"Edebiyat ün getirir hatta para da getirir; ama edebiyat bir para ve ün mesleği değildir, hele sabırsızlar için hiç değildir. Edebiyatçı olmak isteyen bir ömür, öz ömrünü peşin peşin gözden çıkarmalıdır. Yapılmaz mı? Pöhhöö…bal gibi.”
Geçmiş yıllara ait sararmış birkaç sayfa. Özenle keserek sakladığım bu kâğıtlar, eski bir günlük gazeteden, Tarık Buğra'nın "Merhaba" isimli köşesinden yadigârdırlar… Yazarın, o dönemdeki siyasi ve resmi gündem dışına çıkarak kaleme aldığı özel bir yazı dizisidir sözünü ettiğim. Birkaç hafta boyu, pazar günleri yayımlanmış bu yazılar, bazen yazarın edebi hayatındaki tecrübe ve hatıralarını, bazen de yazar olmak isteyen okurlara yaptığı tavsiyeleri konu edinir. Yayımlanış tarihi, 1975 yılının eylül ve ekim aylarıdır.
“Her Yazara Bir Yasa” başlıklı yazısında, Buğra, kendi edebi serüveninden de bahis açar ve ilk düşüncelerini okura şöyle aktarır:
”Yazmak istedikleri ve yazmak için gerekenlere sahip oldukları halde yazamayan veya ancak bir takım kırıntılar yazabilen çok insan gördüm, tanıdım hatta; bazılarıyla arkadaşlığım da oldu. Ve nihayet kendimi tanımaya başladım. Kafamda ciltler dolduracak duygular, düşünceler, tasavvurlar varken, insan ilişkileri için yığınla şey kurarken kâğıtlarım bomboş duruyordu. Günlerden bir gün –Tanrı’ya daima şükrederim- bir de baktım ki, yazarlıkla, edebiyatla ilişkim içimdeki hevesten, bir de, kendim gibilerle lak lak edip durmaktan öteye gitmiyor, oturup kendime bir yasa-veya iç hizmet talimatnamesi- yapayım dedim. İlk maddeye de şunu oturttum:
Madde bir – Yazmaya başlamadan yazamıyorum."
Bir karar veriş ve yola çıkışın umutlandırışı bir yana, bu olumlu başlangıcın üstüne yine de bir pişmanlığın gölgesi düşmüştür. İbretlik bir hatanın samimi itirafı gelir o sözlerin peşinden ve şunları söyler:
“Şaka gibi bir şey. Ama ben bu gerçeği kavramak için en azından iki yılımı yele vermiş, gevezeliklerin, hasetlerin, beş para etmeyecek olan ve etmeyen çekiştirmelerin batağına gömmüştüm.”
Madem geçmişin tekrar bugüne döndürülemeyeceği su götürmez bir gerçektir; yazarımız bu defa da eldeki zamanı bu andan ileriye nasıl değerlendirilmek gerektiği konusuna girer. Altını çizeceği inançlarının olduğunu vurgulayıp şu tavsiyeyi dikkatlere sunar:
“Yazmak isteyenler; dükkânınızı her gün belli bir saatte ve belli bir süre için besmele ile açınız; dükkân kapısı hak kapısıdır, rızk kapısıdır. Yerli, yabancı, bütün başarmış ve eser vermiş isimleri inceleyiniz, hepsinin de -askerlikten bile- disiplinli bir çalışma hayatları olduğunu göreceksiniz.”
Sonra da sözü getirip, yazmaya başlamak hususunda yanlış bir şartlanmanın olumsuz etkisine bağlar. Daha başlangıçta, yazarlığa hazırlanan kişiyi, ümitsizliğe yenik düşürebilecek bir yanılgının varlığına karşı uyarır. İstemelerine rağmen eli kaleme bir türlü gitmeyenleri, çalışmaları erteletecek bir bahanenin tuzağına karşı uyarır.
“İlham perisi mi? Adam siz de. O aşüfte herkesin malıdır. Yeter ki isteyiniz, çaba harcayınız, bedelini ödeyiniz. Ve -sakın ola- onu kıskanıp küsmeyiniz, hele ona sahip oluyorlar diye çaba harcayanlara, bedelini ödeyenlere takılıp kalmayınız. Bu gaflete bir düştünüz mü, yandım Allah semtinize uğramaz; çünkü hiçbir yazar yazmaya başlamadan yazamaz”
Buğra, ikinci hafta, okurun merak duygusunu kışkırtan ilginç bir konuyu işlemektedir. Aynı zamanda yazısına başlık olarak seçtiği “Yazarın Düşmanları”; kimler ya da neler olabilir sorusunu akla getirmektedir. Ama umulanın aksine de bunun açıklamasını sözü hiç uzatmadan, hemen ilk paragraftan itibaren vermeye başlar:
“Romancı, hikâyeci, şair, tiyatro yazarı edebiyatçının -tek demek isterdim- en büyük düşmanı kendisidir. Bir yazarı, çünkü, ancak kendisi engelleyebilir, baltalayabilir, yozlaştırabilir.”
