Zülfü Livaneli Konstantiniyye Oteli’nde günümüz İstanbul insanlarını anlatırken, hep geçmişe göndermeler yapıyor, böylece insanların hatalarla dolu geçmişiyle bağ kurmasını sağlıyor.
Türkiye’nin en köklü yayınevlerinden olan İnkılap Kitapevine geçen, çok yönlü sanatçı/yazar Zülfü Livaneli’nin Konstantiniyye Oteli romanı, gözden geçirilerek yeniden yayımladı. Yazar romanda muhteşem bir tarihi şölen sunuyor okura. Konstantiniyye Oteli bir şehrin üstünde ve altında yatan insanların hayatlarını nasıl kazanıp nasıl öldüklerini çarpıcı hikâyelerle anlatan bir kült roman. Katledilen imparatorların, prenslerin, padişahların, yazarların, şairlerin, siyasetçilerin, hatta hayvanların bile ölü haliyle konuştuğu bir roman. Bir dönemler geçişler romanı da diyebiliriz. Oldukça ustalıkla oluşturulan kurgusuyla insanı içine çeken, çok sayıda bilgiyi, anekdotu, tarihte yer almayan sırları, çok az kişinin bildiği bilgileri bizlere roman içinde sunarak tarihte çok sayıda gizli kapıyı da aralamıştır yazar.
İstanbul’un yarımadasında Sultanahmet’te Bizans Sarayı Nekrapolis üstünde yapılan Konstantiniyye Oteli’nin açılışına katılan üç yüz kalbur üstü davetli, onlara hizmet eden otuz garson, otelin sahipleri ve romanın baş karakteri otel sahibinin sağ kolu ve açılışı başından itibaren yönlendiren Zehra’nın aynı zamanda bu şehrin ölüleriyle yaptığı konuşmalarla var olan bir dünya başkenti olabilecek şehr-i Konstantinopol’un muhteşem romanı.
Romanı okurken Mevlana’nın “mezardakilerin pişman oldukları şeyler için dünyadakiler birbirlerini yiyorlar”. Sözünü anımsadım. Mevlana’yı doğrulayan ölülerin pişmanlıklarını anlattıkları, her dönemde çalıp iktidar olmaktan vazgeçmeyen hayat hikâyelerine nerdeyse her sayfada rastlıyoruz.
Roman Zehra’nın açılış gecesi otelin zemin katında bulunan banyoda yere düşüp başını önce lavaboya, sonra küvetin kenarına çarpıp yere yığılırken kendinden geçmesiyle başlıyor. Zehra banyoda yere düştükten sonra zeminden aşağıya doğru çekiliyor, duyduğu sese doğru gidiyor, toprağın derinliklerinden gelen şarkıya, iniltilere kulak kabartırken romanın gizli kapılarını bize bir bir açıyor. Konstantiniye Oteli, İstanbul’un ruhunu, günahlarını, sevaplarını, sokaklarını, darağaçlarını, Doğu Roma, Bizans ve Osmanlı İmparatorluğunun sırlarını, ölümlerini nasıl iktidar olduklarını, iktidar kavgasını güce tapanların birbirlerine nasıl komplolar düzenlediğini, kirli siyasi infazları, üstü örtük siyasi rekabeti, güç, iktidar ve hiyerarşi kavgasını gayet iyi aktarmış.

Konstantiniyye Oteli romanı otelin açılışına katılanların hikâyeleri üzerinden Mevlana’yı haklı çıkaran bir hayat dersi veriyor adeta. Zehra ile başlayan roman, Konstantiniye Oteli’nin Türk ortağı olan Ergün Bereket ile eşi Elmas’ın hikâyesiyle yeni kapılar aralıyor. Ergün Bereket’in ailesi Anadolu eşrafıyken Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte Rumlar, Ermeniler ve Yahudilere karşı uygulanan bir çok insanlık dışı uygulamadan birisi olan mal varlıklarının onlardan alınarak Anadolu eşrafına verilmesiyle zenginleşen –palazlanan mı demeli– birçok aileden birinin mirasçısı. Roman bize dayatılan sıradan tarihi alt üst eden bilgilerin insan ve şehr-i İstanbul hikâyeleriyle dopdolu. Hikâyelerin sıra dışı karakterleri, konuşan ölüleri, konuşan ölü hayvanları, hatta konuşan tenasül uzuvları görüyoruz.
