Tatyana Tolstaya’nın bu uzun öyküleri beni en çok etkileyenler oldu ama sürreal konuları da sevdiği belli.
Tatyana Tolstaya’nın adını ilk olarak Jaguar Yayınları’ndan çıkan Böcü’yle duydum. Geçtiğimiz aylarda ise Yüz Yayınları öykülerinden oluşan Öte Dünyalar’ı yayımladı. Öte Dünyalar yazarın çeşitlilik gösteren öykü tarzlarının hemen hepsine örnek bulabileceğimiz bir derleme. Bazı öyküler kısa ve gerçekçiyken, bazıları sürreal, bazıları ise anılara dayanan uzun öyküler.
"Görünmez Kız" öyküsünde Tatyana Tolstaya kırk sayfada çarlık dönemi Rusya’sından ‘70’ler SSCB’sine kadar yolculuğa çıkarıyor bizleri. Ve bu yolculuğun tamamını kadınlara refakat ederek yapıyoruz.
Her yıl yazlık ev açar gibi daçaya taşınma harekâtıyla başlıyor öykü. Hantal ve tembel bir genç kız olan anlatıcı ve annesi önce gidip evi temizlemeye başlıyorlar. Sonraki postada çocuklar, en sonda da ailedeki yaşlı kadınlar geliyor daçaya. Toplamda on beş kişi oluyorlar neredeyse. “Hemen bir hesap yapalım: Evde on beş kişi yaşıyordu, bunun yarısı çocuktu, yani yirmi beş kişi diye hesaplamak daha doğru olur çünkü çocuklar aynı anda iki yerde birden bulunabilirler, kuantum teorisi bile onların koordinatlarını doğru tespit edemez. Yirmi beş kişi düzenli olarak günde üç kez yemek yiyor, düzensiz olanlar da -yani elinde bir elma ya da tarçınlı kurabiyeyle verandaya çıkanlar- eklendiğinde, toplamda beş kez. Yirmi beşi beşle çarp, sizi bilmem ama bende yüz yirmi beş çıkıyor.”
Önce aptal bir marangoz tarafından yapıldığı için güneş görmeyen daçanın hikâyesini ve orayı satın almadan önce yaşadıkları Beyaz Saray’ı okuyoruz anlatıcının gözünden. Aslında dinliyoruz da diyebilirim çünkü öykünün bana baştan sona hissettirdiği şey, dizlerine yattığım bir kadının mırıl mırıl ailesini ve hikâyesini anlatması oldu. Özellikle kendi yaşamından yola çıktığı öykülerde Tatyana Tolstaya bunu müthiş bir biçimde başarıyor bence.

“Gün ışığıyla uyandığım berrak ve pırıl pırıl bir sonbahar sabahı hatırlıyorum, pencerenin denizliğine tırmanmış, dizlerimin üzerinde dışarıya bakmıştım. Pencerenin ardındaki dünya ilk tasarlandığı zamandaki gibiydi tam: her şey altından yapılmış, sükûnet ve iyilik dolu. (...) Haliyle sonradan cennetten kovulma gelmeliydi nitekim tam da böyle oldu: Beyaz Saray’ı terk ettik ve bizi içeri alan kapılar da, ona giden yollar da sonsuza dek kapandı.”
Oysa biliyoruz ki bu dünya hiç sükûnet ve iyilik dolu olmadı. Mutlu geçen bir çocukluk insana bambaşka bir ülke gibi geliyor, başka bir dünya, hayallerimizi süsleyen cennet. Anlatıcının çocukluğu tam da SSCB’nin en baskılı günlerine denk geliyor aslında. Öykünün başladığı gençlik dönemi için, Stalin’in ölümünden sonraki reformist döneme denk gelen “buzların çözülme zamanıydı” diyor. Bu nedenle ailedeki yaşlıları, Leningrad’daki evi savaşta bombalandıktan sonra üç metrekarelik komün odasında kalmak zorundaki Lyolya Teyze ve dadının arkadaşıyken emekli olduktan sonra karın tokluğuna yardımcı dadı pozisyonunu alan güzeller güzeli Klavdiya Alekseyevna’yı anlatırken “eski güzel günler” hissi daha da artıyor.
"Görünmez Kız"ı unutulmaz bir öykü yapan, dönemler, kişiler ve hayatlar hakkında birbiri ardına yaptığı unutulmaz geçişler ve tüm bunların sonunda yıkılmış bir imparatorluğun ihtişamlı Rus insanını da devrimler, komünler, sıkı eğitimler sonucu görev bilinci yüksek Sovyet insanını da anlamak.
Ailenin üyeleri kafayı Beyaz Saray’a takanlar ve takmayanlar diye ikiye ayrılıyormuş. Anlatıcımız takanlardan ve bu sayede bize de oradan başlayarak koskoca bir tarihi pek çok insanla beraber aktarıyor. Ve öykünün bir yerinde söylediği gibi sonsuzluktan bazı günleri ve ölümsüzlüğü bu anlar, anılar sayesinde yaşıyor.
Öyküleri okudukça Tatyana Tolstaya’nın nerede durduğunu belirleyebiliyoruz aslında. Yaşamını araştırdığımızda Tolstoy ve Turgenyev’in akrabası olduğunu öğreniyoruz. Böylesi soylu bir geçmişten gelen bir akademisyen yazar, 90’larda SSCB yıkılınca geçinebilmek uğruna Amerika’daki üniversitelerde çalışmaya başlıyor ki kitaba adını veren öykü tam da o günleri anlatıyor.
