Notos, Gabriel José de la Concordia García Márquez’le, namı diğer Gabo ile ilgili bir yazı yazmamı isteyince çeşitli yabancı kaynakları taradım. Öldüğünde Kolombiya Cumhurbaşkanı Juan Manuel Santos’un “Gelmiş geçmiş en büyük Kolombiyalı” diye andığı yazar hakkında yazılmış yazılar, bilgi ve belgeler, röportajlar arasında bir gezinti yaptım. Biraz derledim, biraz Türkçeleştirdim, biraz ekledim. Bilmediğim birtakım görüşleriyle, duymadığım bazı anekdotlarla karşılaştım. Gabo’yu bir kez daha sevdim. Umarım siz de yazdıklarımı keyifle okursunuz.
“Albay Aureliano Buendía, yıllar sonra idam mangasının karşısına dikildiğinde, babasının onu buzu keşfetmeye götürdüğü o çok uzaklarda kalmış ikindi vaktini anımsayacaktı.” Bu cümleyle başlar Yüzyıllık Yalnızlık.
Meğer Márquez’in “Papalelo” diye hitap ettiği albay büyükbabası da zamanında onu “buz”la ilk tanıştıran kişiymiş. Gabo saygın bir liberal olan albayı “tarih ile gerçek arasındaki göbek bağı” olarak tanımlıyor. Annesiyle eczacı babası ekmek paralarını bir başka şehirde aramaya gidince Márquez ergen yaşlarına kadar ana tarafından büyükannesi Doña Tranquilina Iguarán (1863-1947) ve büyükbabası Albay Nicolás Ricardo Márquez Mejía’nın (1864-1937) yanında yetişiyor.
Büyükbaba evinde geçen yıllar
Politik görüşleri de, ustası olduğu “büyülü gerçekçiliğin” tohumları da onların etkisiyle yeşeriyor. Ama Márquez bu “büyülü gerçekçilik” tanımından pek hoşlanmıyor. Diyor ki: “Gerçek olaylara bakıp onlardan kaynaklanabilecek olasılıkları bulmak gazetecinin ve romancının işidir. Aynı şey peygamberler için de geçerli. Ben de olaylara bir gazeteci olarak yaklaşıyorum ve öyle aktarıyorum. Ne var ki, çoğu kişi benim fantastik romanlar yazdığıma inanıyor; oysa ben çok gerçekçi bir insanım, yazdıklarımın da gerçekten sosyalist gerçekçilik olduğuna inanıyorum.”
Bu görüşünü doğup büyüdüğü Aracataca kasabasında asılı bir reklam panosunda özetliyor: “Latin Amerika’da ülke sınırları kavramını hissetmiyorum. Ülkeler arasındaki farklılıkları ayırt edebiliyorum, ama kafamda ve yüreğimde hepsi aynı; oysa dünyanın başka herhangi bir yerinde yabancılık duyuyorum. Dediğim gibi, Latin Amerika’nın hangi ülkesi olursa olsun kendimi Latin Amerikalı olarak hissediyorum, ama memleketim Aracataca’ya olan özlemimi de asla inkâr etmem; günün birinde oraya döndüm ve yazdıklarımın hammaddesini orada gerçek ile sıla hasreti arasında keşfettim.”
O hammaddenin gerçekleri içinde annesiyle babasının aşk öyküsü de yer alıyor. Liberal kanattan olan büyükbaba, kızı Luisa’nın talibi Gabriel Eligio’ya hem Muhafazakâr Parti yanlısı olduğu hem de çapkınlıkları ayyuka çıktığı için tavır alıyor ve evlenmelerine rıza göstermiyor, hatta delikanlıyı unutsun diye kızını başka bir yere gönderiyor. Ama Gabriel pes etmeyip serenatlarla, aşk şiirleriyle, mektuplarla, çiçeklerle kapıya dayanmaktan vazgeçmiyor. Sonunda aile evlenmelerine razı olmaktan başka çözüm bulamıyor. İşte dillere destan Kolera Günlerinde Aşk’ın tohumu o aşkla filizleniyor.
Romanın gerçek olaydan tek farkı Kolera Günlerinde Aşk’ta iki ayrı çifte yer verilmesi.
