Romanlarım bir zamanlar güneşli yerlerdi, doğru, şimdiyse bulutlar çöktü.
İlk olarak durumumun absürdlüğüne dikkat çekmek isterim. Bir edebiyat ödülünü kabul etmek zaten daima biraz absürddür ama böyle zamanlarda sadece ödülü alan değil veren de bu teşebbüsten biraz mahcuptur.1 Ama işte buradayız. Başkan Trump Batı’da yükseliyor, okyanusun diğer yakasında birleşmiş bir Avrupa ufukta batmakta, oysa biz yine de buradayız, edebiyat ödülü verip alıyoruz. 8 Kasım’da olanlarla2 o kadar çok önemli şey ansızın absürd hale geldi ki, bu listeye kendi yazdıklarımı eklemeye çekiniyorum, ki bundan bahsediyorsam bunun nedeni, çalışmalarım üzerine bugünlerde bana en sık sorulan sorunun bu durumla alakalı olmasıdır.
Soru şöyle: “İlk romanlarınızda çok iyimser görünüyordunuz, oysa şimdi kitaplarınızda umutsuzluk havası seziliyor. Böyle denebilir mi?” Genellikle muzip bir hevesle sorulan bir soru bu – bir çocuğun zaten yapmış olduğu bir şey için izin istemesini daha önce işittiyseniz bu tarzı da tanırsınız. Kimi zaman soru çok daha açıkça ifade edilir, örneğin: “Çok-kültürlülüğün kuvvetli bir destekçisiydiniz. Bunun iflas ettiğini artık kabul mu ediyorsunuz?” Bu soruları duyduğumda şunu hatırlıyorum: Yetmişlerde, seksenlerde veya doksanlarda İngiltere’nin kırsal kesiminde ya da diyelim Fransa’da veya Polonya’da homojen bir kültürde yetişmiş olmak tarihi dert etmeden dünyada sadece yaşamak demekti. Oysa aynı dönemde Londra’da, diyelim ki yan komşunuz Pakistanlılarla veya alt kattaki Hindularla ya da sokağın öbür tarafındaki Letonyalı Yahudilerle büyümüş olmak –şimdilerde değerini yitirmiş– kendine has tarihsel ve toplumsal bir deney olarak algılanırdı başkaları tarafından.

Küçükken yaşadığım hayatın başkalarının gözünde herhangi bir şekilde koşullara bağlı ya da deneysel olarak görüldüğünün farkında değildim şüphesiz: Hayatın zaten böyle olduğunu düşünüyordum. Sonraları büyüdüğüm Londra hakkında bir roman yazdığımda, farklı yerlerden gelen insanların birbirleriyle görece barışçıl bir şekilde, yan yana yaşadıkları bir çevreyi tasvir ederken her daim sınanan ve koşullarının ansızın geçersiz kalabileceği bir durumu “savunduğumun” da farkına varmamıştım. Demek ki yirmi bir yaşında epey saftım. Ailemin siyah tarafını Afrika’nın batı kıyılarından kaçıran ve kölelik yoluyla Karayiplere, sonrasındaysa kolonyalizm ve postkolonyalizm yoluyla İngiltere’ye götüren tarihsel güçlerin, diyelim ki, Milano’ya uzaklığı sebebiyle küçük bir İtalyan kasabasını Yahudilerden temizleyen, kasabayı çoğunlukla beyaz ve Katolik hale getiren tarihsel güçler kadar katı ve gerçek olduğunu düşünüyordum, oysa aynı yıllarda İngiltere’deki küçük köşem çok-ırklı ve çok-inançlı bir yer haline gelmekteydi. Yaşamımın İtalya’nın kırsal bir kasabasında yaşayanlarınki kadar nedensiz olduğunu düşünüyordum ve her iki durumda da tarih bildiği tek yöne doğru yol almaktaydı: ileri. Çok-kültürlülüğü sadece resmederek ya da henüz başlamakta olan bir trajediden farklı bir şey gibi tasvir ederek “savunduğumu” anlamıyordum.
