Held aşktan, bellekten, savaşlardan, sanattan, bilimden ve insanın bilimle imtihanından, görülmeyenden ve görülmeyenin hayatlarımızdaki rolünden, insanlar arasındaki bağlardan, özlemekten ve umuttan söz ediyor.
Okumaya beş yaşımı doldurduktan hemen sonra başladım ve bu demektir ki kırk üç yıldır okuyorum. Çocukluğumda deterjan kutuları ve annemin o güzel el yazısıyla doldurduğu turuncu ciltli yemek tarifleri defteri de dahil, elime geçen her şeyi okudum. Annem ve babam sayesinde o zamanlar satılan neredeyse bütün çocuk kitaplarını edindim. Bazılarını ben keşfedip istedim, bazıları abimin kitaplarıydı. Büyük çoğunluğuysa benim okumaya hevesimi gören annemin ve babamın aldıkları. Sonra sıra annemin kitaplarına geldi. Yetişkinlerin romanlarını okumanın zevkini Bilge Nobel Dizisi’ndeki kitaplarla keşfettim. Önce Nils Holgersson'un Serüvenleri, sonra Buddenbrook Ailesi, Ana ve öbürleri. Ortaokula başladıktan sonra Türkçeden başka bir dilde roman okumanın zorluklarla dolu mutluluğunu da yaşadım. Lise ve üniversite zamanlarında Dostoyevski, Tolstoy, Steinbeck, Jack London, Márquez, Ursula Le Guin, Yaşar Kemal, Ferit Edgü, Oğuz Atay ve Ahmet Hamdi Tanpınar girdiler hayatıma. Ardından Elias Canetti, Salinger, Hammett, Highsmith, Amin Maalouf ve Virginia Woolf. Bu yazarların beni içine çekip orada kaybeden romanları sayesinde umut etmeyi becerdim, hayatın içinde kalabildim o yıllarda.
Roman okumaktan koptuğum dönemler de oldu. Hukuk, hukuk felsefesi, siyaset ve tarih okumayı öncelediğim, edebiyatla ilişkimin öyküyle sınırlı kaldığı dönemler. Ama romanın kurduğu dünyanın büyüsünü başka hiçbir sanat türünde bulamadım. Hâlâ da bulamıyorum. Benim için gelmiş geçmiş en önemli öykü yazarı olan Edgar Allan Poe, romanın bir oturuşta okunamadığı için bütünlük kaynaklı muazzam kuvvetten mahrum olduğunu, okumaya ara verildiği zamanlarda girişilen dünyevi uğraşların kitabın etkisini değiştirdiğini, yok ettiğini ya da az veya çok oranda azalttığını söylüyor. Ona göre, okurken küçük duraklamaların olması bile hakiki bütünlüğü bozmaya yetiyor.[1]
Poe’nun bu görüşünü kendisine olan derin sevgime rağmen paylaşamıyorum. İyi bir roman okurken asıl iş o romanı okumak olur, dünyevi uğraşlar zorunluluklar nedeniyle araya girer sadece. Romanın etkisi o uğraşlar sırasında ortadan kalkmaz, tam tersine roman insanın zihninde yaşamaya, beslenip büyümeye devam eder ve o sıradan uğraşlara tahammül etmeyi mümkün kılar. Kaldı ki iyi roman da pekâlâ bir oturuşta okunabilir -ki kurmaca okumayı seven herkesin bunu yapmışlığı, ya da en azından yapmayı hayal etmişliği vardır.
Poe’dan sonraki iki yüzyıl boyunca bazı yazarlar onun edebiyat hakkındaki bu fikrini darmadağın eder nitelikte romanlar yazdılar, yazıyorlar. Artık değil bir okunuşta, birkaç saniye içinde, kendisinden önce gelenden ve ardılından bağımsız olarak okunabilen parçalardan oluşan romanlar var. Onlardan biri benim bugüne dek okuduğum en sıradışı biçime sahip roman olan ve bu yıl Booker Ödülü aday listesine giren Held[2]. Bu, 1997’de yayımlanan ilk romanı Bölük Pörçük Yaşamlar[3] ve 2009 tarihli Kış Mezarı ile sayısız ödül alan Kanadalı şair ve yazar Anne Michaels’ın üçüncü romanı.

Romanın başındaki içindekiler sayfasına bakılırsa kitapta on iki bölüm var ama kitap aynı zamanda irili ufaklı yüzlerce parça metinden oluşuyor. Bazı pasajlar birkaç sayfa uzunluğunda hikâyeler içeriyor. Bazıları yalnızca birkaç satırdan oluşuyor. İki sözcüklü ve yüklemsiz parçalar bile var. Metinlerin bir kısmında anlatıcının kim olduğu anlaşılabiliyor. Bazılarında ise söylenenlerin kim tarafından söylendiği belli olmuyor. Bazen Tanrı konuşuyor gibi geliyor insana, ya da doğa, ya da ölü bir yazar. Bazen yazarın okurla konuştuğunu düşünüyor insan, bazen de kendi kendine konuştuğunu. Booker’a aday gösterilmese ve kitabın ilk basımının kapağında bir roman yazmasa bu metnin roman olduğunu anlamak benim için çok zor olurdu. Öyle görünüyor ki, yazar insanın kısacık varoluşunun bölük pörçük karmaşıklığını bu kısacık roman metninin parçalılığı ve karmaşıklığıyla göstermek istemiş.[4]
Dediğim gibi, içindekiler kısmına bakılırsa roman on iki bölümden oluşuyor. Bana daha çok on iki bölüm değil de birbirleriyle çok gevşek bağlarla bağlanmış – hatta bazıları bağlanmamış – on iki ayrı düzyazı parçası varmış gibi geldi. Kitabın ortasında bir yerdeyken, zihnimde çok net bir görüntü canlandı. Sırtındaki dikişler gevşek dikildiği için birbirlerinden ayrılmaya yüz tutmuş on iki ortalı bir eski zaman defterinin görüntüsü. Geçen yıl Gospodinov’un Zaman Sığınağı’nı[5] okurken bir romanda kendi başına okunduğunda bir öykü olarak da var olabilecek bölümlerin olması fikrini çok sevmiştim. Zaman Sığınağı’ndan farklı olarak Held’de bölümlerin hepsi bağımsız birer metin hatta öykü olarak okunabiliyor, iki paragraflık olan da dahil.
(Bakıyorum da, Held hakkında yazma amacıyla oturduğum masada neredeyse iki sayfa yazı yazmışım, çocukluğumda ve gençliğimde okuduğum yazarlardan, romanları neden sevdiğimden söz etmişim, Held’in sıradışı biçimini anlatmışım ama romanın ne anlattığına dair henüz bir kelime bile yok. Bu tesadüf değil. Kitabı okuduktan sonra kendi hayatını, anılarını, çocukluğunu düşünmeyecek kimse olmayacaktır. Bu denli parçalı bir romandan söz ederken kendisi de bölük pörçük olan bir yazı yazmamı da yadırgamıyorum doğrusu.)
Held aşktan, bellekten, savaşlardan, sanattan, bilimden ve insanın bilimle imtihanından, görülmeyenden ve görülmeyenin hayatlarımızdaki rolünden, insanlar arasındaki bağlardan, özlemekten ve umuttan söz ediyor. (İnsanın “geriye ne kaldı ki” diyesi geliyor, öyle değil mi.) Kitabın satışını yapan web sitelerinde tanıtımlar, “nefes kesici ve gizemli bir roman” diye başlıyor. Bunlar kitabı nitelemek için kullanılabilecek çok yerinde iki sıfat. Nefes kesici çünkü sahiden çok güzel bir metin, gizemli çünkü okura bir bilmecenin içinde olduğunu hissettiriyor. Okur kendini 1910’dan 2025’e uzanan, kronolojik olarak anlatılmayan, kahramanlarının arasında bazen hiçbir ilinti bulunmayan hikâyelerin (ve dedim ya, zaman zaman da hikâyesiz metinlerin) ortasında buluyor. Bazı pasajları okuduktan sonra saatlerce, hatta günlerce metni düşünüyor insan. Bazen bir integral problemini çözmekle görevlendirilen ilkokul öğrencisi gibi hissediyor, bazen de sözcüklerin ve onların imlediği fikirlerin hayalinin peşinde dalıp gidiyor. Ben bütün o düşünme ve hayal kurma fasıllarının sonunda kitabın bütün derdinin hayatın karşıtlıklarını göstermek olduğunu düşündüm. Bilimle metafizik, gördüklerimizle görmediklerimiz, sözcüklerle söylenmeyenler, savaşla umut arasındaki karşıtlıklar. Roman okuyanın zihnine doğru olduğunu sandığımız şeylerin yanlış, yanlış bildiklerimizin de doğru olabileceği şüphesini ekiyor. Ve o şüphenin okuru götürmek istediği yer umut. Bunu yazar da bir söyleşisinde ifade ediyor[6], yıllardır üstünde çalıştığı bu kitabı okurlara güvenilebilir bir umut aşılamak, insanların kendilerindeki gücü bulabilmelerini sağlayabilmek için yazdığını.
