıntıları öyle yerleştirmiş ki sonun buraya varacağı baştan belli. Biz de heyecanlı bir film gibi izliyoruz bu ikisini.  

Laura güvenli bağlanmanın arketipi, öyküde en az konuşan ama en dengeli duran karakter. “İnsanların yapmayacağı şey yok,” der örneğin. Onun bu sözü, hem şaşkınlık hem iç görü hem de sakin bir kabulleniş taşır. Güvenli bağlanma içinde bir düzenleyicidir Laura. Mel’in öfkesini yumuşatır, Terri’nin yaşadıklarını dinler, anlatıcının sessizliğini tamamlar. Söylemediği şeyde bile bir sıcaklık, bir düzen koruma çabası var. O bir denge noktası ama yine de bir tekinsizlik seziliyor tavrında. Her an bir yana yıkılabilecek hissi. Örneğin kocasının yanında bir başkasının ona kur yapmasına ses çıkaramıyor. Anlıyoruz ki Carver’ın dünyasında güvenli bağlanma bile mutlu bir bütünlük yaratamıyor, sadece gölgeler arasında küçük bir ışık yakabiliyor, hepsi bu. 

Elbette karakterlerin bu davranışlarını öylesine seçmiyordu Carver. 70’ler ve 80’lerde, içinde bulunduğu ülke edebiyatında, özellikle kadın figürler çoğunlukla gözlemci, sessiz, tanık rollerindeydi, zira gerçek yaşam da böyleydi halleri. 

Anlatıcı gözleyen, hissettikleri sezilmeyen, bağlanmanın uzak kamerası –Bowlby’ye göre kaçıngan bağlanan-ve Carver’ın kendine bakışı bir yanıyla. Carver’ın ruhuna en yakın figür. Sessiz, dikkatli, geri planda duran, izleyen biri o. Kendi duygularına değil, başkalarının duygularına yaklaşıyor. Biliyoruz ki bu mesafe Carver’ın öykücülüğünün temel dinamizmi aslında. Hissettiğini söylemeyen, söylemeye kalktığında geri çekilen, eksiltmeyle var olan bir bilinç.

Dördümüz mutfak masasının etrafında oturmuş içiyorduk.” Öykü böyle başlıyor. Bir mutfak masası, dört sandalye, buz kovasında çözülmeye başlayan sessizlik. Her biri aşk hakkında bir şey söylemeye çalışırken, aslında sadece kendi karanlıklarına dokunuyor. Tıp bilgisiyle aşkı tarif etmeye çalışıyor Mel, Terri yaşadıklarından, Laura güvenli yakınlığın huzurundan söz ediyor, anlatıcı bütün bu konuşmaların arasından süzülen o tuhaf sessizliğin kalp atışını duyuyor. Carver’ın aşk tanımı, karakterlerin birbirine değen ama asla birleşemeyen gölgeleri arasında dolaşıyor.

Seçtiği karakterlerin dilindeki eksiltmeyi yalnızca üslup olarak kurmuyor, varoluşun temsili olarak da görüyor Carver. Örneğin Mel’in varoluşu baştan eksik. Sınıfsal olarak yükselmiş, mesleğinde saygın ama duygusal olarak tükenmiş bir karakter o. 1960’ların Amerika’sının başarı odaklı erkek modeli, 1980’lere geldiğinde içi boşalmış bir kabuğa dönüşmüştü. Mel bu kabuğu taşıyor, sertliği bu yüzden, öfkesinin kaynağı bu nedenle. Aşkı anlatan hiçbir sözünü tamamlayamayışı, içsel güvensizliğinin bir yankısı. Yakınlık ihtimali arttıkça Mel geri çekiliyor, Terri onu anılarını anlatmaya zorluyor, o gittikçe eksiliyor, hatta dağılmaya yakın bir noktaya gelerek ruhunda kocaman bir boşluk açılıyor. Bu yıkım, Amerikan rüyasında başarılı erkek mitinin yavaş yavaş çöküşünü düşündürüyor bize. 

Yani karakterlerin özellikleri Carver’ın yazılarında biçimi oluşturur. Cümleler kesilir, itiraflar yarım kalır, boşluklar çoğalır, kesik kesik ama yoğun bir yapı ortaya çıkar.  

