Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

2 Nisan 2025

Edebiyat

Dilin Yedinci İşlevi

Erhan Sunar

Paylaş

0

0


Laurent Binet, düşünceleri birbirine bağlamakta, bir hayatı diğerine iliştirmekte, sürekli bir hayhuy halinde seyreden cümlelerinin de göstereceği gibi, oldukça inatçı bir yazar.

Dilin Yedinci İşlevi, Laurent Binet’e Fransa’nın kültürel anlamda derin atılımlar yaptığı Savaş sonrası dönemin belli başlı düşünce insanlarından bolca bahsetme imkânı tanıyan, bir yanıyla eğlenceli, bir yanıyla hayli “konuşkan” bir roman. Eğlencesine Philippe Sollers’den Michel Foucault’ya, Julia Kristeva’dan Jacques Derrida’ya bütün bu kültür emekçilerinin magazine yaklaşan özel dünyaları dahilken, konuşkanlığına yine her birinin –yazarın büyük bir iştahla verdiği– eserlerinden birebir alıntılar ve birinin diğeri hakkında ne düşündüğü, daha da açıkçası, ne söylediği dahil: Her durumda oldukça gösterişli ve parlaklığını daha derin düzlemler kurmaya pek ayırmayan bir roman, Dilin Yedinci İşlevi: Roman Jacobson’ın belirlediği dilin altı iletişimsel işlevine ilave olacak bir yedincisinin tasviri sırf Roland Barthes’ın cebinde olduğu için, onun kaza süsü verilen ölümünden sonra peşine düşülen bu belge uğruna girişilen entelektüel söz oyunlarından, kavgalardan ve irtibatlardan okurun bekleyeceği kurgusal karmaşayı, diğer bir ifadeyle, tam olarak olduğu haliyle bırakıyor Laurent Binet.

Bahsi geçen aydınların yaşamları hakkında ne kadarının doğru ne kadarının hayal ürünü olduğunu elbette askıya alarak da okuyabiliriz romanı, ama bütün bunlardan ve uzun sayfalar boyunca tanık olduğumuz hız dolu tartışmalardan anladığımız yine romanla girişilmiş bir bilgi alışverişinden ibaretse, bu bilgilerin seyrinin roman okuma zevkine paralel ve bu mutlulukla pek kesişmeden, kendi mecrasının içinde sürüp gittiğini de bir noktadan sonra fark ederiz. Romanın şimdiki zaman kipinde, anbean ilerleyen dilsel yapısıyla birleşen ve bilgi aktarımını da alıntılar veya fikir yürütmeler elverdiği ölçüde, birbirlerine gayet yaklaştırılmış bağlamlar, çatışmalar içinden veren bütün bir oluşumu, bu nedenle, onu derinlemesine çalışan bir yapı kurmaktansa daha yatay, bazen didaktik, çoğunlukla ise bilgiyi işlemeye yanaşmayan bir görünüme zorlamış sanki. Dilin Yedinci İşlevi, baştan sona akılcı bir tutumla ve somut yargılarla çok içli dışlı bir roman – yine de dilbilime, göstergebilime, metnin ve hayatın yorumu diyeceğimiz anlatı yapılarına bunca yer açıyor oluşu, söz konusu akılcılığından hareketle işleyecek daha özerk bir biçimsel arayış sergilemiyor.