Sonra, bu iddiasının gerekçelerini daha da açar.
“Nedir bir yazarı yazmaya başlamaktan alıkoyan şeyler? Hiç şüphesiz kendisi. Kendi ümitsizliği, hasetleri ve ana hedeften saptıran hırsları! Bir an önce tanınmak, kabul edilmek, hele hele, övülmek hırsının mahvettiği bir yığın yazar, hem de cidden kabiliyetli yazar tanıyorum. Bunların arasında, esas yeteneklerini, kafa yapılarını, dünya görüşlerini ve inançlarını dergi ve yayınevi sahiplerinin, politikacıların isteklerine satanlar çoğunluğu tutar.”
2- Yazmak için, ancak bunun için ve yazabileceğin, yazmaya değer, asıl önemlisi de senin yazabileceğin bir şeylerin varsa yaz. Bunları yazmak için yaz; övülmek için, ün yapmak için değil!
3- Bir şey yazmaya başlamış veya yazmış isen zaman artık senin için çalışır hem de en mükemmel hizmetçin gibi çalışır.
4- Kâğıt yırtılabilen bir nesnedir.
5- Yazdıklarını dinlenmeye bırak. İlk intibalar aldatıcı oluyor. Evet, kuzguna yavrusu güzel, hem çok güzel görünüyor. Ya da aksi ihtimal de olabiliyor, insanın acayip bir psikoloji ile beş para etmez sandığı, ilk anda kendisinin bile değerlendiremediği ve yırtmaya kalkıştığı ürünlerinin arasında pekâlâ işe yarar bir şeylerin bulunduğunu da fark edebiliyordu."
Yazarımız, değerli görüşlerinin bir başka boyutuna geçtiğinde; yazar olmak isteyenlere uyarı mahiyeti taşıyan şu görüşüyle bizleri karşılıyor:
“Nankör meslektir yazarlık. Ve her şeyden önce de Eyüp Peygamber sabrı ister. Yazmak için sabır? Elbette. Ama sabrın asıl gereklisi meydana getirilen eser içindir.”
Bu uyarısının ardından Tarık Buğra, kuvvetli bir özgüvenle şu inancını bizlerle paylaşmayı ihmal etmiyor.
Ve haklı olarak, diyor ki;
“Bir roman, bir piyes, bir hikâye yazdım mı, bilirim ki, onu benden kimse alamaz.”
“Toparlayalım bu pazarı: Edebiyat ün getirir hatta para da getirir; ama edebiyat bir para ve ün mesleği değildir, hele sabırsızlar için hiç değildir. Edebiyatçı olmak isteyen bir ömür, öz ömrünü peşin peşin gözden çıkarmalıdır. Yapılmaz mı? Pöhhöö…bal gibi.”
Değerli yazar Tarık Buğra’nın, 1975'li yıllardan günümüze armağan ettiği edebi tavsiyelerinin bu bölümünde yer alan, şu değerlendirmelerini de aktarmak istiyorum.
“Yazdıklarını üst üste koysan boyunu aşar, derler. Gerçekten de yazdıklarının ardında kaybolup gitmiş, bir kuru isimden ibaret kalmış yazarlar vardır. Bunların bahtsızlığı -veya yanlışı- akıllarına her eseni yazmış olmaları değil, bütün yazdıklarını yayınlama imkânına sahip oluşlarıdır. Bir güzel imkânın bahtsızlığa çevrilişi acıdır.”
Buğra, yazarı bekleyen bu sinsi tehlikenin örneğini de, -cenaze törenine katılmış olduğu- Abdülhak Hamid ile ilişkilendirerek bizlere sunuyor.
“Bizim nesil ‘Şair-i Azam’ ve ‘dahi’ Abdülhak Hamid’i dili yüzünden değil, yağmur gibi yağdırdığı eserleri arasında kaybetmiştir.”
“Bu dram sadece Abdülhak Hamid’in değildir. Başınızı şöyle bir piyasaya çevirirseniz bu gün dahi aynı dramın –yaşarken- son perdesine gelmiş şair ve yazar görebilirsiniz. Bunlar da her akıllarına eseni yazmakla kalmıyor, bütün yazdıklarını yayınlayabilme imkânlarını derhal kullanıp bahtsızlıkları haline getiriyorlar.”
“Tekrarlayayım: Bunlar benim kendi yanlış ve yanılışlarımdan çıkardığım ilkelerdir. Onların bana hayli yararları dokundu. Bunun için de istedim ki, genç yazarlar aynı yararlanma imkânlarını benim uğradığım kayıplara düşmeden bulsunlar.”






