Şu gerçek ortada duruyordu: Mutasyon geçirerek ortaya çıkan olası yeni bir virüs, eğer çok yüksek bir virülansa (hastalık oluşturma şiddeti) ve çok yüksek bir bulaştırıcılığa ulaşırsa, (örneğin MERS etkeninin ölümcüllüğünü ve COVID-19 etkeninin bulaşıcılığına sahip olursa) insanlığın sonunu bile getirebilirdi.
Mikrobiyoloji derslerinde hocalarımız virüslerden söz ederken bizi uyarırdı. Bakterilere karşı elimizde antibiyotik gibi bir silah vardı ama virüslere karşı çaresizdik. Aşılar, virüsler karşısındaki tek gücümüzdü. Evet, çocukluk çağının kızamık, kızamıkçık, kabakulak gibi önemli virüs hastalıkları, halk sağlığı ve aşılama programları sayesinde kontrol altına alınabilmişti. Hatta çiçek hastalığı gibi yüz milyonlarca insanın hayatına mal olmuş bir virüsü, dünya çapında aşılama programlarıyla yok edebilmiştik ama başka birçok önemli virüs hastalığının aşısı yoktu.
O günlerden bu günlere de büyük gelişmeler oldu. Ülkemizin en önemli sağlık sorunlarından biri olan Hepatit B virüsüne yönelik aşı, yaygın kullanıma kavuştu ve hastalık büyük oranda kontrol altına alındı. Bazı çok önemli virüs hastalıklarının seyrini değiştirebilen ilaçlar bulundu. O dönemde adı bile oturmamış (Bazı kaynaklarda NonA-NonB Hepatiti diye geçerdi) Hepatit C virüsü, çok ciddi komplikasyonlara yol açan bir hastalık iken ilaçlarla tedavi edilebilir hale geldi. En tanınmış virüs olduğu tartışılmaz "grip" için etkileri sınırlı da olsa, aşı ve ilaçlar bulundu. HIV virüsü, yol açtığı AIDS hastalığıyla büyük oranda ölümcül seyreder iken, bugün ilaçları düzenli kullanıldığında yaşam süresini etkilemeyen bir hastalığa dönüştü.
Bazı tümör cinslerinin kimi virüslerle ilişkili olabileceğine dair araştırmalar gerçekleşti. (HPV'nin bazı türleri, rahim ağzı kanseri ve bazı baş-boyun tümörleri gibi.) Ve bunların arasından sağlam bilimsel kanıtlarla kitap bilgisi haline dönüşenler oldu.. Birtakım sebebi kesin olarak bilinmeyen hastalığın, olası nedenleri sıralanırken hep şu ifadeyi de gördük bilimsel kaynaklarda: Bilinmeyen virüsler.
Diğer yandan 2002'deki SARS, 2012'deki MERS salgınlarına, bugün de tam ortasında bulunduğumuz COVID-19 salgınına yol açan, mutasyon geçirerek insanlarda hastalık oluşturma özelliği kazanmış yeni virüsler gündemimizin ilk sıralarına oturdu. Şu gerçek ortada duruyordu: Mutasyon geçirerek ortaya çıkan olası yeni bir virüs, eğer çok yüksek bir virülansa (hastalık oluşturma şiddeti) ve çok yüksek bir bulaştırıcılığa ulaşırsa, (örneğin MERS etkeninin ölümcüllüğünü ve COVID-19 etkeninin bulaşıcılığına sahip olursa) insanlığın sonunu bile getirebilirdi.
Evet bu virüslerin pek çoğunu bilmiyorduk, tanımıyorduk bile. Üstelik biyolojik tanıma göre "canlı" bile değillerdi. Nasıl ortaya çıktıkları da biyoloji açsından soru işaretiydi. Belki bakterilerden belki de nükleik asit parçacıklarından türemişlerdi. Belki de hiç bilmediğimiz bambaşka bir yolla oluşmuşlardı. Belki de hikâyenin kendisi bambaşkaydı.
***
Bundan sonrasında yazımıza, dünyada yaşamın ortaya çıkışına dair teoriler rehberlik edecek. Biyoloji bilimince büyük oranda kabul görse de, bunların (yine de) teori olduğunu göz ardı etmemek lazım elbette.
Dünyadaki bilinen kimyasal elementler Big Bang “büyük patlama” ve ardından gelen süpernova patlamalarından kaynaklanan yıldız tozlarının mirasıdır. Dünyada doğal olan her şey, ister canlı ister cansız olsun, hava, toprak, su, hayvanlar ve bitkiler dahil olmak üzere bu yıldızlardan gelen kimyasallardan oluşur.