Bence romanın en çarpıcı hikâyesi, hamile olmasına rağmen bir savaş bölgesinde hekimlik yapmaya giden Mara’nın babasının evinden ayrılmasının ardından olanları anlatan hikâye. Mara’nın sevgilisi Alan, Mara gittikten sonra ne yapacağını bilemeyip babanın evine gidiyor ve onu orada iki can dostuyla buluyor. İşte o hikâyenin içinde bir yerde Alan, Alzheimer’dan kaybettiği babasının bazen söylenenleri anladığını anlatırken şöyle diyor: “Umut hiç yanlış ya da nafile olur mu?” Bana öyle geliyor ki bütün o güzel sözcüklerin, anlatımın ve duyguların arasında, bir konuşma cümlesinde önemsizmişcesine söylenen bu sözler kitabın özünü oluşturuyor.
Zygmut Bauman’ın ve Riccardo Mazzeo’nun mektuplarla yürüttüğü sohbetleri içeren Edebiyata Övgü[7] isimli kitabın son sayfalarında, 2017’de doksan iki yaşındayken kaybettiğimiz sosyolog Bauman, sanatın dünyayı değiştirip değiştirmediği sorusu karşısında, geriye baktığında ilk gördüğü şeyin ölü doğmuş umutların, yerine getirilmemiş vaatlerin ve beklentilerin, daha gerçekleşme imkânı dahi bulamadan yalanlanan, kenara atılan ve unutulan sözcüklerin gömüldüğü uçsuz bucaksız bir mezarlığa benzediğini söylüyor. Ama sözcüklerin gücüne güvenmekten vazgeçmiyor Bauman. Sosyologların ve roman yazarlarının insanların gücünü görünmezliklerinden alan en gizli ve içsel yaşam kaynaklarını görmelerine, yaşamlarını sürdürme yollarına anlam, amaç ve değer aşılamaya ve yaşamın getirdiği tuzak ve pusulardan uzak durmalarına yardımcı olmakla yükümlü olduğunu belirtiyor. Sonunda da, sosyologlar ve roman yazarları bu yükümlülüğü yerine getirirken sözcüklerden başka hiçbir araca sahip değildir, diyor.
Bildiğim kadarıyla Held henüz Türkçeye çevrilmedi. Ama eli kulağında olmalı. Kitabı okuyacak olanlar benim hissettiklerimi hissedecekler mi ya da yazarın aşılamak istediği gücü kendilerinde bulacaklar mı bilmiyorum. Bu yazıdaki sözcüklerin yazarı olarak bunları ancak umut edebilirim.
[1] The Importance of the Single Effect in a Prose Tale (Edgar Allan Poe, 1842). Poe’nun bu görüşünü yazıma alırken Notos Atölye’nin web sitesinde yer alan çeviri metinden yararlandım. https://notosatolye.com/yaratici-yazi-ustune-dusunceler/
[2] Held (Anne Michaels, Bloomsbury, 2024)
[3] Bölük Pörçük Yaşamlar hakkında bir yazı için: https://oggito.com/icerikler/hayalet/68946
[4] Terry Eagleton Edebiyat Nasıl Okunur isimli kitabında modernist sanat eserlerinden söz ederken, Marcel Proust’un ve James Joyce’un olağandışı uzunluktaki cümlelerine atıfla modern varoluşun opaklığının ve karmaşıklığının edebi eserlerin yalnızca içeriğine değil, biçimine de nüfuz etmeye başladığını söyler. (Edebiyat Nasıl Okunur, Terry Eagleton, çev. Elif Ersavcı, İletişim Yayınları, 2019)
[5] Zaman Sığınağı (Georgi Gospodinov, çev. Hasine Şen Karadeniz, Metis Yayınları, 2022)
[7] Edebiyata Övgü (Zygmunt Bauman ve Riccardo Mazzeo, çev. Akın Emre Pilgir, Ayrıntı Yayınları, 2016)






