Dakikalardır bakıyordu. Esmer yüzü yaşlanmıştı artık. İri kahverengi gözlerinin altını siyah halkalar çevrelemişti. Yüzündeki çizgiler, kaz ayakları derin kanyonlar oluşturuyordu. Aynanın karşısında tebessüm eden bir ifade yakalamaya çalışıyor, gülmeyi prova ediyor ama bir türlü başaramıyordu.
Uzun boylu, geniş omuzlu, saçlarına düşmüş gümüşi parlaklıklarla yaşadığı yılları inkâr etmeyen bu adam, hâlâ yakışıklıydı. Siyah pantolonunun üstüne giydiği gömlek tenine yakışıyordu. Takımının ceketini de giydi, gri tonlarda bir kravat taktı. Üstündeki bu kıyafetler, sahip olduğu tek takım elbiseydi ve bugün için alınmıştı.
Onun için çok önemli bir gündü; on yedi yıldır görmediği karısını nihayet görecekti. Düşündükçe heyecanlanıyordu. Aynaya tekrar tekrar bakıyor ve gülümsemeye çalışıyordu. Yapması gereken bir “Merhaba” diyebilmekti ama beceremiyordu.
Peki, bu kadar aradan sonra doğru muydu bu? Sanki daha dün görüşmüşler gibi sıradan bir merhaba…
On yedi yıl önce bu evde neden tartıştıklarını, bunca olan bitenin sebebini hatırlamıyordu. Kavganın en alevli ânında, “Defol git!” diyen karısına, “Sen defol, burası benim evim.” diye bağırmıştı. Bu sözden sonra sert bir bakış atan kadın, hiç konuşmadan valizini hazırlamaya başlamıştı. Sarı saçlarına, yemyeşil gözlerine, hızlıca kurduğu cümlelerine âşık olduğu kadın gecenin bir vakti toparlanmış gidiyordu. Kimse inat, gurur ve kibirden geri adım atmıyordu.
Kadının usulca kapatıp çıktığı kapının önünde durakaldı o gün. Biraz zaman sonra öfkeden ağlamaya başladı, sabaha kadar sırtı kapıya dayalı oturup kaldı. O gecenin üstünden yıllar geçmişti, daha sonra da çok gözyaşı döktü. Öfke ağlamaları değildi bu seferkiler; özlem, sevgi ve çaresizlik barındırıyordu.
Yıllar içinde birbirlerini hiç arayıp sormadılar. Adam sadece kadının memleketine gittiğini öğrenebildi eşten dosttan. Ona ait her hatırayı saklayarak hayatına devam etti. Yıllarca sindire sindire, derinden yaşadı acısını. Gençti, başka insanlar girdi hayatına. Ama bu, sadece çektiği acının dozunu arttırdı. Kendini sözünde durmayan, sadakatsiz bir adam gibi hissettirdi bu denemeler. Yine de bir kez olsun karısını arayıp dönmesini istemeyi geçirmedi aklından.
Günlerden bir gün telefonu çaldı. Tanımadığı bir numaradan gelen aramayı cevaplayan adama karşısındaki ses avukat olduğunu ve eşinin kendisinden boşanmak istediğini söylüyordu. Önce heyecandan konuşamadı, sesi titredi, korktu. Neden bu zamana kadar değil de şimdi bu işe kalkışıldığını anlamaya çalışıyordu. Acaba başka birine mi âşık olmuştu? O böyle düşünceler içindeyken karşısındaki anlattıkça anlattı. Anlaşmalı, bir celsede boşanırsınız, sizi hiç yormaz, duruşma bulunduğunuz şehirde olacak gibi sözler sıralayan avukatın anlattıklarını dinliyordu. En sonunda, “Ben sizi daha sonra arayayım mı?” diyebildi. Telefonu kapatır kapatmaz ağlama nöbeti geçirdi, o geceki gibi öfkeden ağlıyordu yine. Bu sefer öfkesinin muhatabını kestiremiyordu; kendisi miydi, karısı mı? Bu konuşmanın ardından çeşitli telefon görüşmeleri ve yazışmalar gerçekleşti.
Artık vakit gelip çatmıştı; adliyeye gidip tek celsede tüm yaşanan ve yaşanmayanlara bir nokta koyacaklardı bugün.
Hâlâ aynaya bakıyordu. Üstü başı, çizgilerle dolmuş yüzü, kırlaşmış saçları umurunda değildi. Sadece gülümseyerek “Merhaba” demek istiyordu. Onu merak ediyordu bir de. Acaba karısı da yaşlanmış mıydı? Yüzü değişmiş, saçlarına beyazlar mı düşmüştü? O sımsıkı sarıldığı beli aldığı kilolar yüzünden yok mu olmuştu?
Aynaya bakmaya devam ediyordu. Tebessümle söylenen bir “Merhaba” yeterli olacaktı. Sonra gülümsedi. “Merhaba,” derken sağ gözünden bir damla yaş akıp yanağına doğru süzüldü. Elinin tersi ile akan yaşı sildi. Derin bir nefes aldı, saçlarını son kez düzeltti ve kapıya doğru bir adım attı.
Fotoğraf: Mehmet Sarıbey