Gelelim hikâyeye. Görünürde dört arkadaşın aşk üstüne konuşarak geçirdikleri birkaç saat, ama öykünün sonuna geldiğimizde, masada oturanların yalnızca sınıfsal sıkışmasını değil, daha belirgin şekliyle duygusal hasarlarını da görüyoruz. Aslında sadece bu öyküye özel değil Carver’ın tavrı, denilebilir ki neredeyse bütün yazdıklarında yapıyı böyle kuruyor. Basit bir şey anlatır gibi görünüp toplumun ve kişilerin en derinini ortaya seriveriyor.

Biraz daha detaylandırmak gerekirse, o dönem ekonomik kriz, enflasyon, petrol krizi, banliyö evlerinin içinde sıkışmış bir toplumsal yorgunluk var Amerika’da. Sigortası zar zor karşılananlar, kart borcunu ödeyemeyen işçiler, alt sınıfın sessiz erkekleri, alkolün biçimlendirdiği geceler, silik mobilyalar, kirli halılar, buz kovasına sıkışmış bir tür hayatta kalma rutini. Vietnam sonrası yorgun, ekonomik çöküşün kıyısında bir ülke. İnsanlar birbiriyle pek temas etmiyor. Amerikan rüyası, aile mitolojisi, güvenlik fikri hepsi sessizce geri çekiliyor. Sonunda Carver’ın dili, bir yazı tarzı olarak biçimsel bir seyrekleşme değil, refah vaadinin azaldığı ortamda, bana kalırsa oldukça bilinçli şekilde kurulmuş protest bir duruş. Sessiz boşluklar, politik ve toplumsal yapıyı, eksilerek bir yere bağlanamayan özelliği de, duygusal ve psikolojik yapıyı kuruyor. Kısa cümleler, düşük yoğunluk, dışarıdan bakıldığında boş gibi görünen ama derinde çalkantılı bir dünya. 

Onun öyküleri fazlalığın değil, eksikliğin gücüyle oluşmuş. Bitmemiş cümleler, kısa kesilen tanımlar, cevaplanmayan sorular, bir anda yön değiştirip açıkta kalan itiraflar. 

Öyle etkileyiciydi ki Carver’ın yazdıkları, yalnızca Amerikan edebiyatını değil, dünyada kısa öykünün tonunu değiştirdi. Artık bundan sonra ve benzer şekilde, konu değil kırılma anını önemseyen, büyük olayların değil küçük çöküşlerin peşinden giden, dramatik çıkışları değil sessiz yıkımları tasarlayan, eksik bırakılmış içsel konuşmaların anlam kazandığı öyküler yazıldı ve yazılmaya devam ediyor. Bugün -bizde de- dünyanın birçok ülkesinde yazarlar farkında olarak ya da olmadan Carver’ın özelliklerini taşıyor. Geçişsiz fiiller, eksik zamirler, metaforik nesneler. 

Onun poetikasında sözcükler tasarruflu, anlam bol. Okuruna güvenir Carver, bir şeyleri tarif etmez, uzun açıklamaları keser, duygusal itirafları sonuçlandırmaz, gülüşleri açık bırakır ve anlatıcıyı hep bir adım geri çeker. Her şeyi söylemez ki söylenmeyen şey büyüsün, sustuğu yerde insanın kendi içine bakmasını tetikler, böylece de kurmacanın asıl sesini yükseltir. Bu öyküde olduğu gibi bir bardak, bir buz küpü, bir gölge hepsi birer duygunun taşıyıcısı olarak anlam kazanır. 

Lavabonun arkasındaki pencereden parlak güneş ışığı vurur ama ısıtmaz, aydınlatır ama bir şeyi görünür kılmaz, yalnızca masadaki gölgeleri belirginleştirir, bir de karakterlerin içindeki kıpırtıyı. Bu, sadece atmosfer oluşturmak için içeri sızan basit bir ışık değildir, sınıfsal parçalanmayı açığa çıkaran güçlü bir semboldür. 