Aynı zamanda, yirmi bir yaşındayken bile, ırk bakımından homojen toplumların sırf homojenlikleri nedeniyle bizden ille de daha mutlu veya daha huzurlu olduklarına inanacak kadar naif olmadığımı da düşünüyorum. Zaten benim yaşımın yarısındaki bir çocuk bile Antikçağda Greklerin, sonrasında Romalıların, 17. yüzyılda Britanyalıların ve 19. yüzyılda Amerikalıların birbirlerine ne yaptığını gayet iyi biliyordu. Gençliğimdeki en iyi arkadaşım –şimdi eşim– Kuzey İrlandalıydı, orası insanların birbirlerine tıpatıp benzedikleri, aynı yemeği yedikleri, aynı Tanrı’ya dua ettikleri, aynı kutsal kitabı okudukları, aynı kıyafetleri giydikleri ve aynı bayramları kutladıkları ama görece küçük doktriner bir farklılık yüzünden dört yüz yıl boyunca savaştıkları, sonrasında bu farklılığın toprak, hükümet ve ulusal kimlik üzerine her şeyi kapsayan bir tartışmaya dönüşmesine izin verdikleri bir yer. Irksal homojenlik barış ve huzurun teminatı değildir, her ne kadar ırksal heterojenliğin de başarısızlığa uğraması kaçınılmaz olsa da.
Bugünlerde hem sağ hem de sol çevrelerde, zamanda yolculuk özleminin ısrarlı bir siyasi temaya dönüştüğünü görüyorum. 10 Kasım tarihli The New York Times’ta, her on cumhuriyetçinin yaklaşık yedisinin ellili yılların Amerika’sını tercih ettiği açıklandı, benim gibi birisi için hepten ulaşılamaz bir nostalji elbette, zira o dönemde oy kullanamaz, kocamla evlenip çocuk sahibi olamazdım, şu anda çalıştığım üniversitede çalışamaz ya da oturduğum mahallede oturamazdım. Zamanda yolculuk keyfe keder bir sanat: Bazıları için bir zevk seyahati, başkaları içinse bir korku hikâyesi. Bir de solda konumlanan kimilerinin kendine özgü zamanda yolculuk hülyaları var, bir zamanlar işçi hakları, refah ve ticaret meselelerine uygulanan aynı katı ideolojik prensiplerin sermayenin serbest dolaşımıyla küreselleşmiş dünyaya da değişmeksizin uygulanabileceğini tahayyül ediyorlar.

Öte yandan başarısız olan bir proje meselesi –kurmaca eserlerimin küçücük gerçekdışı dünyasına istinaden– bütünüyle yersiz değil. Romanlarım bir zamanlar güneşli yerlerdi, doğru, şimdiyse bulutlar çöktü. Bunu kısmen orta yaş deneyimine bağlıyorum: İnci Gibi Dişler’i çocukken yazdım ve onunla büyüdüm. Orta yaş sanatı gençlik sanatından şüphesiz daima daha bulutlu, çünkü yaşamın kendisi gittikçe kararıyor. Ancak her şeyi buna indirgemek yanıltıcı olur. Birey olmakla beraber bir yurttaşım ve yurttaşlığın bize uzun vadede öğrettiği şeylerden biri de, insani meselelerde mükemmeliyetin söz konusu olmadığıdır. Yirmi bir yaşındayken henüz muğlak olan bu olgu, kırk bir yaşına gelmiş bir kadın için biraz daha belirginleşiyor.
Görevinden ayrılan başkanın da iyi anladığı üzere, bu dünyada yalnızca kademeli ilerleme vardır. Sadece kasten körler, insan varoluşunun tarihinin aynı zamanda acının, gaddarlığın, cinayetin, soykırımın, yozlaşmışlığın her türünün ve dehşet döngüsünün de tarihi olduğunu görmezden gelir. Hiçbir toprak parçası bundan muaf değil, hiçbir halk yok ki eli kana bulaşmamış olsun, hiçbir kabile bütünüyle masum değil. Yine de kademeli ilerlemeyle gelen telafi meselesi var hâlâ. Kıyamet odaklı bakış açısına sahip olanlara önemsiz görünebilir fakat yakın zamana kadar oy kullanamayan, diğer yurttaşlar gibi aynı çeşmeden su içemeyen ya da seçtiği kişiyle evlenemeyen veyahut belirli bir mahallede yaşayamayan kadınlar için böylesi kademeli değişimler muazzamdır.
Ne var ki zamanda yolculuk hayali –yeni başkanlar, gazeteciler ve yazarlar için– sadece bir rüyadan ibaret. Ayrıca zamanda yolculuk ancak günümüzde tanınan hak ve ayrıcalıklar geçmiş dönemlerde de verildiğinde anlamlı. Bugün bazı beyaz erkeklerin tarih hakkında herkesten daha duygusal olması pek de şaşılacak bir şey değil: Onların hak ve ayrıcalıkları çok daha eskilere uzanıyor. Siyah bir kadın için yaşanabilir tarihin süresi çok daha kısa. 1360, 1760, 1860 veya 1960 yıllarında ne olurdum ve ne yapardım ya da daha isabetli sorulacak olursa, bana neler yapılırdı? Bunu mükemmel bir mağduriyet veya tarihsel bir masumiyet kaidesine konulma talebiyle söylemiyorum. Batı Afrikalı atalarımın kabilelerindeki kuzenlerini ve komşularını nasıl sattığını ve köle ettiğini çok iyi biliyorum. Saf masumiyet ve mutlak doğruluk iddiasındaki herhangi bir siyasi veya kişisel kimliğe inanmıyorum.
Zamanda yolculuğa da inanmıyorum. İnsanın sınırlı olduğuna inanıyorum, herhangi bir kadercilikten değil, hem yakın hem de uzak tarihten ders çıkararak öğrendiğim bir ihtiyattan dolayı. Asla mükemmel olmayacağız: Bu bizim sınırlılığımız. Bununla birlikte gerçekten gurur duyacağımız anlarımız olabilir ve oldu da. 1999’daki mahallemle, çocukluğumla iftihar ediyorum. Mükemmel değildi ama imkânlarla doluydu. Eserlerime bulutlar çökmüşse, bunun nedeni eskiden bana mükemmel gelenin artık boş gelmesi değil, bir zamanlar mümkün hale gelmekte olanın –ki bu hâlâ milyonlar tarafından yaşanıyor– sanki hiçbir zaman var olmamış ya da var olamayacakmış gibi şimdilerde inkâr edilmesi.
Bu satırları yazarken bir edebiyat ödülünü almaya eşlik etmesi zaruri olan mutluluktan uzaklaştığımı fark ediyorum. Bu büyük onuru kabul ettiğim için çok mutluyum, lütfen beni yanlış anlamayın. Hatta mutlu olmanın ötesinde hayretler içerisindeyim. Yazmaya başladığımda, bırakın İngiltere’nin dışındakileri ya da babamın söylediği gibi “kıta”dakileri, mahallemin dışındakilerin bile kitaplarımı okuyacağını asla hayal etmemiştim. En son 1945’te yeniden yapılandırma sürecinde genç bir asker olarak Almanya’da bulunan babamla birlikte, kitaplarımın tanıtımı için çıktığım ilk Avrupa turnesi dolayısıyla Almanya yolculuğuna koyulurken ne kadar afalladığımı hatırlıyorum. Babam için nostalji dolu bir yolculuktu: Bir Alman kızı sevmişti ve duyduğu en büyük pişmanlıklarından birinin onunla evlenmek yerine eve, İngiltere’ye dönmek ve önce ilk eşiyle, sonrasındaysa annemle evlenmek olduğunu bana bu yolculukta itiraf etti.
Bu yolculuk sırasında komik bir çift gibi göründüğümüzden eminim: gencecik siyah bir kız ile ihtiyar ve beyaz babası, gezi rehberi kitaplarımıza dört elle sarılmışız ve neredeyse elli yıl önce babamın Berlin’de ziyaret ettiği yerleri arıyoruz. Hem iyimserliğimi hem de umutsuzluğumu ondan miras aldım. Babam Belsen toplama kampındaki kurtarıcılar arasındaymış, dolayısıyla bu dünyada olabilecek en kötü şeyleri görmüştü, her şeye rağmen gayet yürekli ve açık görüşlü bir şekilde bunları atlatıp önüne bakmıştı, bir başarısız evlilikten diğerine geçerek her ikisinde de sosyal sınıfı, ten rengini ve mizacı hiçe sayarak yine de hayatta sevinçli olmak, hatta mutlu olmak için nedenler bulmuştu.
Şimdi düşünüyorum da, tanıdığım en az siyasete bulaşmış insanlardan biriydi: Başına gelen her şeyi –isteyerek veya istemdışı– genellemeler yapmadan özel bir durum olarak ele alırdı. Geçim kaynağını kaybetti ama ülkesine olan inancını yitirmedi. Eğitim sistemi onu yüzüstü bıraktı, o yine de eğitime saygı duymaya devam etti ve çocukları için beslediği tüm umutları eğitime bağladı. Kadınlarla ilişkileri çoğunlukla feciydi ama kadınlardan nefret etmedi. Kendince siyah bir kızla evlenmemişti, “Yvonne” ile evlenmişti, biz onun için deneysel bir grup gibi duran melez çocuklar değildik; her birimiz, ben, kardeşlerim Ben ve Luke onun çocuklarıydık sadece.