Roman yakın zamana ait siyaseti, hırsları, kirli şekilde zenginleşen hayatları da iyi aktarmış. Şehr-i İstanbul’da sıkışmış hayatları, iktidar olan kişilere ve siyasete yakın olup hayatları bir anda değişen, mal mülke boğulan, para sevdası had safhaya varan insanları görüyoruz. Kültürel uyumsuzluk yaşayanlar, gelgitlerle değişime uyum sağlamış gibi görünenleri, eskinin yaşam ritüellerinden utanan, kendini modern gösterme sevdalısı iki arada kalmış tipleri, utanan, yadırganan, dışlanan kendine yer açma sevdalısı karakterler var.
Ergün beyin, babasına bakan hemşire olan Elmas hanım ile tanışıp evlenmesini, iki oğluyla arasındaki kavgaları, nasıl zengin olduğunu okuyoruz. Roman başından itibaren sizi sıkmıyor. Akıcı ve kendini okutan uzun ama son sayfasına kadar merak duygusu eksik olmayan bir metin var karşımızda
Romanda baş karakter olan Zehra’nın aşkı Emre ile Gezi olaylarında Toma’nın onları ıslatma/dövme ânında Taksim’de başlarına gelen sevdaya tanık oluyoruz.
Aşkları, aldatmaları, ölümleri, kaçamakları, hezeyanları kaleme başarılı bir şekilde almış yazar. Zehra olağanüstü spiritüel güçleri olan birisi. Ruhu bedenini terk edip dolaşan pozitif bir karakter.
Ben en çok, bana yakın karakter olan Emre’yi sevdim. Çünkü Emre bir yazar adayı. Romanını beğenmeyen eleştirmen H.H.’ye kafayı takması, onu uzun süre takip etmesi, evinin karşısında onu ve her hareketini izlemesi, otobüste giderken onun okuduğu kitapları alıp okuması, sonra evine girip kanepe arkasında onu çıkardığı seslerle izlemesi, sonra evden çıkıp gitmesi, daha sonra eleştirmen ile tanışması, onunla arkadaş olması, onun evine gitmesi müthiş güzel bir anlatı şöleniydi. En çok sevdiğim bölüm burasıydı diyebilirim.
Entelektüel bir okuma, sağlam bir tarihi arka plan ile aktarılmış metin. Robert Musil’in Avusturya Macaristan İmparatorluğunu oradaki siyasi rekabeti, katı üst tabakayı, zenginleşen insanları, bir şehri, Viyana’yı, orda yaşayan insanların anlattığı kült eseri Niteliksiz Adam’ı anımsadım birden. Niteliksiz Adam’daki Ulrich’i arar oldu gözüm.
Yazar Livaneli, derin tarih bilgisiyle, topluma neşter vuruyor, siyasi rekabeti, acı sonu, geliş(me)meyi, hep yeniye odaklanıp eskiyi unutmayı, bocalayınca da eskiden medet ummayı iyi aktarmış.
Amin Maalouf, Ölümcül Kimlikler kitabında, “içimizden her biri, iki mirasa sahip. Dikey olanı bize atalarımızdan, halkımızdan geleneklerinden, ait olduğumuz dini cemaatten geliyor. Yatay olanı ise çağımızdan, çağdaşlarımızdan. Bana göre en belirleyici olanı sonuncusu ve her geçen gün biraz daha belirleyici oluyor. Bununla birlikte bu gerçek, kendi kendimizi algılayışımıza yansımıyor. Biz yatay mirasımızla değil, ötekiyle öne çıkıyoruz” der.

Zülfü Livaneli Konstantiniyye Oteli’nde günümüz İstanbul insanlarını anlatırken, hep geçmişe göndermeler yapıyor, böylece insanların hatalarla dolu geçmişiyle bağ kurmasını sağlıyor. Viyana kapılarına dayanan atalarının geçmişteki günah perdesini aralayıp, hatalar silsilesini bir bir sıralıyor. Övündüğümüz geçmişe ait birkaç ritüel, ve çarpıtılmış tarihi bilgiler. Oysa otelin altındaki Bizans sarayının mezarlığında yatan ölülerin nasıl katledildiklerini anlatırken birçok şeyin gizlendiğini öğreniyoruz. “Bizi biz yapan şey tarihimizse hatalarımızı, günahlarımızı da bilmek, kabul etmek gerekmez mi?’ diyor yazar okurlara.
