“Elim ateşten korkmuyor,
Ülkemin bütün kadınları gibi tırnaklarım küt
Ateşten sıcak bir tencereyi yanmadan alabilirim
Köz basarım yüreğime.
Yüreğim nasırlarıyla umudu koruyor,
Bir küçük ışıltıyla baharı bekleyen
Çekirdek ateşten korkmuyor.”
– Sennur Sezer, “Sesimi Arıyorum”
“Kadınlar içlerinde dünya değil güneş sistemi taşıyor.” Sibel K Türker, 2015 yılında Oggito dergisinde Semih Gümüş ile yaptığı ,“ Sibel K Türker: Her Roman Bir Vazgeçişler Toplamıdır Bende”1 adlı söyleşisinde kadınların gücünü böyle tanımlıyor. Cennetin gerçek sürgünleri kadınlar, yeryüzünde tarih boyunca acı çekmiş, büyük baskılar altında her türlü şiddeti yaşamış, hor görülmüş, yok sayılmış kadınlar, onun romanlarında hem acılarıyla hem de dirençleriyle kendilerini gösteriyor. Erkek egemenliğinin hep arzu edip de bir türlü tam olarak ulaşamadığı ‘eril cennet’ düşü, onun romanlarının olay örgüsünün temelini oluştururken kadınların cehennemi olmuş bu otoriter yapı, hemen her metnine yansıyor. Kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetleri dünyanın birçok yerinde ağırlıklı olarak da ataerkil yapının baskın olduğu topraklarda şiddetini arttırarak sürdürürken Türker de derinlikli metinleriyle kadınların sesi olmaya devam ediyor. Sennur Sezer’in Sesimi Arıyorum şiirinde dile getirdiği gibi Sibel K Türker’in kadın kahramanları da “yüreklerinin nasırlarıyla umudu koruyup bir küçük ışıltıyla baharı bekliyor, yeşerecek olan çekirdekleriyle ateşten korkmuyorlar.”
Kadınlar ve kadınların direnci onun eserlerinin ana iskeletini oluşturan temalar. Örneğin Hayatı Sevme Hastalığı2 romanı “İnsan annesini kaybedince ölümlü olduğunu anlıyor...” cümlesiyle başlıyor. Son romanı Cennette Gibiyim’de"3 yine annesi öldürülen Temenni’nin aynı kaderi yaşama korkusunu konu ediyor, yani yine annelerden yola çıkıyor. Anne motifinin her iki romanda da bu şekilde kullanılması bir tesadüf değil.Türker, edebiyatın dişil olduğuna inanıyor. Ona göre hikâyeler de anneler gibi doğurgan; nesiller boyu sürüp gidiyor. Evrende madde ve hikâye kaybolmuyor. Anlatılarında “Ana” kaynağa başvuruyor ve her şeyin başlangıcı olan dişiye.
Hayatı Sevme Hastalığı’nın kadın karakterleri tüm bocalamalarına rağmen hayatı seviyorlar. Yakalandıkları bütün hastalıkların tek bir kaynağı var: Hayatı sevme hastalığı. Ancak romanda hayatı sevmenin ona bağımlı hale gelmek değil, bağlı olabilmek olduğu vurgulanıyor. Sevmenin gücü ise kaybetme korkusunun aşılmasına bağlı. Kadınlar tüm baskı alanlarını terk edebildiklerinde, bırakıp gidebilmenin özgürleştirici gücüne eriştiklerinde acıları da sona erecek ve güçlenecekler. Romanda Şükran karakteri melankolik duygularından kurtulup kadınca bir direnişin kahramanı olduğunda kızı Ayda’ya bunları söyleyecek.” Bu amansız hastalığın tek çaresi ise kaybetme korkusunun aşılmasıdır. O zaman insan soyunun acıları son bulacak, diğer bütün terk ediş ve terk edilişler anlamsız kalacaktır.”
Cennette Gibiyim romanında kurgulana kadın karakter Temenni de yaşadığı acıların sarmalında yolunu bulmaya çalışan, bunun için mücadele eden bir karakter. Kendi evinde annesinin cinayetine tanıklık, teyze evinde emek sömürüsü, dışarıda kadın cinayetleri ve onu kuşatan sevgisizlik Temenni’nin yaşamının özeti. Sürekli bir keder hali, bir burukluk hissi. “Kederi tanımla, deseler tanımlayamaz; bir kuyudan içeri düşmek gibi, derdim. Kuyu da kendi içine düşerdi aynı anda. Sonu gelmezdi bu düşüşün.” Temenni yaşamında acının yarattığı boşluğu bazen bir yere saplanıp çıkmayan burguya, bazen tahtakurdunun tahtayı kemirme sesi gibi tekdüze çıldırtan bir sese bazen de yok olma isteğiyle küçücük kalıp ayağın altına yapışan bir sakıza yapışma isteğiyle özdeşleştiriyor. “Herkes üstüme basıp ezebilirdi beni”. “Çiğnenip atılmış bir sakıza yapışacaktım belki de” Bu senaryodaki en iyi taraf babamın beni asla bulamayacak olmasıydı.” Görünmez olmak istiyor Temenni yaşadığı ölüm korkusuyla görünmez böylece az da olsa bir huzuru yaşayacağına inanarak.

