Skipshock’un tür olarak tek bir yere yerleşmemesi de bu yüzden anlamlı. Genç yetişkin romanı, spekülatif kurgu, distopya, romantik macera ve politik alegori aynı yapının içinde birbirine değiyor.
“Yalnızca ağır travma geçirmiş insanlar durağanlığı huzurla karıştırır.”
Şunu en baştan söylemeliyim: Skipshock kıvrımlı bir okuma. Çoklu dünyalar, farklı uzunluklarda akan günler, trenlerle başka gerçekliklere geçen satıcılar, lisans dövmeleri, vize denetimleri, ticaret rotaları, kapatılan hatlar, resmi yasaklar ve bütün bunların ortasında yasını bile doğru dürüst tutamamış iki genç insan… Caroline O’Donoghue, okuru ilk sayfalardan itibaren epey kalabalık bir evrene bırakıyor. Başta bu kalabalık biraz yorucu gelebilir; sonra insan anlıyor ki romanın meselesi belki de tam olarak bu: bedenin, aklın ve kalbin kaldıramadığı kadar hızlı değişen bir zamanın içinde, insanın kendi hayatına bile yetişememesi.
Caroline O’Donoghue, İrlanda doğumlu bir yazar, gazeteci ve podcaster. Sentimental Garbage adlı podcast’iyle yıllardır popüler kültür, edebiyat ve kadın yazınının ihmal edilmiş köşelerini konu ediyor; köşe yazarlığı yapan, New York Times’ın çok satan genç yetişkin yazarları arasına girmiş. All Our Hidden Gifts serisiyle genç yetişkin fantastiğinde, The Rachel Incident gibi romanlarıyla yetişkin edebiyatında adını duyurmuş.

Romanın Türkçesi Şevval Uzun’a emanet edilmiş; Yuzu ve Genç Timaş okurunun yakından tanıdığı, Koreceden de tercümeleri olan ince işleyen bir çevirmen. Bu kitabın yoğun terimcesini — slip, gen, Lunati, Semper, SoGa, kervan yolları — Türkçeye taşırken hem yabancılığı korumak hem de cümlenin akışını bozmamak kolay iş değil.
Roman, on altı yaşındaki Margo Madden’ın Cork’tan Dublin’e giden bir trende yaşadığı panik ânıyla açılıyor. Margo’nun babası Richard kısa süre önce bir uçak kazasında ölmüş. Annesi Donna-Anne ile ilişkisi gerilmiş, evden kaçmaya çalışmış, babasından kalan gümüş saati satmış, sonra da yatılı okula gönderilmek üzere trene bindirilmiş. Bu yolculuk onun için bir “temiz başlangıç” gibi düşünülür ama Margo’nun içinde başlangıçtan çok kapanmamış bir yas, öfke ve korku vardır. Tünelde tren durduğunda susuzlukla panik birbirine karışır. Babasının saatindeki kronometreyi çalıştırır, terapistin öğrettiği nefes egzersizlerini yapmaya çalışır. Gözlerini kapatır, açtığında ise aynı trende değildir artık. Plastik, sıcak, sıradan İrlanda treni gitmiş; yerine ahşap, kadife, soğuk ve başka bir dünyanın treni gelmiştir.
Margo’nun karşısına burada Moon çıkar. Moon, dünyalar arasında ticaret yapan bir satıcı. Bu dünyanın kurallarını, vizelerini, yasaklarını, hangi hatta kimin yakalanmaması gerektiğini bilir. Ama Cork’u da Dublin’i de bilmez. Daha ilk karşılaşmada Margo’nun yanlış yerde olduğunu anlar. Romanın asıl gerilimi de bu yanlışlık duygusundan doğar. Margo başta yalnızca eve dönmek ister; pasaport ofisi bulmak, bu tuhaflığın normal bir açıklamasına ulaşmak ister. Oysa içine düştüğü evrende trenler şehirleri değil, farklı zaman hızlarına sahip dünyaları birbirine bağlar. Bir yerden bir yere gitmek de özgürlük değil; izinle, lisansla, vizeyle, bedene kazınmış işaretlerle belirlenen bir haktır.
O’Donoghue’nun kurduğu evrende zaman eşit dağılmıyor. Bazı dünyalarda günler çok kısa, bedenler daha hızlı yıpranıyor; bazı dünyalarda zaman daha yavaş akıyor, yaşam daha uzun ve daha ayrıcalıklı hale geliyor. “Skipshock” dediğimiz şey de tam burada beliriyor: farklı zaman hızları arasında sürekli seyahat eden bedenin ve zihnin bozulması. Baş dönmesi, bayılma, kanamalar, bellekte kaymalar, iyileşmeyen yaralar, erken tükeniş… Moon’un satıcılığı bu yüzden romantik bir gezginlik değil, bedeli ağır bir hayatta kalma biçimi. Romanın daha başında satıcıların alkol, intihar, kaybolma ve bedensel çöküşle birlikte anılması boşuna değil; bu dünyada hareket etmek bile insanı eksiltiyor.
Skipshock’un siyasi meselesi de buradan kuruluyor. İnsanların hayatlarının ve hareket özgürlüklerinin doğal değil, iktidar tarafından belirlenen şeyler olduğu fikri romanın omurgasında duruyor. Semper adlı yapı, dünyalar arasındaki geçişleri kontrol ediyor; kimin nereye gidebileceğine, kimin nerede yaşayabileceğine, kimin hangi hızda yaşlanacağına karar veriyor. Böylece zaman yalnızca fiziksel bir olgu olmaktan çıkıyor, sınıfsal ve politik bir kaynağa dönüşüyor. Bazıları daha uzun yaşar çünkü doğru dünyaya, doğru belgeye, doğru ayrıcalığa sahip. Bazıları ise daha hızlı tükenir çünkü doğdukları yer onlara başka bir ihtimal bırakmıyor.
Margo’nun gelişiyle tren hatlarının bozulması onu sıradan bir kazazede olmaktan çıkarıyor. Geçtiği yerlerde raylar, geçişler, bağlantılar sarsılıyor. PACT denilen direniş örgütünün onu istemesinin sebebi de bu. Sıradan bir kayıp olarak başlayan hikâyesi, bir anda Semper’in ve onun turuncu üniformalı zorbası SoGa’nın denetlediği düzenin açığı, kırığı, tehlikesi hâline geliyor. Roman böylece kişisel bir yas hikâyesinden çıkıp istemeden politize olan bir karakterin hikâyesine doğru ilerliyor.

Moon’un hikâyesi ise başka bir yerden derinleşiyor. O yalnızca hasta bir satıcı değil; kimliğini saklamak zorunda kalmış bir Lunati. Lunatiler kendi seyahat biçimi, kendi kültürü, kendi ritmi olan bir toplulukken sistem tarafından önce sınırlanmış, sonra dışlanmış, ardından neredeyse yok edilmiş. Hayatta kalanlar kimliklerini gizleyerek yaşıyor. Moon’un “Moon” olarak var olması, Levi Evreleri’ni saklaması, yalnızca kişisel bir maske değil; baskı altında yaşamayı öğrenmiş bir azınlık bireyinin savunma biçimi.
Romanın en sevdiğim buluşlarından biri satıcı argosundaki “avuçlama” metaforu. Bir satıcı eski envanterinden bir avuç dolusu eşyayı mendile doldurup size verir; çoğu işe yaramaz, ucuz ya da modası geçmiş şeylerdir ama içlerinden küçük bir mücevher, nadir bir madeni para, artık üretilmediğini sandığınız bir cam parçası çıkabilir. O’Donoghue bunu insan ilişkisine çevirdiğinde romanın duygusal kapısı da açılır. Biri sizi avuçlar, siz onu; değerli olan ne varsa fark edilmeden iki tarafa da karışır.
Skipshock’un tür olarak tek bir yere yerleşmemesi de bu yüzden anlamlı. Genç yetişkin romanı, spekülatif kurgu, distopya, romantik macera ve politik alegori aynı yapının içinde birbirine değiyor. O’Donoghue romantizmi dünya kurmanın süsü gibi kullanmıyor; Moon ile Margo arasındaki yakınlaşma iki karakterin korkularını, hesaplarını ve kayıplarını görünür kılan bir alan açıyor. Margo babasının yasını taşırken, Moon ailesinin ölümünü ve kendi suçluluğunu taşıyor. İkisi de kayıpla şekillenmiş ama kaybı aynı biçimde yaşamayan iki karakter.
Kitabın sonunda huzurlu bir birleşme yok. Roman, aşkı yaşatıyor ama güvenli bir yere bağlamaz; ayrılığa, beklemeye, yeni bir arayışa açılıyor. Kitabın kapanışı eve dönüşle değil, eve dönmenin başka bir biçimde yeniden imkânsızlaşmasıyla bitiyor. Başta yanlış dünyaya düşen Margo’ydu; sonunda her iki karakter de kendi dünyalarının dışına itilmiş oldu.
Bu yüzden Skipshock yalnızca başka dünyalara açılan trenlerin romanı değil; kimin hangi dünyaya kabul edildiğini, kimin hangi hızda yaşamak zorunda bırakıldığını ve bir insanın özgürlüğünün ne kadarının kendi elinde olduğunu düşünen bir roman. Margo’nun yanlış trene binmesiyle başlayan hikâye, sonunda çok daha tanıdık bir soruya varıyor: Eğer zaman bile adil dağılmıyorsa, özgürlük dediğimiz şey kimin hakkıdır?






