Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

18 Şubat 2023

Şehir

Bir İstanbul Masalı

Cüneyt Ayral

Paylaş

0

0


Yıllar önce çektiğim fotoğraflara bakınca, o zaman bozulmaya başlayan siluetinin bile bugün tercih edilebileceği, yazık olmuş bir dünya megapolü…

Masal dediğime bakmayın, okuyacağınız metin bir anlatıdır, edebiyat ile ilgisi, ilintisi yok, tamamen gerçeklerden söz ediyorum.

Önce Ankara’ya gittim, sanıyorum hiç sevemediğim bu şehre son gidişimdi, annemin ölümünün ardından evin boşaltılması gibi işleri halledip Marmaris’e geçtim, inanılmaz rahatsız bir otobüs yolculuğu idi, Varan Turizm el değiştirdikten sonra pek kötü olmuş, hem eski bir otobüs hem de bilet satarken verilmiş olan sözlerin hiç birisi tutulmamış, otobüsteki hiç bir alet çalışmıyordu.

Hem dostum, hem de diş hekimim olan Haldun İplikçioğlu Marmariste yaşıyor, ağzıma bir düzen vermesi gerekiyordu, iki hafta, çocukluğumuzu birlikte geçirdiğimiz, neredeyse altmış yedi yıllık arkadaşım olan Ceyda’larda kaldım ve uzun yürüyüşler yaptım.

Türkiye’nin önde gelen turizm merkezlerinden birisi olan ilçe tam bir Ortadoğu yerleşkesine dönüşmüş. Tabela kirliliğinden tutun yolların eğri büğrülüğüne kadar pek çok anlatılacak yanlışlık vardı… Ama konumuz İstanbul…

İstanbul’da Fener yolunda oturan bir arkadaşımda kaldım önce. Vardığımın ertesi günü pazar günüydü ve birkaç tanıdıkla buluşmak üzere Caddebostan’a, Bağdat Caddesi’ne gitmem gerekti. Dolmuşa binmek için yürümem gereken kısa mesafeyi zorlukla kat edip vardım caddeye.

İlk şoku burada yaşadım!

cüneyt ayral

Üç yıldır gelmediğim İstanbul’un bu kadar kalabalık olabileceğini düşünmemiştim. “Yahu dert etme, bugün pazar, hava da güzel onun için böyle” dediyse de buluştuğum arkadaşlarım, alışabilmem olanaksızdı. Düşünün ki ben bu caddede bisiklet ile dolaşmış bir çocukluktan geliyorum, faytonlarla gezintiye çıkılan Bağdat Caddesi şimdi bir otobüs kalabalığı gibi akın akın insanların yürüdüğü, yok, “yürüdüğü” yanlış oldu, “aktığı” bir cadde oluvermiş.

Arkadaşlarım, Paris’i on yıl yaşadıktan sonra şehri bırakıp İstanbul’a dönmüş ve bundan çok mutlu olan insanlar.

Gürültüye karşı çok duyarlı olduğumu bildikleri için kıyıdan yürüyerek Feneryolu’na dönmeyi önerdiler.

Caddeden kıyıya giden ara sokaktan yürümek neredeyse olanaksızdı, eğer önünüze bakmadan yürürseniz, ya bir engebeye takılıp düşeceksiniz, ya da oturmamış bir taştan fışkıran yağmur artığı çamurla batıracaksınız üstünüzü başınızı.

Herhangi bir engelli insanın bu yollardan geçebilmesi olanaksız. Yer yer, özellikle körler için beyaz bastonun izleyebildiği işaretli sarı düzenekler yapılmış olsa da, hem sürekli değil, hem de düzenli değil. Bu izlenimim İstanbul’un her yeri için geçerli olduğu kadar, Ankara’nın Çankaya ilçesinin ara sokakları için de geçerli…

Kıyıya geldiğimizde aklımdan çocukluğumun Caddebostan’ını geçirdim. Elbette şehirler değişir, yirmi beş yılımı doldurduğum Fransa’da Nice şehrinin, Grenoble’un ve Paris’in nasıl değiştiğini, özellikle de salgının ardından bu değişimin nasıl fark edilir bir hal aldığını biliyorum, ama İstanbul’daki değişim çok farklı bir boyutta gelişmiş, şehri umursamaz ve saygısız bir kalabalık teslim almış, gürültü dayanılır düzeyin çok üzerine çıktığı gibi, estetik kaygısı tamamen yok olup gitmiş.

Caddebostan sahil yolunda belediye, koşu yolları vb. yenilikler yapmış yapmasına, halkın yararlanabileceği göreceli olarak ucuz kafeler de açmışlar, açmışlar da insanları değiştirebilmeleri olanaksız! İnsanlar var olanı yok etmek için belki de farkında bile olmadan akıp duruyorlardı sahilde.