Erkekler gibi yıkıma değil kadınlar gibi yaşama dönük Temenni. Onun için korku güçlü bir duygu olsa da yaşama arzusu korkudan da güçlü. Arka fonda ince motifler halinde örülmüş bir yaşam arzusu sürekli eşlik ediyor ona. Ansiklopedilerde okuduğu bilgilere duyduğu arzu, kendi bedenini keşfetme arzusu, kocası öldükten sonra çalıştığı çocuk kütüphanesindeki iş arkadaşı Levent’e olan aşkı. Onun yaşam direncinin örnekleri. Özellikle aşk onu en çok güçlendiren duygu. Oysa önceleri aşktan korkuyor uzak duruyordu. Ona göre ölümle bir arada olan bir duyguydu aşk. Bütün cinayetler aşk adına işleniyordu. Babasının annesini, öldürme sebebi de. Şimdi ise aşk dönüştürüyor yaşamını yeniden atmak istediği tohumlar gibi. “Peki aşk yalnız kalbi değil, ayakları da mı büyütüyordu? Ellerime bakıyordum uzun uzun. Kalemi tutuyordum, sayfaları çeviriyordum. Ellerim kendi halindeydi ama kavrama arzusuyla dolmuştu. Çocuk başlarını avuçluyordum, kırmızı elmaları, top top açmış çiçekleri.” Aşkla güçlenen arzusu gün geçtikçe daha da büyük bir arzuya, yaşama kucak açma arzusuna dönüşüyor. Romanın sonunda hapisten yeni çıkmış babasını, onun yakınlığını hiçbir zaman kabul etmeyen erkek kardeşiyle birlikte gördüğünde artık babasından korkmadığını hissediyor, korkunun yerine sadece çökmüş, yıkılmış bir yüz görüyor orada. Bu karşılaşmayla artık korkularından sıyrıldığını ve yeni hayat için ayağa kalkması gerektiğini fark ediyor. Kaya çatlıyor ve tohum yeşeriyor. “Ellerimi birbirine sürterek çırptım, tozlu bez çırpmışım gibi. Gerisin geriye dönüp kalan hayatımın bu ilk gününde dışarıya kavruk, davetkar kokular saçan bir kahveciye girdim.”.
Meryem’in Biricik Hayatı’nda4 ise gazeteci Ela’nın bir cinayet sonrası Meryem’in hayatını yazı dizisi olarak kaleme almaya çalışırken, kendi gerçekleri ve başka hayatlar arasında yaşadığı gelgitleri, hayatı, aşkı, dini ve yaşama dair pek çok gerçeği sorgulaması anlatılıyor. Ela, bu sorgulamaları yaparken adeta kendi de bu sarmala giriyor. Yine ‘uyumsuz’ kadın karakterler kendi varlıklarını, tekilliklerini ortaya koymak için mücadele ediyorlar. Bir kapıdan diğerine geçilen; aynalarla bakışan; bu anlamda da açılımları tükenmeyecek gibi görünen bu romanda tekrar tekrar tarih sahnesine girip çıkan kadınlar şiddet sarmalından kurtulup kendi seslerini bulmaya çalışıyorlar.
Türker, eserlerinde hayat ve edebiyat ilişkisinin bağını çok güçlü kuruyor. Hayat ile yakın karmaşık, çağrışımlı bir ilişkisi var, bunu da layıkıyla başarıyor. Eserleri yaşamın yüzleşmekten korktuğumuz yönüyle karşılaşmamızı sağlıyor, insanın, yaşamın, gerçekliğine iniyor. Gücü de burada. Dingin bir yapı örüntüsüyle anlayan, gören, bilen, acı duyanların sesi oluyor. Üstelik “acı” diye bağırmadan yazıyor hikayelerini. Toplumun dayatmalarına karşı durmaya, kendi olmaya çalışan ‘uyumsuz karakterleri’ edebiyatının çıkış noktası. Çünkü ona göre hakiki azınlık bireyi oluşturuyor. Özelikle kadın karakterlerinde yaşam bitmiyor, tükenmiyor. Devrimci kişilikteki kadınlar bunlar. Enerjileri her daim yerinde, savaşa hazır bekliyorlar. Bunu Hayatı Sevme Hastalığı’nda Cennete Gibiyim’de, Meryem’in Biricik Hayatı’nda hatta tüm eserlerinde görmek mümkün. Onun kadınlarının ‘köz basılmış yürekleri’ hep ışıklı, içlerinde dünyayı değil güneş sistemini taşıyorlar.
KAYNAKÇA
[1] Semih Gümüş, “Sibel K Türker: Her Roman Bir Vazgeçişler Toplamıdır Bende”, (Söyleşi), Oggito, 2015
[2] Sibel K. Türker, Hayatı Sevme Hastalığı, Can Yayınları, İstanbul, 2013
[3] Sibel K. Türker, Cennette Gibiyim, İthaki Yayınları, İstanbul, 2024
[4] Sibel K. Türker, Meryem’in Biricik Hayatı, Can Yayınları, İstanbul, 2017






