Atlı
7 Ağustos 2019 Öykü

Atlı


Twitter'da Paylaş
0

Kardeşlerim uyuyordu, anamla babalığım ardımdan kapıya kadar geldi. Babalığım, “Bahtın açık, Hızır yoldaşın olsun,” dedi, anam eşiğe çömeldi, entarisinin eteğiyle gözlerini sildi. 

İbrahim yolun başında elinde bohça, sırtında torba bekliyordu. Selamlaştık, başkaca söz etmeden yola koyulduk. Köpekler köyün çıkışındaki dik yokuşun başına kadar peşimizden geldi, sonra da ötesi kendilerine ait değilmiş gibi başları önlerinde köye döndüler. Bende iki, İbrahim’de bir torba, yokuşu tırmanıyoruz, tanyeri ağardı, kuzeyden güneye akan ırmağın suları alacalandı. Ardımızdaki yel sanki bizi köyden çok ıraklara atmak istiyordu. Tepeye vardık, yüreğime bir sıkıntı çöktü. İbrahim mahmurluğunu üzerinden atmış, paslı dili açılmış, “Allah seni inandırsın, gün doğmadan başlıyorsun pamuğu çapalamaya, öğlene kadar anca iki sıra gidip geliyorsun,” diyor. Ha babam de babam anlatıyor. Ötelere baktı, “Valla sana yemin olsun,” dedi, eliyle civarı topladı, “bizdeki üç köyün arazisi o memleketin bir tarlası etmez.” Geçen yıl gittiği Adana’yı övüyor mu kötülüyor mu belli değil. Aklım anamda. Geriye bakmak istedim, baksam adımımı ileriye atamayacağım, caydım, iyice hızlandım. İbrahim, “Acelen ne, bu kadar mı bezmişsin köyden,” dedi. Ağzımı bıçak açmıyor. “Valla bu gidişle akşama Adana’ya varırsın. Ama gecesi pistir, sinekleri komaz yatasın,” dedi. İçimdeki sıkıntı büyüdü. Tepeyi aştık. Yel güçlendi, güneye uzanan yolun üzerindeki tozu toprağı önüne kattı götürdü. İçimdeki sıkıntı dağılmıyor. “İbo?” “Ne var?” “Gel biz Adana’ya gitmeyelim.” Durdu, ben hızımı kesmeden yürüyorum, arkamda kaldı, “Dur hele dur, yani şimdi sen diyorsun ki köye geri mi gidelim.” Başımı geriye çevirmeye korkuyorum. “Yav dursana!” diye bağırdı. “Niye durayım, yola çıkmışız bir kere.” Bir el beni ardımdan itiyor, öyle hızlıyım. Soluk soluğa yanıma geldi, nefesi ağır kokuyor, anlaşılan anası akşam tereyağını, unu, kavurmayı, soğanı esirgememiş oğlundan. “Peki o vakit, niye gitmeyelim diyorsun?” Durdum, yüzüne baktım. “Yav ben köye geri gidelim mi dedim.” Bir gözünü kıstı, kaşı alnına dökülen saçlarının ucuna değdi. “Adana’ya gitmeyelim dedin ya.” Sen okuldayken de böyleydin oğlum İbo, her şeyi kıçından anlıyordun. “Adana’dan başka memleket yok mu,” dedim. “Var elbet ama ben bilmem, bilmediğim memlekete de gitmem.” Yamaç aşağı iniyorduk, tepe köyle aramıza girdi, biliyordum bu mesafeden sonrasında köy görünmez, hızımı kestim. Aşağıda toprak yolun kıyısındaki dut ağacı, belli ki kış uykusundan yeni uyanmış, dallarındaki küçük yeşil tomurcuklar uç vermiş. Köylünün ziyaret bellediği ağacı gösterdim, “Şu mübareğin altında soluklanalım biraz,” dedim. Ağacın yaşlı dalları dibine düşmüştü. Köylü günaha girmekten korkar, kuru dalları götürüp yakmazdı. Ağacın gövdesini üç kere öptük, yükümüzü altına indirdik. Birbirinden uzak, sağa sola dağılmış kuru dalları bir araya getirdik, koca bir yığın oldu. Birkaç adım ötede kaynağın dibindeki çakıl taşlarıyla oynaşan ışığı avuçlayıp öptük, yüzümüze sürdük. Tam o sırada bir vızıltı koptu. Göğe baktık, bir de ne görelim, arılardan kara bir bulut. İkimiz aynı anda elimizi suya daldırdık, taşları alıp havada birbirine vurduk. Hem koşuyoruz hem, “Kona! Kona! Kona!” diyoruz. Konacak yeri mi beğenmediler, yoksa biz mi beceremedik, arılar akıp gitti. Güldüm, “Az kalsın bir kovan arıya kanıp yolumuzdan olacaktık,” dedim. İbrahim, “He valla, bravo onlara, bizden akıllı çıktılar, yollarından şaşmadılar,” dedi. “Bravo,” dedim, arılara mı kendisine mi dediğimi anlamadı. 

