Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

21 Ekim 2020

Öykü

Ayna Cini

Sitem Şanlı

Paylaş

3

1


Aynanın önünde uzun süre kalınca hangi tarafta

 bulunduğumu karıştırıyorum.

- Burhan Sönmez

Birkaç gün önce, kasalı bisikletiyle plastik toplayan, ben yaşlarda biriyle ayaküstü sohbet ettim. “İşler nasıl,” diye sordum. “Hiç yoktan iyidir abi,” dedi. O günden beridir hiç ile yokun yaşamımdaki lekelerini düşünüyorum. Sonunda, yokluğun dibini gördüğüme göre neden hiç için çabalamayayım ki? Karar verdiğimde banyodaydım. Aynanın karşısında durmuş gözlerimin içine bakıyordum. En derinlere. Ne kadar kararlı olduğumu görmek istiyordum. “Yaparsın,” dedim. Sesli söyleyince bir halt olacakmış gibi. “Bir iş bulana kadar, geçici süreliğine yani,” sesimdeki kararlılığa kendim de şaşırmadım değil.

“Üniversite mezunu plastik toplayıcı ha!”

Sesin serinliği, aynaya birkaç santim mesafedeki yüzüme çarptığında sararan lavabo taşına yasladığım ellerim beni geriye doğru fırlattı. Beyaz fayanstan yapma zeminin arkasındaki rutubet kokulu duvara çarpıp döndüm. Beynimin içinde deprem olmuş, aklımın şirazesi kaymıştı. Olurdu böyle arada. Birkaç saniye de sürse sallanır dururdum. Yaklaştım, aynadaki yüzüme sokuldum. İçine çöken avurtlarım, kararan gözaltlarım falan derken tuvalet, önce benim sesimle ardından kalın, sert bir sesle doldu. İçimde kabaran bir şey dışarı taşmaya hazırlanıyordu. Tek ihtiyacı olan kendine bir suçlu bulmaktı. Suçluyu, sehpaya çıkaracak altındakine bir tekme vurup sallandıracak, her şey normale dönecekti. Akılsa akıllığını bilsin, bu ne canım. Ettiği oyuna bak.

 “İyice tırlattın. Kendi kendine konuşuyorsun.”

İnsan kendinden çıkan sesi, sözü bilmez mi? Dilimizle kulağımız arası bir karış bile değil. Yok, bu ses benim değil. Aynadan geliyor. Aynanın uzaklarından. Orada da benden başka kimse yok. Demek ki içimin sesi taşmış, ayna bulmuş, konuşacağı tutmuş. Rahat bırakıyorum. Karşısına kurulup dinlemeye başlıyorum. İç sesimin ne kadar kalın olduğunu düşünüyorum. Sözcükleri de bambaşka diziliyor. Hem artık ne düşünsem sesime bürünüyor. Böyle oluyormuş demek iç sesi firar edince.

“Bak, gözlerin perişanlıktan kan doğuruyor. Gel, şöyle iyice yaklaş da biraz dertleşelim.”

Dudaklarını kulaklarına vardırmış, karşımda pişkin pişkin sırıtıyor. İçimin sesi, kızaran gözlerimle dalga geçip duruyor. Üstelik, aynayı tamamen kaplamış, gözlerimin doğurduğu kana bakamıyorum. Yatak odasına gidiyorum. Komodinin çekmecesinden cep aynasını çıkarıyorum. Ortadan çatlamış aynanın çatladığında bir damla kan. Sol kirpiğimin ucuna yapışıp kalmış, düştü düşecek. Parmaklarımı kirpiklerime doğru götürüp yakalıyorum. Gerisin geri tuvalete gidiyorum.

“Hey sen,” diyorum, “içimin sesi.”

“Ayna cini,” diyor, “adım, Ayna Cini.”

Demek kendine verdiğin isim bu. Sol kirpiğimden düşeyazan bir damla kanı parmaklarımın arasında sıkıca tutmuş, önünde duruyorum. İçimin sesi başka olsa da dışı ben gibi. Bodur, sıska, kambur. Üstelik işsiz. Hepsini toplasam eni sonu sol yanağımın çıkık kemiğine, gözümden akanın yoluna kara bir ben gibi düşmüş sıskanın teki.  Plastik toplayıcısı çocuğun söylediklerini düşünüyordum. Bu kadar dert etme abi, kafayı yersin maazallah, deyişi yankılanıyor. Çocuk haklıymış.