Yazar, romanda yaşanan sancılı geçiş sürecini, kirli siyasetin getirdiği sonucu gözler önüne seriyor. Okuru geçmişle bağ kurmasını özellikle istiyor. Maalouf’un “biz yatay değil direk yani geçmiş mirasımızla öne çıkıyoruz” sözünü hatırlatarak, “eskinin hatasından dersler çıkararak çağınıza dönün” diyor bizlere.
Livaneli, Osmanlı’nın aslında Bizans’ın devamı olduğunu, Osmanlı’daki padişah eşlerinin çoğunun Rum, Slav olmasına değiniyor. Yazar gizli tarihi bilgileri anekdotlarla olduğu gibi bize aktarırken ‘bize öğretilen tarihi sorgulayın’ diyor, sırlarla dolu tarihi okura aktarırken sık sık ironi yapıyor. Entelektül bir şölen sunuyor okura. Bence kitap hakkını fazlasıyla veriyor.
Her masa numarasıyla hikâye başlıyor ve sonra bir yerde kesiliyor. Okura bırakılıyor yarım kalan hikâyenin geri kalan kısmı. ‘Sen tamamla ey okur’ diyor yazar.
Maria Vargas Llosa, Genç Bir Romancıya Mektuplar kitabında, “yazarın metinle kurduğu bağın tutarlılığına bakmak gerekir” der. Livaneli romanda mistik öğeler kullanmış. Ama bütünlüğü içinde kurulan bağ ile tutarlı bir çizgide olaylar anlatılıyor. Ölü insanlar, atlar, geyikler, tenasül organı bile konuşuyor. Bizans sarayının mezarlığı dile gelip tek ortak dilde nasıl öldürüldüklerini anlatıyorlar. Ölüler, cennet veya cehenneme gidemediklerini kıyamet borusunun üflenmesini beklediklerini söylüyorlar.
Aynı kitapta Llosa, “romanda zamanın konolojik değil psikolojik zamandan yola çıkılarak inşa edildiğini” vurgular. Llosa, “insan hafızasının deneyimleri depolayıp hatırlama biçimi, insan zihnini işleten bu geçmişi ayıklayıp kurtarma çabasıdır” der. Konstantiniye Oteli’nde Zehra’nın bayılmasıyla başlayan ve ölüler diyarına doğru çekilip onlarla diyaloğa girmesiyle uzun bir anlatı başlıyor. Zehra durmadan tarih içinde gezintiye çıkıyor. Bu kronolojik bir sıralama değil. Tam da Llosa’nın dediği, psikolojik zaman’dır. Romanın sonunda, hadi sonunu söylemeyelim, Zehra bizleri diyar diyar gezdirirken sıkılmadan Binbir Gece Masalları tadında hikâyeler dinliyoruz.
Türkiye’nin en temel meselelerine neşter vuruyor yazar. Kürt meselesinde 2012’de Roboski’de havadan bombalanarak parçalanan, çoğu çocuk olan 34 insanın ve çok sayıda parçalanan atların yarım kalan hikâyelerini okuyoruz buruk bir şekilde.
İstanbul’da, Moskova’da hep aynı yöntemle düzene uygun, siyasete yakın durarak, rüşvet, adam ayarlama vb yöntemlerle zengin olan kodaman insanların çarpıcı hikâyeleri, akıcı, okuru sıkmayan bir dille gayet iyi bir dille anlatışmış yazar. Kitabı elimden bırakamadan okudum. Bırakıp dışarı çıktığımda ise hikâyelerin arasında gezinirken kendimi yakaladım.
İstanbul’da yapay bir dünyaya sıkışıp kalmış, bilgelikten, doğadan, mütevazilikten nasiplenmemiş müphem ağırlık yaratan zenginliğiyle kendini var etmeye, göstermeye hatta insanların hayatın gözüne sokmaya çalışan, aşırı mutlu insanı oynayan, işini bilmiş, yolunu bulmuş insan hikâyelerine bakıp zenginlere acıyorsunuz. O özenilen hayata nasıl ulaştıklarını aktarmış iyi yazar. Nasıl ulaşıp mutlu olamadıklarını.