“İbo, gel biz İstanbul’a gidelim.” Gözbebekleri büyüdü, “Git Allahını seversen, nasıl gidelim, çok uzaktır. Hadi gittik diyelim, tanış yok, hadi bulduk diyelim...” Kesmesem uzatacak, “İstanbul’a tren gitmiyor mu?” Sustu. “Adana’ya gideni varsa İstanbul’a da vardır. Adana’da tanışın mı vardı da gittin? ” Dağları gösterdim. “Bize bu dağların ardı gurbet.” Ses yok. “Doğrusun, İstanbul uzaktır ama büyüktür de. Büyük memleketin kazancı çok olur.” Duyan da İstanbul’a gitmişliğim var sanır. Ensesini kaşıdı, “Yok arkadaş ben bildiğimden şaşmam,” dedi. “E peki köyden niye şaştın?” “Ne yapsaydım, aç mı kalaydık.” Epey konuştuk, ben İstanbul diyorum, o Adana. Ne ben ona kanıyorum, ne o bana. 

Nal sesleri, “Gelen var,” dedim. Sesin geldiği yöne baktık. Önce kasketli başı, ardından gövdesi göründü. Altındaki iyi cins kızıl atın alnından burnuna, enli beyaz bir çizgi uzuyordu. Atlı yaklaştı, selam verdi, yuları kendine çekti, atın boynunun altındaki beyaz benekler göründü. Böyle soylu bir atın sürücüsünü hafife almamak lazım. Ayağa kalktık, atlı eliyle oturmamızı işaret etti, indi, yuları boynundaki kayışın içine sıkıştırdı, atı çayıra sürdü. Üstü başı tertemiz, babalığımdan yaşlı. Kaynağa yöneldi, kasketini çıkardı, kaynağın başındaki taşı üç defa öptü, kasketini üstüne koydu, yüzünü yıkadı, geldi ağacın gövdesini de üç defa öptü. Biz de susmuşuz, onu seyrediyoruz. Doğrulduk, “Oturun oturun,” dedi, geldi karşımıza oturdu. “Hayırdır gençler, nereden gelip nereye gidiyorsunuz?” Köyü söyledik, nereye gittiğimizi söylemedik. Bir bize bir yüke baktı, “Niye yayasınız, eşek de mi yoktu,” dedi. İbrahim güldü, “Yolumuz uzundur emmi, eşekle gidilmez,” dedi. “Uzun yol dediğin neresidir?” Ben, “İstanbul” dedim, İbrahim “Adana”. Atlı güldü, tabakasını çıkardı, sigara sarıp kehribar ağızlığa yerleştirdi, muhtar çakmağıyla yaktı, dumanı ileriye üfledi, “Siz yola birlikte çıkmışsınız, lakin yoldaş olamamışsınız,” dedi. Birbirimize baktık, başımızı önümüze eğdik. Yaşımızı sordu, söyledik. Torbalara baktı, “Gurbete giden adama bu yük fazladır,” dedi. İbrahim bakışlarını hızla üzerimde gezdirdi, sonra atlıya baktı, “Yükün ekseriyeti arkadaşındır, anası bir post çökelek koymuş ki satıp yol parası yapsın,” dedi. Atlı gözucuyla bana baktı, bakışlarımı yere çevirdim, İbrahim’e döndü, “Senin yol paran var mı peki,” dedi. “He emmi, söylemesi ayıp, birkaç kuruşum var.” “Ya çökeleğin alıcısı çıkmazsa, o vakit bırakıp gidecek misin arkadaşını?” Zor soru. İbrahim cevap vermedi. 