“Neyine yetmedi içimin boşluğu da kendini bir tuvaletin aynasına attın. Beni kendimden işkillenir hale getirdin. Tek sıkılan ben değilim demek ki. Sana da darmış bu etsiz kemik yığını.”

“Yok be Kemal, sen iyisin. Ama benim buradan çıkmam lazım. O yüzden sana bir teklifim var. Tamam dersen...”

“Teklif ha,” diye kendimden geçmiş, bağırıyorum. Sonra bir şimşek çakıyor. Aklımda değilmiş problem önce bunu anlıyorum. Sonra da aynadakinin iç sesim olmadığını.

“Kimsin?”

Susuyor. Kendini savunmanın en üç kâğıtçı biçimine bürünüyor. Banyonun içine dönüyorum, aynayı parçalayacak bir şeyler arıyorum. Kapının arkasındaki demir fırçayı sapından yakalayıp, aynanın merkezine doğru bir darbe savurmaya hazırlanıyorum ki, eli vuracağım yere doğru kalkıyor. Sesini duyurmak için bağırıyor.

“Dur!”

“Hah şöyle,” diyorum, “konuş ki anlaşalım.”

Konuşuyor ama bir şey söylemiyor. Art arda dökülen tek heceli binlerce sözcük. Elimdeki fırçayı yavaşça indiriyorum. Göğsüm hızla inip kalkıyordu.

“Sakin ol,” diyor, “derin derin nefes al, geçecek.”

Kendime, aynadaki sese, ciddiye alıp cevap vermelerime, evin içinde koşturmalarıma gülmeye başlıyorum. O da gülüyor. Kahkahalarla gülüyoruz. Dışarı çıkıp biraz hava alsam iyi olacak.

“Nereye gidiyorsun? Daha bir şey konuşmadık!”

Çıkmak üzere olduğum kapıyı kapatıp geri dönüyorum. Gerçek ve hayâl arasındaki tüm ihtimalleri kaldırıp aynanın önünde duruyorum. Pür dikkat bana bakıyor, ciddiyetle bir şeyler söylemeye hazırlanıyor. Artık ikimiz de gülmüyoruz. Bu iş burada bitmeli.

“Beni buradan çıkarmalısın,” diyor.

Gözlerimi kısıp yüzüne bakıyorum. 

“Tamam, anladık beni çıkarmayacaksın, hiç olmazsa şu aynadaki lekeleri sil. Buradan bakınca koca dünya lağım çukuru gibi görünüyor,” diyor. Dalga geçer gibi bıyık altından gülüyor. Bu kez gülmesine değil de koca dünya demesine içerliyorum.

“Oradan bakınca görüp görebileceğin tek yer tuvalet, o da lağım çukuru zaten.”

Yüzü dokunaklı bir hâl alıyor. Nedense içimi oymuş, boşluğuna tuz doldurmuş gibi hissediyorum. Ona mı acıyorum yoksa onda gördüğüm kendimden bir parçaya mı, bilmiyorum.

“Sana dışarıyı göstereyim mi?”

Teklifim üzerine keyfi yerine geliyor. Tuvaletin küçük penceresine doğru uzanıyoruz. Ayaklarımızın altındaki tabure sallanıyor, ben sallanıyorum, ayna sallanıyor. Gözlerimiz, gelip geçenlerin bastığı çatlamış kaldırımların hizasında. Evleri, vızır vızır geçen arabaları, insanların telaşlı, yorgun, yamuk adımlarını seyrediyoruz. Gökyüzünü göremeyecek kadar aşağıdayız. Bu yüzden ona, bulutları gösteremiyorum.

“Sevdin mi?”

Başını aşağı yukarı sallıyor.

“Nesini sevdin ki?”

Sorumu geçiştirip konuşmaya başlıyor. “Bak! Gel şu anlaşmayı yapalım, hemen yok deme, beni bir dinle.”

“Ne karşılığında çıkaracağım seni oradan?”

“Dile benden ne dilersen.”

“Ya seni oradan çıkardıktan sonra kaçarsan, anlaşmamıza sadık kalmazsan?”

“Kaçsam ne olacak, yıllardır buradayım daha bugün tanıştık. Ne kaybedersin ki?”

Haklıydı, kaybedecek bir şeyim yoktu.

“O zaman söyle, ne yapmam gerekiyor?”

“Aynanın arkasındaki sırları kazıyacaksın ama dikkat et, sakın aynayı düşürüp kırma, kırarsan tuzla buz olur, kaybolurum.”

Elime bir bıçak alıp sırı kazımaya koyuluyorum. Bitirdiğimde evin içi sis bulutuyla doluyor. Duman dindiğinde ortalıkta kimse yok. Beni kandırdığını düşünüyorum. Daha ilk söylediğinde aynayı kırmalıydım. Cinlere inanılır mı hiç, aptal kafam. Ben böyle bağırırken kulağımın arkasında bir ses çınlıyor.

“Buradayım bağırma, herkesi toplayacaksın.”

“Seni göremiyorum.”

“Görmene ne gerek var, sesimi duyuyorsun ya!”

“Ben sözümü tuttum, sıra sende.”

Birkaç dakika sonra karşımda ete kemiğe bürünüyor. Aynaya mahkûm olmuş birine göre, oldukça iyi giyimli, eli yüzü tertemiz. İyice yaklaşıyor, kollarının arasına alıyor beni. O kadar sıkı sarılıyor ki nefes alamıyorum. Yavaşça geri çekiliyor. Sıra bende.

“Hadi, yum gözlerini de dileğini tut.”

Bütün renkleri gözkapaklarımla örtüyorum. Karanlığın altında bir hayli bekliyorum. Tüm o renkler, ışığa daha bir canlı çıkmaya hazırlanıyor, bense hayâller kuruyorum. Birazdan gözlerimi açtığımda her şey değişmiş olacak. Paldır küldür sokağa koşacak, yeni dünyayı selamlayacağım. Evet, ilk yapacağım şey bu olmayacak. Sonra durup derin bir nefes alacak, geri dönüp yatağıma uzanacağım. Kollarımı sonuna kadar açacağım, sesim yettiğince bağıracağım “öncesi kötü bir anı artık,” diyeceğim. Ne yapacağımı iyice düşündükten sonra “hazırım,” diyorum. Tekrar, tekrar söylüyorum. “Hazırım.” Tedirgin edici bir sessizlik var. Karşılığı olmayan bir sesleniş gibi hissediyordum kendimi. Gözlerimi açıyorum. Ellerim, sararmış lavabo taşına dayalı, yüzüm kirli aynanın birkaç santim uzağında, gözlerim kan çanağı. Kirpiğimin ucunda asılı duran bir damla kan düştü düşecek.

Öfkeyle aynadan uzaklaşıyorum. Ayna, bana öfkeyle yaklaşıyor. Sertleşen parmaklarımla kavradığım yerinden lavabo taşına hızlıca indiriyorum. Her şeyin suçlusu aynanın tuzla buz binlerce parçası, topuklarımdan yukarı doğru, yüreğimin bir daha atmayacağını bilerek akıyor. İçimin sesi orada. Kıvranıyor. Önce o, ardından ben, aynanın bütün kırıklarından teker teker kayıyoruz.

YORUMLAR

furkan kemer

Teşekkür ederim. Sevdim metninizi.

26 Ekim 2020

Öne Çıkanlar

Bir İngiliz Halk Destanı: BeowulfOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

B. T. Yılmaz

21 Ekim 2025

Robert Redford: Bir Büyük Sinema Efsan..

Robert Redford Hollywood stüdyo sistemi içinde büyük yıldız statüsüne ulaşmış bir oyuncu; Oscar ödülü ve adaylığı kazanmış bir yönetmendi.Birkaç sene önce en sevdiğim filmler üzerine bir yazı üzerine çalıştığım sırada en sevdiğim a..

Devamı..

Evden Fabrikaya: Sanayi Devrimi Süresi..

Elinor Evans

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024