"Öte Dünyalar" öyküsünde Amerika’da bir üniversitede yaratıcı yazarlık dersi veren Rus akademisyenin hayatta kalmaya çalışmasına tanıklık ediyoruz. Anlatıcı karakterin adı da Tatyana ve yazarın hayatından epey iz taşıyor. “Takvimler 1992’yi gösteriyor, zaman girdaplarla kaynayarak, yanımızdan öfkeyle geçip gidiyordu. Her şeyin atomlarına ayrıldığı, yerin ayağımızın altında kaydığı, kimlerin nelere sahip olduğunu söylemenin imkânsız olduğu ama benim kesinlikle hiçbir şeye sahip olmadığım Rusya’dan gelmiştim.”
Boşanmak üzere olan bir çiftten satın alacağı ev sayesinde geçici olduğunu düşündüğü Amerika’da kalıcı olmak isteyen kadının planları ne yazık ki tutmuyor ve çok sevdiği evini ve terasını bir süre sonra kiralamak zorunda kalıyor. Tüm bu yerleşme ve yaşamaya çalışma süreci aslında yılları buluyor. Öyküde geçen zaman epey uzun, doğal olarak en sonda yazarın memleketine geri dönme kararı okurları şaşırtmıyor. Terasa yaptırması gereken parmaklıkların arasının çocuk kafası geçemeyecek kadar olması gerekliliğinden, habire önüne çıkan tazminat tehdidinden, en sonunda evi kiraladığında kiracısıyla yaşadığı sorunlardan, Amerikan mahkemelerinden, saat başı ücret alan avukatlardan biz bile ikrah ediyoruz.
Aslında tüm bunları eğlenceli bir dille anlatıyor Tolstaya, anlatıcının başına gelenler pişmiş tavuğun başına gelmediği halde anlatımındaki mizahi ton hiç kaybolmuyor. Sadece ev, mülk sahipliğinden bahsedilmiyor bu uzun öyküde. Temel konu Rus ve Amerikan kültürlerinin farklılığı ve yazar bunu en olmadık örneklerle, en çarpıcı biçimlerde gözümüzün önüne seriyor.
Ders verdiği üniversitede sınıfa gelip işlediği öyküdeki ahlâk üzerine ahkâm kesen öğrencisine ağzının payını verse dönem sonunda öğretim üyesi değerlendirme formu yüzünden başına gelecekleri biliyor. “Benim ülkemde el üstünde tutulan açık yüreklilik, idealleri yüceltme, vicdanının sesini dinleme, her türlü içi boşaltılmış coşku ve büyük anlatılar burada bir halta yaramıyordu. Burada insan bir yandan sınıfı sürekli eğlendirmek bir yandan da her öğrenciye sonsuz ve sürekli bir ilgi göstererek her birinin kendini bir numara hissetmesini sağlamak zorunda.”

Öğrencilerden başka açık seçik ırkçılık yapan komşuları, kuşlar yemesin diye yabanmersini ağacını tel örgülü kafese sokanlar da anlatıcının iki kültürü uzun uzun karşılaştırmasını sağlıyor. Ama özellikle Rusya’daki evinde yaptırdığı tadilatı hatırladığı bölümler, evine yerleşen ustalar, marangozlar ve bir süre sonra anlatıcıyı köleleri hâline getirmeleri, söz geçiremediği ustalarla konuşması için küçük bir çocuk gibi ablasını alıp gelmesi bana epey kahkaha attırdı. Rus ustaların (marangoz, tesisatçı, fayansçı, sıvacı) M.Ö. 13.yy’daki Mikenli ustalara el uzattığı bir paragraf var ki sanırım Tatyana Tolstaya’nın dünyaları nasıl birleştirdiğine dair en iyi örneklerden biri.
Yine Amerika’daki bir Rus akademisyenin anlatıldığı Duman ve Gölgeler’de de kültür farkının anlatıldığı yerler dikkat çekici. “Amerikalılar şapka takmıyor, kulaklarının düşüp düşmeyeceğini sınamak ister gibiler. Eldiven takıyorlar, atkı takıyorlar ama şapka yok. Şapka takmak onlara zayıflıkmış gibi geliyor. (...) Menenjit, araknoidit ya da üçlü sinir iltihabı olmayayım diye kafamı kalın bir örtüyle sarıyorum.” Bu cümlenin hemen hemen aynısını Bulgar yazar Miroslav Penkov’un yine Yüz Kitap’tan yayımlanmış Batının Doğusu’nda okumuştum, annemin saçın ıslak kalmamasıyla ilgili uyarıları gibi bu cümleler de beynime işlemiş.
Tatyana Tolstaya’nın bu uzun öyküleri beni en çok etkileyenler oldu ama sürreal konuları da sevdiği belli. Yokluğun içindeki bir depodan piyango gibi her gün başka bir eşyanın çıktığı "Pencere" öyküsü bu garip atmosfer içinde tüketim toplumunu ve bambaşka şeylere mahkûm oluşumuzu eleştiriyor.
İtalya’nın, Paris’in, Girit’in, Avrupa müzelerinin anlatıldığı öyküler bazen kişisel, bazen yine kültürel çatışmalarla dolu ama hep bir flâneuse havası taşıyor. Bazı öyküler gidenlere, ölenlere dair, bazıları ise Rus tarihinden yola çıkıp yine yazarın mizahi akıl yürütmesiyle okurla kurulmuş bir diyalog gibi.
Tatyana Tolstaya kadim bir kültürü, halkı anlatıyor. Detaylı ve incelikli mizahıyla Çehov’a, saçmalığı ve tuhaflıklarıyla Gogol’a, derinlikli betimlemeleriyle edebiyat yeteneğini miras aldığı büyük yazar akrabalarına göz kırpıyor. Erdem Erinç’in ustalıklı çevirisiyle bu önemli yazarla tanışmanız dileğiyle.
Tatyana Tolstaya, Öte Dünyalar, Yüz Yayınları, Haziran 2021, 243 s.