Bu bölüm romanı özetliyor: “Ortaokul çağlarında hiç anlamadan ezberledikleri ‘Benim mi Allah’ım bu çizgili yüz,’ dizesinin farkına varma dönemine gelmişlerdir artık. Üstelik Dante ya da Cahit Sıtkı gibi otuz beş yaşında da değillerdir. Hiçbir mavi hapın gideremeyeceği bir iktidar yitimidir bu yürek çöküntüsü. Yıldan yıla boy atan, uzayan, gemi boyuna gelen yatları, zırhlı otomobilleri, jet uçakları ne yazık ki bu üzüntüyü gidermeye yetmez, içlerindeki varoluşsal boşluk duygusu her geçen gün biraz daha büyür. En önemli amaç olarak gördükleri, uğruna bir ömür harcadıkları paranın çözmeye yetmeyeceği bir sorunla karşılaşmaları o hayatı da, o amacı da, o gücü de anlamsızlaştırır. Kendileri itiraz etmeseler bile, bu düşüncenin müphem ağırlığı altında eziliyorlardır.” Hayatı, zengin olma, para kazanma ve gösteriş budalalığından ibaret olmadığını gayet iyi anlatmış yazar.
Yazar, Doğu Roma imparatorluğunda, Bizans’ta, Osmanlıda, Cumhuriyet döneminde, sonrasında ve yakın dönemde iktidarın sistematik şiddetini anlatılmaktadır. Tarihin her döneminde yönetim/iktidar cephesinde değişen bir şey yok diyor, yazar. Şiddet adeta iktidarların var olmak için olmazsa olmaz bir ritüeline dönüşmüş durumda.
H. Arendt şiddet üzerine adlı kitabında, “şiddet, iktidarın en çok göze batan dışavurumundan daha fazla değildir,” demektedir. Arendt, şiddetin iktidar ile kaynaştığını buna şaşırmamak gerektiğini söylerken Livaneli bu sözlere atıfta bulunurcasına nerdeyse İstanbul’da hüküm süren Doğu Roma, Bizans, Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti’nin, şiddetin tekelini cömertçe elinde bulundurmakla kalmayıp nasıl uyguladığını, şiddetin halen devam ettiğini iyi aktarmış. Yazar, bilmediğimiz bizden gizlenen şiddet dolu tarihin kapılarını bir bir aralayıp her şeyi toz pembe gösteren tarih anlayışını da yıkıyor.
Yazar iki bin yıllık karmaşayı bir türlü kurulamayan düzen arayışını anlatmış, iktidarların ibretlik ölümlerle, binlerce öteki ve muhaliflerin kellelerin kesilmesiyle sağlamaya çalıştığı düzensizliğin, kaosun merkezde olduğu bir roman diyebiliriz.
Tevratta “Ve Yehova, ‘bunların hepsi tek kavim dedi. Konuştukları dil aynı, giriştikleri işi yarıda bırakacağa benzemiyorlar. Gelin de toprağa inelim, dillerini ayıralım şunların. Birbirlerini anlayamaz olsunlar’. Ve Ademoğulları kentlerini kuramadılar. Oraya Bâbil dendi. Yani karışıklık.” diye yazılıdır.
Livaneli, kaosun, karmaşanın yani İstanbul’daki Babil’in romanını yazmış. Bir türlü kurulamayan ve durmadan eski yapıların yıkılıp iktidara yakın müteahhitlerin her yere diktikleri devasa apartmanları, plazaları, el değiştiren iktidarı ve sermayeyi, durmadan yasaklanan veya inkar edilen dilleri, baskıyla yasaklanan dinleri yazmıştır. İstanbul’un Babil’ini yaşatırken müthiş bir hikâyeler dizisiyle bizleri akıcı ve insanı yormayan bir dille, merak içinde mezarlardan, lüks rezidanslara, gecekondudan otel odalarına, elitist seçkin entelektüellerin sanat, siyaset tartışmasından, sıradan mahalle aralarında sıkışmış evlerdeki içi kararmış insan içlenmelerine kadar bütün İstanbul’u, kısaca bütünTürkiye’yi, belki de dünyayı özetleyen bir kaosun olduğu tencerenin kapağını aralayıp ‘görün işte dünya dediğiniz şey de tam da bu diyor’ bizlere. Bu kadar kaosu düzgün, birbirine bağlayarak, farklı hikâyelerle bizleri nefes aldırmadan dolaştıran yazar Zülfü Liveneli’nin İnkılap yayınlarından çıkan Konstantiniye Oteli’ni, yüzlerce kitaptan alınan tozlu, sırlı bilgilerle dolu, bir hafıza tazeleme kitabı olarak da okumak mümkün.