Başlangıçta Dünya, sıcak, eriyik halinde bir kütleydi. Ancak yaklaşık 4,2 milyar yıl önce, yüzeyi çoğunlukla karbondioksit, su buharı ve azot içeren ilkel bir atmosfer ile çevrili olan, katı bir kabuk oluşturacak kadar soğumaya başlamıştı. Okyanuslar, volkanlardan kaynaklanan buhar ve göktaşlarından gelen su ile oluştu. Bu noktada yaşam yoktu, ancak su, karbon kaynağı ve kimyasal reaksiyonları kolaylaştırmak için ısı da dahil olmak üzere gerekli ihtiyaçlardan bazıları mevcuttu.
Su, kimyasal bileşiklerin çözünebileceği ve başka bileşikler yapmak üzere yeniden yapılandırılabileceği bir ortam sağladı. Karbon, bileşikler oluşturmak için diğer küçük atomlarla kolayca etkileşime giriyordu. Canlı maddenin temeli olan bu karbon bazlı bileşikler nispeten kararlıydı ve suda kolayca çözünmüyorlardı. Fakat ortam sıcaklığı arttığında, çözülmeleri kolaylaşıyordu. Genç gezegende güneş ışığı, volkanlar, Dünya'nın yeraltı magması ve yıldırım çarpmaları gibi ısı kaynakları bolca mevcuttu. Karbon bileşiklerinin ısıyla kolaylaştırılan çözünmesinden kaynaklanan bileşen atomları böylece yeniden bileşikler oluşturmak için serbest hale geldiler.
Darwin karbon esaslı moleküllerin erken dünyası hakkında bu tür bilgileri, yaşamın başlangıcıyla ilgili önermelerde kullandı. Yıldırımlar, ilkel bir su kaynağında cansız karbon bileşiklerinin parçalanmasına ve yaşam için uygun olabilecek daha karmaşık konfigürasyonlarda yeniden birleştirilmesine neden oluyordu. Ancak dünyanın ilk fiziksel kimyası, karbon bazlı kimya ilavesiyle bile, Darwin'in senaryosundaki hayatı mümkün kılmak için yeterli olmayacaktı.
Altı element (karbon, hidrojen, azot, oksijen, fosfor ve kükürt), yaşam öncesi dünyada mevcuttu. Hücrelerde çok önemli rol oynayan karbon bazlı moleküller –yani hayatın temel birimleri– oluşturulabilir durumdaydı: Proteinler, lipitler ve karbonhidratlar.
Replikatif kimya yine karbon bazlı bileşikleri içermekle birlikte, nükleotitleri de kapsar. Bunlar, yukarıda belirtilen organik bileşiklerle aynı element atomlarından oluşur. Ancak nükleotitlerden kaynaklanan bileşikler olağanüstüdür. DNA ve RNA olarak bildiğiniz nükleik asitler, kendi kendini kopyalayabilen kimyasallardır.
Son yıllarda tartışma, iki önemli olaydan hangisinin önce gerçekleştiğine odaklandı. Bunlar metabolizma (biyolojik bir varlığın yaşamı boyunca devam etmesi için gereken enerjiyi sağlar) ve replikasyondu (bir varlığın kendini kopyalamasını veya çoğalmasını ve böylece bireysel yaşamı aşmasını mümkün kılar).
Biyolojik replikasyon, bugün bildiğimiz şekliyle, genomun DNA tarafından kodlanmasına bağlıdır. Ancak bazı biyologlar, replikasyonun DNA'nın gelişmesinden önce RNA'ya bağlı olduğuna inanırlar. RNA biyolojik evrimi zıplatmaya başlamak için yeterli olabilirdi, ancak sınırlı bir stabiliteye sahip olduğu ve büyük bir genomu destekleyemediği için hayatı sürdüremezdi. Bu kısıtlamaların çözümü DNA'ydı.
Şimdi bütün bunların bağlanacağı önermeye geliyoruz: DNA'nın, RNA'nın bir dönüşümüyle ortaya çıktığı, bunun da muhtemelen bir RNA genini DNA genine dönüştüren bir virüs tarafından gerçekleştirildiği düşünülmektedir.
Yazdıklarım, biyoloji kuramları üzerine sohbet ya da beyin fırtınasından başka bir şey değil elbette. Yani, bu teoriler ışığında her şeyin başlangıcı bir virüs idiyse, sonunun da bir virüs olma ihtimali çok da şaşırtıcı gelmemeli. Pandemi esnasında deniyor ya bazen “ben bu virüs salgınının doğal yolla gerçekleştiğine ikna olmadım vs” diye. Dünya’nın bize bir açıklama, hem de illa ki bizi ikna edecek bir açıklama borcu yahut sorumluluğu yok ki.
Sağlıcakla kalın.
Kaynaklar:
"Quarks to Culture: How We Came to Be", Tyler Volk
"The Deep History of Ourselves: The Four-Billion-Year Story of How We Got Conscious Brains", Joseph LeDoux