Márquez bunu neden yaptığını da anlatıyor: “Annemle babam sonunda evlendiler. Evlendikleri anda da roman kahramanı olarak ilgi çekmeyecek bir nitelik aldılar. Yaşlı çiftin öyküsüyse bir gazete haberinden esinlendi. Haberde her yıl Acapulco’da buluşan ama başkalarıyla evli olan seksen yaşlarındaki bir Amerikalı kadınla erkeğin, bindikleri sandalda sandalcı tarafından öldürüldüğü bildiriliyordu. Ölümleri ve bu cinayetle ilgili haberler duyulunca, yıllardır süren gizli aşkları da ortaya çıktı.”
Dünya edebiyatıyla tanışma ve yazarlık
Bir röportajda Márquez’e yazmaya nasıl başladığı soruluyor. Daha okuma yazmayı öğrenmeden okulda ve evde karikatür çizdiğini, ama liseye geldiğinde henüz hiçbir şey yazmadığı halde yazar olarak kabullenildiğini söylüyor. Bogotá’da üniversiteye gittikten sonra, arkadaşları kanalıyla çağdaş yazarları tanıdığını belirterek şöyle diyor: “Bir akşam bir arkadaşım Franz Kafka’nın öykü kitabını verdi bana. Kaldığım yurda gidince Dönüşüm’ü okumaya başladım, ilk cümleyi okuduğumda şaşkınlıktan yataktan düşecektim neredeyse. İlk cümlede, ‘Gregor Samsa bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu’ diyordu. İnsanların böyle bir şey yazmalarına izin verildiğini hiç bilmiyordum. Bilseydim yazmaya çok önceden başlardım. Hemen kısa öyküler yazmaya koyuldum. İlk öykülerimi okuyanlar Joyce’tan etkilendiğimi söyledi.
Oysa hiç Joyce okumamıştım. Bunun üzerine Ulysses’i İspanyolca çevirisinden okudum. Daha sonra İngilizcesini ve Fransızca çevirisini de okuyunca İspanyolca çevirinin çok kötü olduğunu anladım. Ama o kitap ilerdeki yazılarımda bana çok yararlı olacak bir şeyi, iç monolog tekniğini öğretti bana. Sonradan aynı yöntemi, üstelik Joyce’tan daha başarılı biçimde uygulayan Virginia Woolf’ta buldum. Ama kısa öykülerdeki entelektüel tavrımdan kurtulmamı asıl sağlayan Yitik Kuşak’ın Amerikalı yazarları oldu. Onların yazdıklarında benim öykülerimde eksik olan yaşamla bağlantıyı keşfettim.”
Márquez’i büyülü gerçekçiliğin ustası yapan da işte bu yaşamla bağlantı meselesi sanırım. Yazarlık kariyerinde eğilimini belirleyen bir başka olayı da aktarıyor. Okurlarının iyi bildikleri bir olay bu. 1950 ya da 1951’de annesiyle birlikte ev satmak üzere doğup büyüdüğü Aracataca’ya gidişleri. “Yirmi iki yaşındaydım ve sekiz yaşından bu yana görmediğim kasabada hiçbir şey değişmemişti, ama sanki kasabaya bakıyormuşum gibi değil de, onu okuyormuşum gibi geldi,” diyor. “Sanki gördüğüm her şey daha önce yazılmıştı ve yapmam gereken tek şey o yazılmış olanı kopya etmekti. O tarihte Faulkner’ı okuyup okumadığımı anımsamıyorum, ama kasabadaki bunaltıcı sıcak aynı onun yazdıklarına benziyordu. Hatta o seyahatten dönünce yazdığım Yaprak Fırtınası için eleştirmenler Faulkner’dan etkilendiğimi bile yazdı. Oysa Aracataca yolculuğu çocukluğumda olmuş bütün olayların ancak şimdi fark edebildiğim edebi bir değer taşıdığını göstermişti bana.”