Öykü çarpıcı bir atmosferle açılır, buz kovası masanın tam ortasındadır, yani bir soğukluk duygusu sohbetin tam göbeğinde. “Buzlar birbirine çarpıyordu,” der biri. İlk bakışta önemsiz bir ayrıntı gibi görülebilir ama aslında aralarındaki mesafenin, duygusal donukluğun, sıcaklıkla kurulamayan ilişkinin yansımasıdır adeta. Buzlar erirken kimse çözülmez, tam tersine herkes biraz daha içine çekilir, biraz daha donuklaşır. Yakınlık soğuktur Carver’da, dokunmak zordur, Bowlby’nin kaçıngan bağlanan kişilerindeki bütün özellikleri taşır. 

Masaya vuran ışık kurmaca ilerledikçe değişir. Mutfak önce aydınlıktır, sonra bardakların kenarında gölgeler belirir, oda kararır. Biri buzları karıştırır, biri bir şey söyleyecek olup vazgeçer. Sözcüklerle sessizlik arasındaki mesafe kısalır, herkes yavaş yavaş kendi içine çekilir. Ve karanlık çöktüğünde artık kimsenin konuşacak hali kalmaz. Ritim yavaş, cümleler kısa, sessizlik fazla. “Aklımı kaçırmış gibiydim,” der Mel, sonra susar ve bütün hayatı bu suskunluğun içinde duyulur.

Aşk Konuştuğumuzda Ne Konuşuruz’da ışık kullanımı dikkat çekici. Öykünün açılışında sızan güneş, karakterlerin aşkı tarif etmesi için geçici bir açıklık, bir yüzleşme alanı yaratıyor. Mel’in titrek özgüveni, Terri’nin hayret verici kabulü, Laura’nın sakinliği hep bu aydınlıkta beliriyor. Alkolün etkisi, söylenenlerin ağırlığı, itirafların tonu arttıkça güneş yavaş yavaş çekiliyor, karakterlerin içsel gerçekleriyle yüzleşip savunmaları kırıldığında da odaya sessizlik ve karanlık çöküyor. Anlaşılıyor ki Carver’ın dünyasında aşk, parlak bir duygu değil, gölgelerin arasında yolunu arayan, tam olarak görülemeyen bir varoluş. Sevgiye benzemiyor, sanki yalnızlığın biraz daha ertelenmiş hali gibi duruyor. 

Carver için seçilen nesnelerin önemi büyük, yazdıklarından öyle anlaşılıyor. Söz gelimi emniyet kemeri sadece yaşlı çifti koruyan bir nesne değil. “Emniyet kemerlerini takın, çünkü bu dünyada kimseyi gerçekten koruyamazsınız,” diyor Mel. Tonunda bir acı var. Bu ton, Amerikan yaşamındaki güvenlik fetişizminin parodisi adeta. Yasaları, anatomiyi, aşkı, insanı düzenlemeye çalışan bir toplumun güvenlik konusunda yanılıp durması. Bowlby’nin kuramında güvenli bağ içsel bir korumaya, Carver’ın emniyet kemeri dışsal korumaya aday, ama öyle bir zaman geliyor ki ikisi de çuvallıyor. Bu iddialar sadece çarpışmanın etkisini azaltabiliyor, hepsi bu. 

Zırh, benzer biçimde Mel’in söylemlerinde yerini alan duygusal bir kabuk. Onun da sembolik anlamı güçlü yani. “Aşkın bir türü,” diye sürekli kategoriler yaratan Mel, bir duyguyu sınıflandırarak güvensiz bağlananların büründüğü şekliyle kendini korumaya çalışıyor aslında. Sözcükler onun zırhı, mesafe onun güvenlik alanı. Ama Terri’nin ısrarı ondaki baskıyı arttırıp bir sıkışıklık yaratır, Mel geri çekilir, çünkü zırhı zedelenmiştir artık. Terri bildiklerini ağzından kaçırıverme olasılığı epey yüksek bir karakterdir. İşte Carver’ın ustalığı, durumu dallandırıp budaklandırmadan, bu zırhı yavaş ve sessizce, büyük bir ustalıkla kırıvermesidir. 

Öyküde görülmeyen ama hissedilen toplumsal yapı şaşırtıcı biçimde ustalıkla kuruluyor. Diyalogların içinde öylesine geçip giden serf, vasıl, vasal sözcüklerini biraz düşününce nasıl da yerli yerine oturduğunu görüyoruz. Carver’ın karakterleri feodal dünyanın toprak insanları gibi kendi hayatlarında özgür ama bir yanıyla değil, severler ama sevildiklerinden emin olamazlar. “O beni seviyordu,” der Terri, ama görünen modern bir ilişkiden çok, duygusal bir vasallık, acının efendiliğini kabul etmiş bir bağımlılık hali. Mel buna karşı çıkar, çünkü onun aşka yaklaşımı bir vasıl gibidir. Yakınlığın en üst katında durmak ister ama sorumluluk almak istemez. Anlatıcı, serf gibi alttan bakar, karar veren değil yalnızca tanıktır.

Öykünün içinden, emniyet kemeriyle sahte güven, zırhla duygusal kaçınma, vasallıkla travmaya yapışma, serflikle sessiz tanıklık çıkar. Okuma bittiğinde bütün bu keşifler mutfak camından içeri sızan, hem parlak hem soğuk güneş ışığı gibi süzülüp Carver’ın gölgesini üstümüze düşürür. 

Ve sonunda finalin o muhteşem yapısı. Kadehin ters çevrilmesi. Terri ya da Mel, kim çevirdiyse fark etmez, çünkü bu bir bitiriyorum hareketi değil bu bir tür teslimiyet. Bir yenilginin küçük ama çok ağır jesti. Amerikan rüyasının uzun sofralarında biten içkinin değil biten umudun işareti. 

Bu son sahnede Carver karanlığı yine bir alegori gibi kullanır. “Oda karanlığa gömüldü,” der anlatıcı. Yalnızca odanın değil, aşkın, anlayışın, yakınlığın, iletişimin karanlığı çökmüştür artık.

Bundan sonra eksiltmenin zirvesi, öykünün kalbi gelir. “Kalp atışlarımı duyabiliyordum. Herkesin kalbini duyabiliyordum. Oda karanlığında bile hiçbirimizin kıpırdamadan, orada oturarak çıkardığı insan gürültüsünü duyabiliyordum.” Daha açık nasıl anlatabilirdi ki. Başka söze, yoruma, dramatik bir harekete ihtiyaç kalmamış. Eksiltilmiş sözlerle, eksik hayatların nabız gibi atan büyük gerçeği kucağımıza bırakılmış. Birbirine yaklaşamayan insanların kendi ritminde yaşaması, yakınlık kuramayan bir toplumun aynı anda, aynı masada, aynı boşlukta nefes alışı. 

Böylece atmosfer kapanır, ışıkla başlayan öykü karanlıkla biter. Sonunda gölgesi uzun, sesi kısa, anlamı derin Carver kalır yanımızda. 

Bowlby duygusal bağların klinik izini sürmüştü, Carver sıradan insanların mutfak masalarına eğilerek aynısını gördü. Aralarında hiçbir ilişki yoktu ama insanın güven duygusu bozulduğunda, ortaya çıkan kırılmanın yapacaklarını ikisi de başka bir dille anlattı. Belki bu yüzden Carver, Bowlby ile tanışmış mıydı sorusu geldi aklıma. Elbette tanışmamışlardı, ama insan yaralarını aynı ıssız karanlıkta dinlemiş iki ruh gibi karşımda duruyorlardı.

Gölpark / Kasım 2025

 

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Tennyson’dan Günümüze Edebiyatta Akıl ..Chloë Filson
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Paul Josephson

17 Mayıs 2026

Çernobil ve Nükleer Kibrin Bedeli

Nükleer Rönesans peşinde olanlar, Sovyetler Birliği zamanında yaşanan korkunç olayı unutmamalı. Amerikan gazeteleri, 1986 Nisan’ının son günlerinde -o zamanlar Sovyetler Birliği sınırları içinde bulunan- Ukrayna’dan gelen ürkütücü haberle doluydu. Çernobil Nükleer Sa..

Devamı..

Bilim İnsanlarının Yazdığı Bilimkurgu ..

Scotty Hendricks

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024