Beş yıl süreyle (1989 - 1993) Kostantıniyye Haberleri Gazetesi’ni 

(https://www.iae.org.tr/kostantiniyye-gazetesi/)

yayınlamış birisi olarak şehrin izini sürmeye devam ettim.

Sıra Taksim’e, Beyoğlu’na, Tünel’e geldiğinde yani “Grand rue de Pera” yı yürümeye yeltendiğimde birden bire başka bir Ortadoğu ülkesinde olduğumu hissettim.

Kara çarşaflı turist kadınların ünlü Fransız markası Hermes’in klasik çantasını taşıdığı, erkeklerinin yürürken hâlâ çölde yürür gibi, kimseyi umursamadan, saygısızca  yürüdüğü, kimi tellalların Arapça bir şeyler satmaya çalıştıkları, taksilerin Amerikan doları ile yolcu avına çıktığı, inanılmaz bir tabela kirliğinin ünlü caddeyi teslim aldığı bu ortamda kendimi Oğlak yayınlarının Zambak sokaktaki binasına zor attım. İstiklal Caddesinden Zambak sokağının sonuna kadar yürümek de neredeyse bir sanat…

Nişantaşı’na gittiğim zaman bu İstanbul yürüyüşlerinin bir “sanat” olmadığını “gündelik” bir alışkanlığa dönüştürmezseniz eğer başınızın iyice ağrıyacağını anladım.

Ben Meşrutiye mahallesinde doğdum ve ilk okulumu da Şişli de okudum. Halâskârgazi caddesinde ve Rumeli caddesinde bisiklete bindim. O yıllarda da yağmurlu günlerde çamurlu olurdu yollar, “o yıllar” dediğim nerdeyse altmış önce ve apartmanların sokaktan girişinde pabuçlarınızın altında biriken çamurları temizleyebileceğiniz metal ayrıntılar vardı, ama yollarda yürürken parke taşlarının arasından yağmur suları fışkırmazdı, sürekli önünüze bakarak yürümek zorunda da kalmazdınız, diyorum ya daha henüz altı-yedi yaşımdayken bile bisikletle gezindiğim yerlerdi buralar.

İstanbul’un en “mutena” semti olarak bilinen Nişantaşı da bitmiş anlayacağınız. Üç beş tane tanıdık mağazanın dışında hiç bir anının kalmadığı bambaşka bir yer olup çıkmış orası da.

İstanbul Metrosu şehrin en güzel yeri, her şeyden önce yer altında ve geniş koridorları olduğu için, göreceli olarak insanların birbirinin üzerine gelmediği bir alan, ayrıca süratli ve şehrin bir ucundan diğerine ulaşma olacağını sağlıyor.

Şehirdeki son durağım Küçükçekmece yakınlarındaki Atakent oldu, bir arkadaşımın evine hafta sonunu geçirmek üzere gittim ve onun rehberliğinde doğduğum kenti bir kere de başka türlü gezdim.

Vadi İstanbul diye bir yere götürdü beni. Alibeyköy’ün oralarda eski dere yatağı üzerine kurulmuş dev bir semt, muhtemelen ilk büyük İstanbul depreminde yerle bir olacak semtlerden birisi, çünkü dere yatağında…

Bir şehrin değişimini en iyi izleyebileceğiniz, sizi şaşkına çevirecek bir yer arıyorsanız eğer, buyurun Vadi İstanbul’a.

cüneyt ayralŞehrin hemen hemen her köşesini sarmış olan Alışveriş Merkezlerinin lüks olanlarından birisi de burada kurulu. Girdik içeri, merkezin tam orta yerinde çocukları eğlendirmek için kurulu bir alanda avaz avaza bağıran bir “eğlendirici” sanki orada durmanızı istemiyormuş gibiydi, öyle bağırarak konuşuyordu ki, alış veriş etmek için çocuklarını oraya bırakmış anne-babalara sanki “alın bunları buradan o zaman susarım” der gibiydi.

İstanbul’a gidip de rakı-balık sefası yapmadan dönmek olmazdı, o yüzden Anadolu yakasında kısa bir tur yaptıktan sonra bir lokantaya girdik. Boğaz kenarındaki salaş balık lokantalarının yerini daha alımlı yerler almış. Adam başı 50 Euro gibi çok pahalı bir yemek yedik. Keyifli miydi? Evet, ama bir turist için ya da yurt dışında para kazanan birisi için bile çok pahalıydı. Sonradan öğrendiğime göre rakının fiyatı (biz 35’lik içtik) çok arttırıyormuş fiyatları.

Bütün bu olumsuzlukların yanında bir de adres vermek istiyorum.Levent Sanayi (Metro kuzey çıkışı) Huzur Mahallesi Fatih Caddesi No 81 34396 Şişli. Bu adreste “bayçöpŞiş" diye bir lokanta var, kendimi Hong Kong’un dev lokantalarından birisinde çöp şiş yerken hissettim, inanılmaz lezzetli ve ilginç bir servisi olan çok uygun fiyatlı bir lokanta. İstanbul’da boğulduğunuzu hissettiğinizde gidin!

Kısacası bugün İstabul tabela kirliğine teslim olmuş, her türlü gürültünün rahatça yapılabildiği, yürümenin neredeyse olanaksız olduğu, belediye otobüslerinin yoğun ve rahat, metrosunun kurtarıcı kabul edilebileceği günden güne Ortadoğulaşmaya başlamış bir megapol.

Dünyanın en kalabalık şehirlerinden birisi olan Mexico DF. i de gördüm ama böyle bir çirkinlikle karşılamadım. Şehir kimliğinden ödün vermiyordu, İstanbul ise tüm doğal güzelliklerini estetik yoksulluğuna teslim etmiş, fakat yemekler yine güzel ve rakı-balık hariç fiyatlar orada yaşayanlar için çok ama çok pahalı, buralardan (Paris gibi) gidenler için ise gayet ucuz.

İstanbul üzerine şiirler yazdığım, yukarıda sözünü ettiğim gibi gazete çıkardığım, çok sevdiğim, doğduğum şehirdi ama artık değil!

Yıllar önce çektiğim fotoğraflara bakınca, o zaman bozulmaya başlayan siluetinin bile bugün tercih edilebileceği, yazık olmuş bir dünya megapolü…

Eleştirmek ve söylenmek kolay peki ya öneriler neler?

Ekrem İmamoğlu’nun işi çok zor, çünkü İstanbul içinde iki-üç başka şehri de barındıran dev bir megapol ve İBB pek çok iyi iş yapıyor ama şehrin öncelikle yürünebilir bir şehir haline getirilmesi zorunlu, granit kaygan taşlarla döşenmiş kaldırımlar yerine yürünebilir parke taşlı kaldırımlar İstanbulun gerçek gereksinmelerinin başında geliyor.

İETT otobüslerinin engelliler için de kullanılabilir olması önemli ve iyi ama engellilerin otobüse varabilmeleri şimdiki İstanbul’un pek çok yerinde olanaksız bu nedenle önce yürüyecek ya da engelli sandalyeleri ile ulaşılabilir bir şehri hazırlamak gerekiyor.

İstanbul estetik olarak yok olmaya yüz tutmuş. İBB yayınlarından son yayınlanan Sokak Sanatlarında İstanbul kitabında kızımın da bir yazısı var. Pera Müzesi’nde 2014 yılında açılmış olan Duvarların Dili sergisinin ve ardından geçen 2021 de Fransız sanatçı Saype’nin İstanbul Haliç de yüzdürdüğü ve hem Boğaziçi üniversitesinin bahçesine hem de Beykoz çayırına uyguladı land art (yerdeki sanat) etkinlikleri İstanbul Kültür AŞ’ye bir yön çizmeleri için önemlidir. Paris bugün sokak sanatı açısından önemlidir merkez olduğu için biliyorum, İstanbul Boğazı’nın girişinden Karaköy’e bakıldığı zaman görülen bomboş duvarlar dünya çapında ün yapmış sokak sanatçılarının işleri ile renklendirilirse eğer çirkin görüntü bir anlamda azaltılabilinir. Öte yandan şehirdeki sokak sanatı ve graffiti stokları da görünmez halde, bunun da bir haritasının yapılıp görülebilir, gezilebilir olması değerlidir.

Öte yandan Paris belediyesinin bir süredir uygulamakta olduğu meydanlarda fotoğraf sergileri de şehre bir hareket getirebilir ve insanların gündelik bakışlarına bir estetik kazandırabilir.

Sanat insanların ruhunu aydınlattığı için sokak müzisyenlerinin, şehir hatları vapurlarındaki müzisyenlerin görsel sanatlarla da desteklenmesi gerekiyor.

Soran yok, olsa anlatacak çok şey var, yapılacak da çok şey var, ama önceki belediye başkanlarından Recep Tayyip Erdoğan’ın, “Biz İstanbul’a ihanet ettik” demesi yetmiyor, şimdi İstanbul’u düze çıkarmanın zamanı…

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

2020 Oscar Ödüllerini Kazananlar Belli..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Apolline Guillot

27 Ekim 2025

Çeşitlilik ve Kapsayıcılık Politikalar..

Amerikalı düşünür Susan Neiman: “Her kültür kendisini başka kültürlerden aldığı etkilerle inşa eder ve bu da, aslında kültürün ölümüne yol açan kültürel öykünme korkusundan kurtulmamız gerektiği anlamına gelir. ”Lib..

Devamı..

Petrol ve Gökkuşağı: Çölde Piknik’te Ç..

Şevval Tufan

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024