Gazetecilik ve edebiyat
Márquez’in uzun yıllar süren başarılı gazetecilik deneyimi, hiç kuşkusuz yazarlık kariyerinin temel taşlarından biri oldu. Siyasal ve sosyal olaylarla her gün iç içe süren bu yaşam, onun gündelik gerçeklerle bağlantısını pekiştirdi. Zaten kendisi de gerçek mesleğinin gazetecilik olduğu görüşünü savunuyor. Romancılıkla gazetecilik arasında çok fark görmediğini söylüyor; romancılıkta da gazetecilikte de kaynakların, malzemenin ve dilin aynı olduğunu belirtiyor. Aradaki tek farkı da şöyle vurguluyor: “Gazetecilikte gerçekdışı tek bir şey yazarsanız, yazınızın tamamı inanılır olmaktan çıkar. Edebiyattaysa sözünü edeceğiniz tek bir gerçek bütün yapıta inandırıcılık, meşruiyet kazandırır. Edebiyata uygulayabileceğiniz bir gazetecilik hilesi vardır. Örneğin gökyüzünde filler olduğunu söyleyecek olsanız, size kimse inanmaz; ama gökyüzünde dört yüz yirmi beş fil olduğunu söylerseniz büyük olasılıkla inanırlar. Güzel Remedios’un göğe yükseliş sahnesini inandırıcı kılmak için çok çaba harcadım; ama bir gün çamaşırcı kadının bahçede çarşafları astığını ve asarken de rüzgârla kavga edip ona çarşafları uçuracak kadar esmemesini söylediğini duydum. İşte o zaman Remedios’u uçurmak için çarşaflardan yararlanabileceğim aklıma geldi. Romancı, okurlarını inandırabildiği sürece istediğini yazabilir.”
Gabo gazetecilikten ve güncel olandan kopmamak için eline geçen her şeyi okuduğunu, bütün ciddi gazete ve dergileri titizlikle okuduğunu söylüyor. Hatta karısı Mercedes Barcha onun duymadığı bir olaydan söz edip bunu berberdeki bir dergide okuduğunu söyleyince, moda dergilerini, kadın dergilerini, toplum dedikoduları yazan dergileri de okumaya başladığını anlatıyor.
Eleştirmenler ve çevirmenler
Gabo’nun eleştirmenlere bakış açısı pek olumlu değil. Onların entelektüalizmin en büyük örneği olduklarını düşünüyor. Bir yazarın nasıl olması gerektiği hakkında kafalarında bir şablon olduğunu, yazarı o şablona oturtmaya çalıştıklarını, oturtamazlarsa da zorladıklarını söylüyor. Kendilerine yazarla okur arasında aracı olma misyonu yüklediklerini belirtiyor ve kendisinin okura eleştirmen aracılığıyla değil, doğrudan ulaşmayı yeğlediğini vurguluyor.
Çevirmenlere ise büyük hayranlık duyduğunu söylüyor. Hoşlanmadığı tek çevirmen tipi romanlara dipnot ekleyenler. Bu tiplerin yazarın belki de kastetmediği bir şeyi okura açıklamaya çalışmalarını doğru bulmuyor. Böyle bir açıklama gerekseydi yazar kendisi yapardı görüşünde. Ama çevirmenliğin çok zor bir meslek olduğunu, iyi bir çevirinin bir başka dilde yeniden yaratma olduğunu, çevirmenlerin hiçbir zaman emeklerinin karşılığını alamadıklarını da belirtiyor. Çevirmenliğin yeniden yaratma anlamına geldiğini söylerken de, “Kitaplarım yirmi bir dile çevrildi, bunlar içinde hayran olduğum tek kişi İngilizceye çeviren Gregory Rabassa’dır,” diyor. (Türkçe çeviriyi İngilizceden yaptığım için ben de Rabassa’ya teşekkür borçluyum.)
Büyükanne, büyülü gerçekçilik ve Yüzyıllık Yalnızlık
Carlos Fuentes’in “Cervantes’ten sonraki en popüler ve en büyük İspanyol yazarı” olarak tanımladığı Márquez’den söz edip de büyülü gerçekçilik ve Yüzyıllık Yalnızlık’a değinmemek olanaksız tabii.