Bizans Sarayı Nekropolis üstünde yükselen Konstantiniyye Oteli’nin yapılışı, Türkiye’nin tarihe, kültüre, doğaya, çevreye bakışının özetidir. Davetlilerin, hatta onların yakınlarının hayat hikâyeleri bize bir Türkiye özetini sunuyor. Hepsinin nerdeyse babasının yoksul olduğu bu davetlilerin, zengin olma hayali, siyasi iktidar sayesinde gerçek olmuş. Zengin olmayı başarmış davetlilerin çoğunun babalarıyla çağrışımını iyi yazmış yazar. Otoparkçıyken birden belediye başkanlığına yükselen sıradan insanlara rantın kapılarının sonuna kadar nasıl açıldığını, zenginlik, lüks ve şaşaalar içindeki hayatını iyi aktarmış.
Kadın cinayetleri, uyuşturucu, İstanbul fethini, Yezid’in Kerbela’daki kıyımını, evliyaları, yatırları, ziyaretleri, Ayasofya’yı yazmış. İstanbul’da binlerce hikâyenin gizlendiği sandığın kapağını bizlere aralamış yazar. Binlerce kitaptan damıttığı bilgileri konsantre şeklinde bize sunmuş. Efsaneler, efsuni bilgiler, mistik bir dünya, ölüler diyarında dillenen ünlü kişilerin itirafı. “Ölüler diyarında tek bir dil vardır. Çünkü ölü, ölümden korkmaz.” muhteşem repliği.
Romandaki epigraflar da Bizans ve Osmanlıdaki entrikaların benzer olduğunu, isimler değişse de iktidar anlayışının, hatta birçok ritüelin aynı kaldığını, şiddetin, kıyımın, baskının devam ettiğini, Osmanlı’nın Bizans’ın devamı olduğunu vurgular yazar. Anlatıcı, otelin açılışına katılanların oturduğu masaları dolaşıp iğdiş edilmiş hayatları, pespaye kişileri, özel hayatları öğrenirken, çok sayıda söz, anekdot, bilgi, deyim ve atasözü öğreniyoruz.
Konukların hepsi futbol düşkünü, iddialı konuşan, zengin, ukala, kilolu, kitap okumaz. Ama “öyle roman moman değil ciddi kitaplar okuyorum” diyen zavallı zenginlerin pürmelalini vermiş bize yazar. Romanda çok çarpıcı tarihi anekdotlar verilmiş. Misal: Ters Terlik gibi.
Bir dönem milletvekilliği de yapan Livaneli, okura güç, iktidar kavgasının hüküm sürdüğü siyaset ile de görüşünü paylaşmış. “Hey diriler, insan olan hayvan olan siyasetten uzak durur. Siyaset insanı perişan eder” sözü kulağa küpe cinsinden. Bence de siyasete girmek isteyenlerin mutlaka okuması gereken romandır Konstantiniyye Oteli.
Hayattan dersler veren bu romanı bu yaz tatilinde okuyun derim. Ölüler diyarındakiler, dünya yüzünde göz açıp kapanıncaya kadar geçen kısa ömrünü bir cümleyle özetlemeye çalışır kısmı da güzel. Kimisi “Çalıştım”, kimisi “Savaştım”, kimisi “ Kazandım” der. Kimisi de “Seviştim.”
Ez cümle: Peki siz ömrünüzü bir kelimeyle özetlemek isteseydiniz veya özetleseydiniz o kelime ne olurdu?