Böyle insanlar ne kadar ender! Şimdi bile, doğru düzgün ve hoşgörülü bir toplum yaratmak üzere tarihin herhangi bir döneminde bu insanlardan yeterince olduğuna inanacak kadar saf değilim. Ama aynı zamanda bu insanların varlığını veya babamınki gibi yaşamların imkânını da asla reddetmiyorum. Babam beyaz işçi sınıfındandı, çoğu kez umutsuzluktan mustarip olsa da özünde bir iyimserliği korumayı başarmıştı. Belki başka bir çağda, farklı kültürel etkiler altındaki bir toplumda yaşasa, günümüzde solun o çok korktuğu bağnaz ve öfkeli yaşlı beyaz adamlardan biri olabilirdi. İşte bu toplumsal koşullarda, 1925’te doğup 2006’da öldüğünde çocuklarının, savaş sonrası uygarlığının ücretsiz eğitim ve sağlık hizmetlerinden faydalandığını gördü ve minnettar olmak için birçok nedeni olduğunu hissetti.
Benim tanıdığım böyle bir dünyaydı. İşler değişti ama tarih değişimlerle silinmez ve geçmişin örnekleri hepimiz için yeni imkânlar vaat ediyor, yeni bir nesil için, bizim de faydalanmış olduğumuz koşulları yeniden yaratma fırsatları sunuyor. Ne okurlarım ne de ben İnci Gibi Dişler’de tasvir edilen görece güneş ışığı alan banliyölerde oturuyoruz artık. Benim buradan çıkardığım ders ise, bu romandaki yaşamların hayali olduğu değil, daha ziyade ilerlemenin asla kalıcı olmadığı, her zaman tehdit edileceği ve baki kalabilmesi için yinelenmesi, yeniden oluşturulması ve yeniden hayal edilmesi gerektiğidir. Bunun kolay olduğunu iddia etmiyorum. Benim buna dair bir cevabım yok. Tabiat itibariyle politik bir kişi de değilim ama içinde bulunduğumuz zamanlar politik olarak şimdiye kadar yaşadığım en karanlık zamanlar. Benim işim, aslında insanların mahrem yaşamlarıyla ilgili. Bana “çok-kültürlülüğün iflası” hakkında soru soranlar, sadece siyasi bir ideolojinin çöktüğünü değil, aynı zamanda bizzat insanların değiştiğini ve günümüzde birçok farklılığına rağmen barış içinde bir arada yaşamaktan temelde âciz olduklarını telkin ediyorlar.
Böyle bir tartışmada saf çocuk rolü yazara düşer ama kanımca asıl tarihdışı ve naif olanlar, insan doğasında temel ve telafisiz değişimlere inananlar. Roman yazarlarının bildikleri bir şey varsa, o da birey olarak yurttaşların içlerinde çoğul olduklarıdır: Mümkün davranışların her çeşidini içlerinde taşıdıklarıdır. Onlar karmaşık müzik partisyonları gibidir, kısmen orkestra şefine bağlı olarak, bazı melodiler daha fazla vurgulanabilir, bazıları ise görmezden gelinebilir veya bastırılabilir. Şu anda tüm dünyada –son yıllarda Amerika’da– bu insani orkestranın önünde duran orkestra şeflerinin aklında en kötü ve en bayağı melodiler var yalnızca. Burada, Almanya’da bu savaş marşlarını hatırlıyorsunuz; bunlar o kadar da geçmişte kalmış anılar değil. Fakat yeryüzünde hiçbir yer yok ki şu ya da bu zamanda bu marşlar çalınmamış olsun. Daha iyi bir müziği de hatırlayanlarımızın bugün bunu çalmaya gayret etmesi ve olabildiğince başkalarını da bizimle birlikte şarkı söylemeye cesaretlendirmesi gerek.
İngilizceden çeviren: Zeynep Bengü
1 10 Kasım 2016’da Die Welt Edebiyat Ödülü’
nün takdimi üzerine yaptığım konuşmanın metni.
2 8 Kasım 2016 Donald Trump’ın ABD Başkanı seçildiği tarih. (ç.n.)
* Zadie Smith, “On Optimism and Despair”, Feel Free: Essays, Penguin, 2018, ss. 35-42.