García Márquez’in Yüzyıllık Yalnızlık’taki aile büyüğü Iguarán ile aynı adı taşıyan büyükannesinin onun imgesel gelişiminde ve yazı biçeminde büyük payı var. Gabo diyor ki: “Büyükannem gerçeklere batıl inançlar çerçevesinde, büyülü ve doğaüstü bir açıdan bakmanın kaynağıdır. Onun benzersiz hikâye anlatışı çok etkileyiciydi. Anlattıkları ne kadar fantastik, ne kadar akıldışı olsa da onları reddedilemeyecek, çürütülemeyecek birer gerçekmiş gibi anlatırdı. Olağandışı olana tamamen doğalmış gibi davranırdı. En önemlisi de bunları anlatırken yüz ifadesinde hiçbir değişiklik olmamasıydı. Benim kafamda da ne yapmak istediğime dair bir fikir vardı, ama bunu gerçekleştirmem için bir şey eksikti. Yüzyıllık Yalnızlık’ın ilk taslaklarını yazarken hikâyeyi ona inanmadan yazmıştım. Yapmam gereken tek şeyin önce anlattığıma inanmak, sonra da bunu büyükannemin yaptığı gibi ifadesiz bir yüzle anlatmak olduğunu fark ettim. Sonunda nasıl anlatacağım konusunda doğru tonu buldum. Yüzyıllık Yalnızlık’ta uyguladığım bu ton büyükannemin hikâye anlatma tarzından doğdu.”
Márquez, edebiyatın marangozluktan pek de farklı olmadığını düşünüyor. Her ikisinin de emek isteyen işler olduğunu, bir şey yazmanın masa yapmak kadar zor olduğunu belirtiyor. Her iki alanda da gerçekle uğraştığınızı, yazdığınız malzemenin de en az tahta kadar gerçek olduğunu vurguluyor.
İnsanların Yüzyıllık Yalnızlık için “Latin Amerika halkının özel yaşamları hakkında, bir evin içinden yazılmış bir kitap” yorumunu yaptıklarını söyleyen yazar, “Bu yorum beni şaşırttı, çünkü başlangıçta kitaba ‘Ev’ adını vermeyi düşünmüştüm. Her şeyin bir evin içinde geçmesini ve evin dışındakilerin sadece evdekiler üzerindeki etkileri ölçüsünde kitaba yansımalarını planlamıştım,” diyor ve sözünü şöyle sürdürüyor: “Sonra ‘Ev’ adından vazgeçtim, yine de kitap evden dışarı çıkmakla birlikte hiçbir zaman Macondo sınırlarının dışına çıkmadan yol aldı. Her okurun, kitaptaki karakterleri kendine göre yorumlayıp biçimlendirdiğini söylüyorlar. İşte o yüzden romanın filme aktarılmasını istemiyorum, çünkü filmi seyredenler hayal ettiklerinden farklı yüzlerle karşılaşacaklardır,” diyor. “Çok film teklifi geldi, ajansım bu teklifleri caydırmak için bir milyon dolar istediğimizi söyledi, onu da kabul ettikleri zaman rakamı üç milyon dolara çıkarmak zorunda kaldı. Zaten bugüne kadar iyi bir romandan yapılmış iyi bir film görmedim, ama kötü romanlardan yola çıkan iyi filmler gördüm.”
Şöhretin ve gücün neden olduğu yalnızlık
Márquez, hangi yaşta gelirse gelsin şöhretin iyi bir şey olmadığı kanısında. “Keşke benim kitaplarım da ölümümden sonra nam salsaydı, en azından kapitalist ülkelerde öyle olmasını isterdim, çünkü oralarda ünlü oldunuz mu ticaret metaı durumuna gelirsiniz,” görüşünü savunuyor.
Yazarın yalnızlığı konusunda da yazarın kendini fildişi kuleye hapsedip gerçeklerden kopmaması gerektiğini belirtiyor ve kendisinin bu duruma düşmemesini gazeteci kökenine bağlıyor. Yüzyıllık Yalnızlık’tan sonraki yalnızlığının yazar yalnızlığı değil, şöhretten gelen yalnızlık olduğunu vurguluyor ve bu tuzağa düşmemesini ünlü olmayan arkadaşlarıyla birlikte yaşamaya bağlıyor. Şöhretten gelen yalnızlığı mutlak iktidardan, mutlak güçten kaynaklanan yalnızlığa benzeterek şöyle diyor: “Gücünüz ne kadar artarsa, size kimin yalan söylediğini, kimin söylemediğini anlamanız o kadar zorlaşır. Mutlak güce eriştiğiniz zaman gerçeklerden koparsınız, yalnızlıkların en beteri de budur. Muktedir bir insanın, bir diktatörün çevresi, amaçları onu gerçeklerden tecrit etmek olan çıkar ilişkileri ve kişilerle sarılır.”
Ne kadar doğru düşünmüş değil mi?