Romanın bir polisiye parodisi olması veya aydınların, düşünürlerin hayatlarından parlak detaylar yakalama çabası –gerçeklerle, olgularla girişilen bu savaş– her şeye karşın onun son derece dikkat odağı iki karakter yaratmasına engel değil ama: Roland Barthes’ın ölümünü bir cinayet şüphesiyle soruşturan ve pek de entelektüel sayılamayacak polis müfettişi Jacques Bayard ile tam bir entelektüel olan “yardımcısı” akademisyen Simon Herzog, grotesk bir gerçekliğin içine düşmüş iki hayal ürünü insan gibi, bize bütün o düşünce kavgalarının arasından durmaksızın bir bakış açısı, en doğru noktayı tayin etme becerisi kazandırmaya çalışırken bir yandan da kendi sınırlarını göstermiş olurlar. Simon, entelektüellerin bir tür yeraltı vahşetini fikirsel tartışmalarla iç içe veren Logos Kulübü’nde bir yarışma sonucu kolunu kaybeder, ama aklını yine pek kullanamadığı için zarar da görmeyen Bayard’a kıyasla, bir romanın içinde olup olmadığını merak ediyor, sorguluyor ve kesinleyemiyor olması onun yazgısı kadar dokunaklı kederini de bize gösterir. (Sözgelimi Derrida’nın o söz kavgaları sonucu, romanın geçtiği seksenli yılların başındaki “zamansız” ölümü bile bu ölçüde duygusallık barındırmaz.) Simon, “kendi hikâyesinin kahramanı olarak”, aklını değil ama bir kolunu kaybettiği romanın evreninden, ölümün kıyısından geçmiş biri gibi sıyrılmış olur. Klasik bir dedektiflik öyküsünde olacağı gibi, yazarın birbirine akıl veren bu iki hayli azimli soruşturmacısının birbirlerinden bir farkı bilgi birikiminde yatıyorsa, diğer bir fark da bu bilgiyi hayata geçirme yeteneğinde yatmaktadır: Simon, her şeye tepkisel ve kabaca şüpheyle bakan amirinin tersine, pekâlâ bir göstergebilimcide (mesela bu disiplini hayatın birçok alanına yansıtabilmiş merhum Roland Barthes’ta) olabilecek yorumlama gücüyle bir bakıştan, bir jestten, bir kıyafetten ya da basitçe bir sözden anlamlar çıkarmakla sadece meslekî bir yeteneğe hakim olduğunu değil, alttan alta –tıpkı düşünceli bir roman karakterinin başına geleceği gibi– bir paranoya da geliştirdiğini gösterir ki bu aynı zamanda diğerlerinin gürültüsü içinde ansızın kristalize olabilen kırılgan bir ruh halidir. Paranoyanın kutsal ölçütlerini belirlemiş, kitabını yazmış bir Umberto Eco’yu dinler, ona dikkat gösteririz, ama Simon’u romanın geniş bağlamında hep anlamaya da çalışırız. 

Dilin Yedinci İşlevi’nin başka güçlü bir yanı, demin biraz değindiğim ve bir tür postmodern kakofoni sayabileceğimiz kalabalık bir sesler, akıp giden düşünceler, sahneye girip çıkan kişiler karmaşası içinde yürütmediği sistemli bir tartışmayı, söz konusu belge (ve şaşkınlıkla öğrendiğimize göre Derrida tarafından hızla ve aslına uygun biçimde üretilen sahte versiyonu) etrafında dönen oyunlar üzerinden bir algı halinde sürdürüyor olması: Mitterand gibi politikacıların da bir parçası olduğu ve ele geçirecek olana sözün ikna edici iktidarını kazandıracak bu belgede yazılanlar için, romanın hikâyesi şehirden şehre, bir ülkeden diğerine, ev içlerinden yeraltı salonlarına taşınır, ama içinde ne yazdığını artık unutacak gibi olduğumuz her durumda birileri tarafından, örneğin yazarın en hazin anlarda yakalamaya en çok çaba gösterir gibi göründüğü Philippe Sollers veya saunalarda genç oğlanlara “emdirmekle” meşgul ve bir süredir dilbilimi bir kenara bırakmış olduğu konuşulan Michel Foucault tarafından, niyetli veya gayriihtiyari bir ima yoluyla yeniden gündeme getirilmiş olur. (Roman, cinsel yaşamlarına şöyle bir göz atılmadık neredeyse kimseyi bırakmaz.) Elbette bunların yorumu bir bakıma yine Simon’a düşer, onun aracılığıyla ise okura – sürekli bir “işaret” aranacaksa, yorumların söz konusu olmadığı anlarda da aranır: Buna romanın en genel ruh hali, sürüp gitme motivasyonu diyelim. Sonuçta, parodi de olsa, polisiye bir yapıyla karşı karşıyayız. Henüz romanın başlarında yapılan bir sözleşmeye ve verilen bir örneğe göre, bu polisiye soruşturma havası entelektüellerin birbirlerinin hayatına meraklarıyla, temaslarıyla birlikte sürer. Bayard ve Simon, Barthes’ın evinde araştırma yaparlarken, rastladıkları erkek-erkeğe cinsel ilişki resimleriyle dolu dergileri pekâlâ Nouvel Observateur’ün eski sayıları gibi göremeyeceklerini düşünürler ve özellikle Simon’a kalırsa Foucault bu yakın dostunu eşcinselliğini açıkça ifade etmediği için büyük bir ihtimalle kınamıştır da. Biri diğerinin cebine giremese de pek tabii ki evine girmiş olabilir. 

Roman Jacobson’un altı dil işlevinin özellikle birine –“İlişki” işlevine– bakacak olursak, her fırsatta ve her yerde düşüncelerini ortaya dökme yanlısı romanın tüm entelektüellerinin havadan sudan konuşmaya dek varan heveslerine genişçe bir bağlam ayrıldığını fark ederiz. Bu durum bazen laf karmaşasına, saçmalamaya ve gevelemeye dönüşür ki, elbette yazarın tercihine göre bunu yapmaya en uygun aday Sollers’den başkası olamaz. Dolayısıyla bazen, şayet Barthes’la şüpheli kamyonet kazasından önce öğle yemeğinde buluşmuş Mitterand’dan şüphelenmeyeceksek, yedinci işlevin varlığına, yani söylemde, retorikte ve yönetmede büyük güç kaynağı olacak o büyüleyici ikna yeteneğine yine Sollers’in ölesiye ihtiyaç duyduğunu zannedebiliriz. Bulgar gizli servisleriyle bağı olabilecek karısı, kuramcı Kristeva’yı da bu bağlamın dolaylı bir unsuru olarak düşündük mü, bir de ikisi arasında karıkoca olmaktan başka sıkı bir bağ bulunmuyorsa, Sollers’in trajedisi daha da artmış olur. Logos Kulübü’nde düşünsel bir yenilgi sonucu hayaları burulana dek bizim de pek önemsemeyeceğimiz, Barthes’ın bu sevgili dostu, belgenin sahtesine bile muhtaç görünür adeta. Öyleyse bir diğerini, “Duygu” işlevini, ironiye ve yargı ifadelerine sıklıkla başvurarak kullanan yazardan ilhamla, tam düşünür olamamış bu düşünüre hassas bir dikkat kisvesiyle yansıtabiliriz de… Ama parodi öğesi onun cinayetteki payını daha ne kadar askıda bırakacaktır? Roman zaten cinayet mi kaza mı olduğu belirsiz bu gizemli olayın perde arkasını kendi başına yavaş yavaş açtığı için, okudukça öyle gelir ki, Sollers hakkında peşin bir hükme varmak onu dinlemekten, sonuna kadar dikkat göstermekten de daha önemsiz görünür. Ama Laurent Binet’in zaman zaman, karakterlerine karşı ancak Nabokov gibi bir yazarın reva göreceği zalimliğin bir benzerini yansıttığı tek entelektüelin Sollers olduğunu da tam söyleyemeyiz. Romana cinai bir karnaval havası katan, şüphe bahislerini arttıran ve sesleri karşı-seslerle boğan da bu yönüdür. 

Roman biyografik bilgi, entelektüellerin birbirlerini çekememesi, özel hayat parçacıkları arasında gidip gelirken, daha serinkanlı olunabilecek bir anda, aslında dünyanın düşünsel macerasına yön veren bütün bu kişilerin aramızda, içimizden birileri olduklarını da hissetmeye başlarız. Evde televizyon seyrederken, yemek yaparken, aile içinde birbirleriyle geçinemezlerken gördüğümüz için de, her biri –Simon ile Bayard’ın tersi bir durumla– sanki gerçek hayatta olduğundan da gerçek, şüpheye yer bırakmayacak biçimde orada ve tam o hallerde görünürler. Laurent Binet’in bu yaşamlara yönelttiği hınzırca bakış, onları gözümüzde savunmasız bırakarak değil, saygınlıklarını tartışmaya açma hevesiyle hiç değil, ama savundukları ne varsa temelini yine birbirlerine (Barthes’ın hastanede geçireceği günlerde edinecekleri öfkeye, ölüm haberine gösterecekleri kırgınlığa, Louis Althusser karısını boğarak öldürdüğünde belirecek açmazlara…) borçlu olduklarını ima ederek ilerler: Bir tarafıyla onları hayatın tam bu koşulları içinde yakalarken, bir tarafıyla birinin diğerinden bağımsız olmadığını gösteren yazarın bu tavrı, romana bilgi ve içgörüyle yaklaşan daha düşünceli okurları çok geçmeden daha kapsamlı bir –belki meraklı– algıya kavuşturduğu gibi, Althusser’in değil karısını boğmak, bir filozof olduğunu bile bilmeyen okurları ise fazla bekletmeden, barındırdığı heyecan gücüyle, bir sayfadan diğerine sadece hızlı hayaller kurdurtarak geçirmiş olur. Bilgi birikimini sırtlanan okura kıyasla, romandan anlaması gerektiğinin bir cinayetin soruşturulması ya da kimin kiminle birlikte olduğundan ibaret bu ikinci tür okuru cümlelerin hızı, ritmi ve yazarın herhangi bir sahnenin üzerinde uzun uzadıya durmayan tavrı meşgul eder – dolayısıyla Althusser’i de aklını kaçırmış biri gibi görmeye hazır olmak, yine bu okuru, filozofun hayatını bilen okurdan ancak biraz daha az düşündürecektir.

Laurent Binet, düşünceleri birbirine bağlamakta, bir hayatı diğerine iliştirmekte, sürekli bir hayhuy halinde seyreden cümlelerinin de göstereceği gibi, oldukça inatçı bir yazar. Kişileri yorumlayan sahici karakteri Simon Herzog ve hayatın ve düşüncenin kodlarını yorumlayan diğer bütün entelektüel karakterleri, ona küçük bir buluş ve merak öğesi üzerinden, dilin, sözcüklerin ne ölçüde bir iktidar aracı olabileceğini tartışma imkânı veriyor. Dilin yedinci bir işlevinin olabileceğini sırf düşündürebilmek ise, göstermek istedikleri asla bir noktada durmayacak ve durmayacağı için de hep daha fazla şeyi işaret edecek göstergebilimin, dilbilimin, edebiyat teorisinin, fikirler dünyasının aktörlerinin bir araya toplanmalarına, atışmalarına, çatışmalarına çok makul bir dayanak. Onları tarihin bir aşamasında yerli yerinde takip edebiliyor olmak, fikirlerine bir de edebiyat çerçevesinden bakabilmek bu bilgi yüklü romanın ayrıca bir gücü…

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Emirali Türkmen ile Yayıncılık Dünyamı..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Michael Walzer

7 Mayıs 2025

Direniş Politikaları

Etrafınızdaki herkes birdenbire direnişten bahsetmeye başlayabilir. Bu elbette kutlanması gereken bir durum ancak bir şeylerin eksik olduğunu da kabul etmemiz gerek.   1Direniş. İşittiğinde insana heyecan veren bu sözcüğün derininde nasıl bir anlam yatıyor? Elbette aklımıza ilk g..

Devamı..

Karanlığı Yasaklayan Kral-Gücün Ve Kor..

Öznur Duyum

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024