Atlı boğazını temizledi, “Ben gençken,” dedi, çenesinin ucuyla İbrahim’i işaret etti, “senin yaşlarındayken bizim köyden bir arkadaşım Guleman’a çalışmaya gitmişti.” Ata baktı. “O vakitler Yoldaş’ın nenesi vardı.” At kafasını çayırdan kaldırdı, anlamış gibi bizden yana baktı. “Benim gözümde evlattan ileridir, çok da çeviktir,” dedi. “Maşallah emmi, Allah sahibine bağışlasın,” dedi İbrahim. “Yav ben ne anlatıyordum söz nereye geldi. Neyse, bu arkadaş köye geldi, dedi fabrikada işçiye ihtiyaç vardır, gelin çalışın. Tabii o vakitler köylü dışarıya gideni, köleliğe gitmiş diye kınıyordu. Neyse uzatmayayım, arkadaşın sözüne kulak verdim, gittim abime dedim, abi ben Guleman’a gideceğim.” Babalığımla konuşmam düştü aklıma. Gideceğimi söylediğimde sağ olsun ne umudumu söndürdü ne de güçlendirdi, “Valla doğrusunu sen bilirsin,” dedi. Zaten ne zaman kendine birşey sorsam, “Anan bilir,” der. 

“Abim, niye biz aç mıyız açıkta mıyız, çok şükür arazimiz var, çalışıp yiyoruz, dedi. Dedim, abi nüfusumuz artıyor, arazi artık yetmiyor.” Güneş ısıtmaya başlamış, esinti kesilmişti. Ceketini çıkardı, katlayıp yanına koydu usulca. Gömleğini kara bassan, kar aklığından utanır. Öyle bir anlatıyordu ki hiç susmasın istiyordum. “O zaman evliyim, iki tane de çocuğum var. Dedi, oralarda çoluğunu çocuğunu sefil edersin. Dedim, abi hanımımı, çocuklarımı sonra götürürüm. Hanımın genç kadındır, çocukların küçüktür, olmaz, dedi. Abimin hanımı, Allah rahmet eylesin, çok gün görmüş kadındı, üzerimde emeği çoktur, abim de sözüne kulak asardı, gittim ona söyledim. Dedi, madem böyle bir fırsat çıkmış, hiç durma git. İki üç gün kafamda evirdim çevirdim, sonunda bir gece sabaha karşı çıktım yola.” E nereye gidersen gün doğmadan çıkmazsan varacağın yer ıraklaşır. “Hanım bohçayı doldurmuş, ne yok ki içinde, gören de Fizan’a gidiyor, der.” Atlı azık bohçalarımıza baktı, “Madem birlikte çıkmışsınız yola, bunları bir edin,” dedi. İbrahim şaşkın, kalktım benim bohçamdakini İbrahim’inkine koydum, bademleri getirdim, “Buyur emmi,” dedim. Atlı bademlere baktı, “Hayret, bu zamanda badem,” dedi. “Anam zor vakitlere saklamış.” “Madem zor vakitler içindir öyleyse götür yerine koy.” “Emmi senin kısmetindir.” “Ne yaptım da kısmetim olsun yeğenim.” Sustum. Atlı uzaklara baktı, İbrahim atlının ağzına bakıp, “E emmi gittin mi Guleman’a,” diye sordu. Biten sigarasını ağızlıktan çıkardı, yere attı, küçük bir taşla ezdi, öksürdü, “O zaman Murat suyunun üstünde köprü yok,” dedi, “Guleman öte yakada. Geleklerle geçiliyor, otuz kuruşa. Gelekçiye otuz kuruş verdim, bindim, gelek sallana sallana ilerliyor, birden içime bir pişmanlık düştü, karşı yakaya yaklaştıkça büyüdü, gelekten adımımı zor attım toprağa, kavaklar var, gittim altına oturdum, bir cigara yaktım, suyun öteki yakasına bakıyorum, Murat suyu gözümde oldu aşılmaz bir deniz. Yav ben ne yaptım, çoluğumu çocuğumu, düşman sahibi abimi bıraktım buralara, elin işine geldim, dön abinle sırt sırta ver, kendi arazini işle, dedim. Kalktım suyun kıyısına geldim, gelekçiye bir otuz kuruş daha verdim, beni karşıya geçir, dedim. Adam, Allah Allah, sizin köyde kavak mı yoktu, cigaranı orda içeydin, dedi.” İbrahim’le birbirimize baktık, güleceğiz ama atlı gayet ciddi, cesaret edemedik. “Neyse gençler uzatmayayım, karşıya geçtim. Karnım da öyle acıkmış, başım dönüyor, ayakta duramıyorum. Bohçayı açtım, karnımı doyurdum. Üstüne bir cigara yaktım, bu sefer de, yav bu azığı bana verdiler ki gidip çalışayım, böyle olur mu, hangi yüzle köye döneyim dedim.” Sustu, cebinden çıkardığı bez mendili gömleğinin yakasıyla boynu arasına yerleştirdi, ata baktı, at suyun başına gelmişti, “Çok soylu hayvandır, Maden’den almıştım nenesini,” dedi. Bizim hiç atımız olmamıştı, gördüğüm atlara da benzemiyordu. İbrahim, “Emmi bu aygırdır değil mi,” dedi. Oğlum İbo dur yav, bi dur yav, elimden gelse bohçayı top edip tıkayacağım ağzına. “E emmi ne yaptın sonra,” dedim. “Neyi ne yaptım?” “Karşıya geçtin mi?” “Gelekçiye bir otuz kuruş daha verdim, adamın yaşı epey vardı, yüzüme baktı, bu yaşıma geldim böyle iş görmedim, dedi, neyse tekrar karşıya geçtim. Tarif edilen yere gittim. Arkadaşın söylediği kişiyi buldum, ölmemişse Allah selamet versin, Palu Zazalarından orta yaşlarda bir adamdı, beni işçilerin kaldığı barakalara götürdü. Belki her barakada otuz kişi yatıyorduk.” İbrahim, “Sinek var mıydı,” diye sordu. Atlı, “Ne sineği yeğenim,” dedi. İbrahim, “Çukurova’da çoktur, üvez derler adına, fena yakıyor,” dedi. “Yok yeğenim, Guleman’ın havası bizim buralarınki gibidir, sinek minek olmaz.” Araya girdim. “Emmi işe girdin mi?” “He yeğenim o zamanlar kim gitse giriyordu, ertesi gün başladım. Bir mühendis vardı, çok edepli, sakin, genç bir adam, ne zaman dara düşsem Hızır gibi yetişiyordu. Diyarbakır’da Maarif Koleci’nde okumuş. Kendi kendime, dedim ben de oğlumu orada okutacağım.” İbrahim, “Kolec dediğin, mühendis mi çıkıyor ordan,” dedi. İbo ben sana ne diyeyim, bilsen ne olacak, gidip okuyacak mısın, beşi zor bitirdin. “Yok yeğenim orta, lise bir arada. Adam İstanbul’daki yüksek mühendislik okulunu bitirmişti.” Atlı saatine baktı, İbrahim ağzını açtı, baktım bir şey söyleyecek, dürttüm, konuşmasına fırsat vermeden, “Emmi Guleman’da ne kadar kaldın,” dedim. Saatini cepkenindeki yuvasına yerleştirdi. “Altı ay hiç köye gitmedim. Bir gün haber geldi, köyde bizim aşiretten birini vurmuşlar, abim, durmasın gelsin, demiş.” Bir sigara daha sardı, ağızlığa sokmadan içti. Derin bir soluk aldı, sigaranın dumanı beyaz bıyıklarına yayıldı, cepkenindeki kösteğin zinciri sallandı. “O gece sabaha kadar yatakta kıvrandım, gitsem bir türlü gitmesem başka türlü. Sonunda, atamdır, gel demiş, nasıl gitmeyeyim, dedim, gün doğar doğmaz suyun kıyısına geldim. Baktım gelekçi orada, altmış kuruş verdim. Hemşerim bu fazladır, dedi. Neme lazım sen peşin al, dedim.” Atlı güldü, sesi çatallıydı, ben de güldüm, İbrahim’de tık yok. “Ya işte böyle gençler, eğer yanımda sağlam bir yoldaşım olaydı doksan kuruş kârdaydım.” Hesap yaptım, doğruydu doksan kuruş tutuyordu. “Peki emmi, sonra Guleman’a geri gittin mi,” dedim. Duraksadı, “Yok yeğenim, fakat sonraları keşke o haberi aldığımda köye gelmeseydim dediğim çok oldu.” Atı gösterdi, “Yoldaş Guleman’dan geriye kalan tek servet. Önce nenesi, sonra anası, şimdi de bu kahrımı çekiyor,” dedi. Sonra küçük bir dal aldı yerden, öğretmenin çubuğu gibi ama sertçe değil, hafif hafif salladı. “İş değil meslek sahibi olun. Niye? Çünkü insan işini yitirebilir, gençlikte adamın başı dumanlı olur, şeytan genç adamın kulağının arkasındadır, dürtükler, misal, ona uyar da kumar oynarsa bütün kazancını bir gecede yitirir. Ama meslek dediğin hiçbir kumarda yitirilmez.” Ben can kulağıyla dinliyorum ama İbrahim dalıp gitmiş. “Hayırdır yeğenim başını mı ağrıttım.” İbrahim duymadı, dürttüm, irkildi, kaşla göz arasında atlıyı gösterdim. “Buyur emmi,” dedi. “Başını ağrıttım herhal.” İbrahim, “Yok emmi o nasıl söz,” dedi. Atlı saatine baktı tekrar, saatin kapağındaki trenin tepesinden dumanlar yükseliyordu. İçime bir kurt düştü, ya çökeleğin alıcısı çıkmazsa. Bir elini yere bastırdı, doğrulacak gibi oldu, “Gençler, yolunuz uzundur, üstelik yayasınız,” dedi. “Emmi bir şey soracağım,” devamını getirmedim. Çökeleği Elazığ’da mı yoksa ilçede mi daha iyi paraya satarım diye soracaktım ama çekindim. “Çekinme yeğenim sor, bilirsem ne mutlu bana,” dedi. Utanıyorum, nasıl sorayım, meslek aklıma takılmıştı, onu sordum. Güldü, “Ben de zor soracaksın zannettim,” dedi. “Bana zordur emmi.” Bir daha güldü, “Şimdi yeğenim tarlada çapa sallamak, yük taşımak iştir ama misal, şoförlük, duvarcılık meslektir.” Ne güzel laflar ediyordu. Babalığım hiç böyle şeyleri bilmezdi, bildiklerini de dile dökemezdi. “Misal, bu Guleman’daki arkadaşım sizlere ömür, iki sene önce hakka yürüdü. Bir oğlu vardı, hayırsızın teki, babasının servetini kumarda batırdı.” İbrahim, “Yapma yav,” dedi. Atlı ayağa kalktı, “Pirim hastadır, gözü yoldadır, geç kalmak olmaz,” dedi. Koştum atı getirdim, “Emmi bu son söylediğin, hani meslek dediğin, çok hoşuma gitti,” dedim, gözlerimin içine baktı, gözlerinin içi gülüyordu, eline eğildim, öptüm, o da omzumdan. Önünde durdu, Yoldaş başını eğdi, alnının akından öptü. Yuları eline bir kez doladı, yaşından beklenmeyen çeviklikle eyere yerleşti. “İstanbul büyük memleket, insan boğulursa da büyük suda boğulsun,” dedi. Ayaklarıyla Yoldaş’ın karnına hafifçe dokundu, Yoldaş başını yay gibi gerdi, ileriye atıldı


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR