Aşkımı Süpürmüşler
9 Nisan 2019 Öykü

Aşkımı Süpürmüşler


Twitter'da Paylaş
1

Ortalara solmuş çiçekleri de doldurmuş. Hangi arada? Saçı limon sarısı, yüzü kapkara cıvalı bir çingeneye güvenilir mi hiç? Güvenilir, oynak gamzelerinin arasına onca sevimliliği doldurur, bir de kat kat göbeğini öyle hoplatarak gülerse. Hadi neyse, her şeyin bir bedeli olsun.

Beyoğlu'nun bu sokağından hiç geçmemiştim. Nasıl buraya çıktım ben? Kafa başka yerde olunca. Daracık bir sokak. Kimse görünmüyor ama içten içe kıpırtılı, tıslamalı. Kaldırımlara tinerci çocukların, alkolik evsizlerin buram buram izleri sinmiş. Ara sokak kaldırımları karanlık basınca birilerinin evlerine dönüşüyor besbelli. Bu sokaklar sadece yollarla değil, görünmeyen yüzleriyle de birbirine bağlı demişti bir arkadaşım. Görmeseniz de üstünüze konan huzursuz titreşimleri hissediyorsunuz; kapalı kapılar ardında kocaman ağlak gözlü kadınlar, silahlar, hötlenmeler, sarkıntılıklar, gözdağları, inlemelerin birbirine karıştığı, girenin bir daha çıkamadığı içiçe geçmiş, ışıksız koridorlar...

Yolun başından beri sıska bir köpekçik peşimde. Arada bir önüme geçip, aç gözlerini bana dikiyor. Böyle bakınca etimden koparıp veresim geliyor. Sağa sola bakıyorum, belki yiyecek satan bir dükkan...Köpek de benimle birlikte bakıyor. Bulamıyoruz, içlerindeki gizleri taşımaktan fersiz kalmış, karanlık yüzlü, bakımsız apartmanlardan başka bir şey yok. Dairelerden birinde pencerede yarı beline kadar eğilmiş biri.

"Kııız, bana mı getirdin çiçekleri?"

Sesi kılçıklı, kalın. Konuşmasa kadın zannedilir. Bir tek köşeli çenesi erkek. Kalın sürmeli iri gözleriyle, hilesiz dolgun dudaklarıyla bağrış çığrış bir güzelliği var. Benim açık kumral, sakin, sessiz kadınlığıma tezat. Yaşını kestiremiyorum ama akranım gibi. Pek meraklı. Ben bu orospuları çok seviyorum. Hiçbir şeyden çekinmeye gerek duymayacak kadar kabukları soyulmuş. Neyse oylar. İçi boş ar-adap afra tafralarından ırak. Bizim otobüs durağının yakınında yıllarca küçücük bir kabinden bilet, jeton satan bir abla vardı. Göğsünden aşağısını, yürüdüğünü gördüğümü hatırlamıyorum. Çerçevelenmiş bir büst gibi. Renksiz, bütün manalardan muaf bir portre. Aldırmazlığı başka türdendi ama o da böyleydi, eyvallahsız. Kabini hiç nizam-düzenin işlemediği zırhıydı.

Çiçek, pencere güzeline değil tabiii ki. Sevgilime, İtalyan bu seferki. Bu da değil. Benim belamı versinler. Niye çiçek aldım. Kararlarım karar değil ki. Kafaya esmece. Pirincin taşını ayıklamaca. Her seferinde de tutturulmaz mı? Hele bu İtalyan! Dengesizliğin milliyeti yokmuş. Bir de Samsunlu vardı böyle, tutarsızlığın Karadeniz versiyonu, inatla karışık. Ya diğerleri, parasını benim verdiğim sigara dumanı altında esrarlı bakışlarla insan beğenmeyeni, "tam doğum günümde intihar edeceğim sen de benle gel" diye tutturanı, haşhaş içip başımda kara bulut olanı... "Oysa ben tek çocuktum." Bunu kendimi kaptırıp sesli söylemişim, allahtan duymadı penceredeki. Gel de anlat sonra anne-babasız kalmış tek çocuk ıssızlığını.

Başımı kaldırıp, samimiyetle öpücük gönderdim. Şaşırdı. Tersleyeceğimden ya da korkup kaçar adımlarla varlığından kurtulmaya çalışacağımdan bu kadar eminken...

Afallamalı bir gülümseme yayıldı köşeli, kara isli, çenesine. Tıraşla kurtulamıyor bu kara isten Anadolu çocukları. Onu kâle almama sevinmiş, bordo rujlu dudaklarını memnun memnun şöyle bir yaladı.

"Gelsene kııız, çay yaptım."

Yavaşlattığım yürümemi tamamen kesip, tam pencerenin altından ona baktım. Kollarımı yana indirdim, omuzlarım iyice düştü. İnsandan insana yolculuklarımdan bitap düşmüş, içimdeki bir yerden havam kaçıp boşalmış gibi sönmüşüm. Ne diye belledim âşık olacağım diye.

Köpekçik ellerimi böyle düşürünce, gelip elimdeki çiçekleri kokladı. İstediği hayrı bulmamış gibi kulaklarını sündürüp, kemikli kıçını sallaya sallaya uzaklaştı. Az ötedeki apartmanın önüne konuşmamın bitmesini bekler gibi yayıldı. Sabırsızlıktan gözünün biri inip, diğeri kalkıyor. Gören de benim köpeğim zannedecek. Belki de benimdir, şimdiye kadar karşılaşmamızdır da haberim yoktur.

"Valla isterdim bak ama daha sevgilimi terk edeceğim. Bekler beni. Zaten haberi de yok bittiğinden, iyice şey yapmayalım."

Çekinmediğimi görünce pencere güzelinin ruhu iyice şenlendi, havalandı. Yüzünün her tarafı gülümsedi bu sefer. Yarı aydınlıkta parlayan kapkara gözleri iyice açıldı. Böyle gülünce çehresi gözlerden ibaret kaldı. Allah bilir bu küçük, hırıltılı Beyoğlu sokağından geçen kaç kişiye laf atmıştır, kaç kere muhatap olmamaya, azarlanmaya maruz kalmıştır. Benim gibisi azdır ya, bırakmak istemiyor bir türlü. İnsan yakınlığından uzak, tıkıştırıldığı kuytusundan bir nefeslik çıkıverip, sohbet etmeye ihtiyacı var. Belli, tabiiatı konuşkan. Çocukluğumun biletçi ablasından farkı; suskundu o, gözlerinde bile kelam olmazdı. Ne bir eksik ne bir fazla kelime edemezdiniz. Kendi sıcaklığı kendine yeterdi. Bütün rolleri reddetmiş, yaşamının sonuna kadar insan ilişkilerinden firariydi.

"Ay kııız, çok heyecanlı. Ne diye terk ediyon? Ama bir de sen terk ettiğin adama niye çiçek alıyon be yav?"

Zembereğini koparan kahkahasıyla beraber iyice aşağı eğildi. Mesafeyi azaltıyor aklınca. Daha yakın olalım tabii. Bu sefer gerçekten düşecek diye içim ürperdi. Onun umurunda değil. Sanki her an, her şekilde ölüme hazırmış gibi.

"Yok aslında o beni terk edecek bence de, bana yetmiyor da, ben daha iyisini hak ediyorum falan hikâyeleri bilirsin"

Bilmez. Hayatın tamamen farklı iki kıyısında ömür dolduruyoruz.

"Ben onun yetmezliklerini görmezden gelirim de işte o...Aman boşver, hepsi böyle, valla bu kaçıncı."

Dediklerimi anlamaya çalışırken gülüşü çehresinde dondu. Bu halde ciddileşmeye çalışınca yüzü pek bir gülünç olmuştu.

"Anlamadın tabii. Kim anlamış ki. "

Gülüşü çözülüp, tekrar kahkahaya dönüşünce kollarını afili afili salladı. Forslu, fiyakalı bir ses takınıp,

"Yok anam çok anlarım bu işlerden. Kaç kişiyi adam ettim ben. Aman dur sen gelmiyorsan çayları alıp ben aşağı geliyorum ayol!" diyerek içeri girdi. Onun konuşması kesilince tenhalardaki uğultular birleşip sokağa doluştu sanki. Seslerden ibaret bu sis bizi sarınca köpecik başını omuz hizasından kaldırıp bir bana, bir sağa sola bakındı. Ciddi ciddi beni koruyor. Hâlbuki benim algılarım bozulmuş, korku hak getire.

Giriş katın üstü. Elimi çabuk tutup gitmek istedim ama olduğum yere çakılı kaldım. Bir boşluğun içinde, yerçekiminden kopmuş gibiydim. Elinde bir tepside iki demli çay, iki badem şekeri bir de ağır makyajının altına gizlenmiş derin kesikleriyle boşluğun içine girdi oturdu. Penceredeyken fark etmemişim yüzündeki izleri. Beni de otturttu. Köpek de ne zaman gelmişse, yanı başımızda. Biriyle konuşmaktan ziyade birine konuşmak onunkisi. Arada ayarı bozulmuş, acı tınlamalı kahkahalar.

"Çok seviyor benimkisi, hep çiçek alır bak."

"Çocuk istiyor bir de. Kız dölü nerde tutayım ben diyorum da, anlamıyo herif. Aşktan hep"

"Öpe öpe uyandırır bu biliyo musun. Ay yeter derim öyle sulu sulu ya seninkisi?"

"Sen niye terk ediyosun. Bundan öncekini de ben terk ettim. Bundan beterdi ayol, hep eteklerimin altında. Olmaz o kadar, sıkılırım öyle ben. Ya sen?"

"Dur ben çayları tazeleyeyim. Yazık kız senin için dolmuştur şimdi, ben en iyisi çaydanlığı getireyim, bekle"

O kafasında imgeler yaratıp süsleyerek ayakta kalan seyircisiz bir gladyatördü. Ben, beni böyle cesur kılacak şartlarda büyümemiştim. "Tek çocuğum ben!" Bunu yine sesli söyleyince köpek yüzüme baktı, gözlerinde acımak vardı. Kendi derdi yetmezmiş gibi. Hayvan sevgisinden bir zırh diksem ya üzerime.

O yukarı çıkar çıkmaz çiçekleri apartman girişine bırakıverdim. Yüzündeki sevgili kesiklerine küçük bir avuntu. Onun yaşamında olup bitenlerle, benim yaşamımda olmayıp bitmeyenlere ağıt olsun, eski bir şarkı tutturdum; aşkımı süpürmüşler.

Biletçi ablaya içimden bir selam çakıp, yolumu değiştirdim. Yıllardır gitmemiştim, en son gördüğümde kabini boş, sahipsiz kalmıştı. Hâlâ orada mıdır ki?

Köpeğim de ardımdan, seke seke. Belki buluruz yiyecek bir şeyler.


Twitter'da Paylaş
1

YORUMLAR


Ozge Kilocoglu Kiner
Seyhan coook yetenekli bir kalem. Ilk oyku kitabinin cikmasino sabirsizlikla bekliyorum ve ona sevgi ile sariliyorum.
11:01 AM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR