Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

7 Aralık 2022

Öykü

Aynı

Murat Yüksel

Paylaş

1

0


Yağan bütün yağmurların tekrarı,

Toprağa, ağaca, denize,

Elime, yüzüme, gözüme

Ve camda ezilen damlalar… *

 

Yolculuk saat sekizde başlayacak. On beş dakikam var. Elimde fermuarlı ufak bavulum, Güneş Ekspres yazan otobüsün yanına yaklaştım. Mavi gömlekli şoför, aracın önünde ağzında sigara elinde çay bardağıyla ayakta dikiliyor. Gömlek cebinin üzerinde firmanın amblemi var. Bunun doğru otobüs olup olmadığını sordum. Göbeği kemerinden aşağıya sarkmış. Gri havaya rağmen kocaman güneş gözlüklerinin altından yüzünü ekşitti. Bana ön camdaki tabelayı işaret etti. Büyük bir lütufta bulunuyormuşçasına ağzının ucuyla terslendi. Yazıyor ya hemşerim, dedi, görmüyor musun? Şansıma aksi suratlı, huysuz bir şoföre denk geldim. Üstelik koltuğum da şoförün hemen arkası. Başımı sallamakla yetindim.

Gürbüz yanaklı muavin elinde liste, koltukları dolaşmaya başladı. Ciddiyetle, tek tek sorup not alıyor, sorulara nezaketle cevap veriyor. Nerede ineceksiniz. Hayır efendim servis aracımız bulunmuyor. Koltuklarınızı lütfen dik pozisyona getiriniz. İkram servisimiz birazdan başlayacak. Suyunuzu hemen getiriyorum.

Cam kenarındayım. Çantamdan çıkardığım kitabımı önüme koydum. Bir iki sayfa anca okuyabildim. Gözüm yola takıldı. Tepelerin eteklerine örülü yüksek taş duvarların önünden geçtik. İki yanımız dağ sırası. Bir tarafımızda yağmur yağarken öbür tepenin ardında hava açık. Sonbaharın tam ortası. Güneş kendini gösterip geri çekiyor. Öyle nazlı. Yol ortasında kilometre tabelaları. Falanca kasabaya şu kadar kilometre kaldı diye haber veriyor. Yanımdaki koltukta oturan yaşlı amca çok erken horlamaya başladı. Ben de uyuyabilsem. Mümkün mü.

Bunca zaman sonra köye dönüşümün içimi içime sığdıramayacağını bin yıl düşünsem inanmazdım. Kalbim nasıl atıyor. Sanki üzerinden seneler geçmemiş. Hepsi dün gibi gözümün önünde. En çok da bu yolculuğumun sebebi. İçimde kelebekler uçuran. Kardeşim. Canım kardeşim. Nasıl özledim. Bitti demek bin asırlık özlemim. Yorgunluğum.

Kendimi yeniden kitaba verdim. Hafiften gözlerim kapanmaya başlayınca ayracı arasına koydum. Gözlerimi kapadım. Fakat düşüncelerim uyumama engel. Ben de yola döndüm. Şimdi önümüzde kıraç, çıplak düzlükler var. Ne ara tükettik ağaçları. Ormanları. Yeşili.

Otobüs yol üstünde bir benzinlikte durdu. Muavin seslendi. Beş dakika buradayız, ihtiyacı olan giderebilir. Aşağı inip bir sigara yaktım. Esiyor. Parkamın yakalarını kaldırdım. Yoldan vızır vızır araç geçiyor.

Uzunlu kısalı tünellere girip çıkıyoruz. Yol kenarlarında yöresel ürünler satan köylüler. Ürettiklerini açtıkları tezgâhlarda ya da traktör kasalarında ilk elden sergiliyorlar.

Küçük bir kız çocuğu, bana ne, şeker istiyorum, diye mızmızlanıyor. Başımı çevirip baktım. Annesinin kucağında. Babası da yanı başında. Üç dört yaşlarında anca. Kıvırcık saçlı, zeytin gözlü, sevimli bir şey. Böyle çekirdek aileleri görünce düşünüyorum. Benim neden bana ait bir ailem olmadı. Yatağımı paylaştığım kadınlardan herhangi birini neden hayatıma dahil etmek istemedim. Cevapsız sorular.

Güneş şimdi tepede. Bulutları kovalamış. Yarım saat mola veriyoruz. Değerli eşyalarımızı otobüste bırakmamamız isteniyor. Sıkışmışım. Tuvaletler tesisin içinde. WC üç lira. Rahatlayıp çıktığımda burnuma yiyecek kokuları geliyor. Katmer yirmi, kıymalı yirmi beş, tost çeşitleri otuz lira diyerek uzuyor liste. Yan tarafta çay – kahve servisi. Garson bağırıyor. Çay var, kahve var, soğuk içecek var.

Aklımda kardeşime sımsıkı sarılma isteği. Bunu muhakkak yapacağım. İlk ne konuşuruz acaba? Birikmiş o kadar sorularım var ki. Aklımı kemiren. Onun da vardır muhakkak. Zamanımız çok. Hem anam ne mutludur şimdi. İnci tanelerinden sevinç damlaları süzülmüştür. Bayram yeridir ev.

Bundan sonrasında yolun iki yanı da dümdüz bozkır sarısı. Hayat emaresi görünmüyor. Toprak bakir. Sanki hiç dokunulmamış. Bir süre sonra yol kıvrılmaya, otobüs sallanmaya başladı. Asfaltın buralarda çokça bozulduğunu anladım. Şoför söyleniyor. Camını indirdi, sigara yaktı. Gözlerimi kapatmak, bir süreliğine de olsa bu dünyadan uzaklaşmak istiyorum. Nereden baksan beş saat var. Vakit azaldıkça heyecanım artıyor. Biraz kitap okuyorum. İkindi uykusu gibi bir ağırlık çöküyor üzerime. Yıldızlar uçuşuyor etrafımda. Otobüsün sarsıntılarıyla birlikte iyice sersemliyorum. Beş raunt dayak yemiş de akıllanmamış boksör yorgunluğundayım. Bitse de gitsem. Uyusam da geçse. Gözlerim kapanıyor.

Uyandığımda karanlık çökmüş. Başımı çevirdim, yanımdaki amca dâhil otobüsün neredeyse yarısı boşalmış. Kolumdaki saatime baktım. Yaklaşmış olmalıyız. Boynum tutulmuş. Toparlandım. Beş dakika geçmedi, otobüsün ışıkları yandı. Yolları tanıdım. Değişmemiş.

Akşam altıdan sonra burada araç kalmaz, dedi minibüs durağının karşısındaki tekel büfesi. Böyle olacağı belliydi. Her yerde durup yolcu alırsan yolculuk işte geceye sarkar böyle. Hayal kırıklığı. Hevesinden vurulmanın burukluğu. Kısa Maltepe alıp çıktım. Mecburen yakındaki bir pansiyonda sabahladım. Gündüz erkenden yola koyuldum. Duraktaki simsar, göbeğini kaşırken, sizin köye artık her gün minibüs kalkmıyor ağabey, dedi üzülmüş gibi yaparak. Neyse ki beni bizim oraların yakınından geçen bir araca bindirdi. Yanıma köyden biri daha oturdu. Yeni tanıştık. İsmet. İndiğimiz zaman birlikte gideriz, dedi. Kabul ettim. Yoksa mümkün değil bulamam.

Asfalt yolda indik. Beş dakika yürüdükten sonra patika bir yola girdik. Burası kestirme, fazla oyalanmadan varırız, dedi. Taş. Toprak. Çamurlu. Belki bir saatten fazla yürüdük. Bazen düz ilerledik, bazen dik bir yokuştan yukarı çıktık. Hava açık. Aydınlık ama yukarılara çıktıkça güneşe rağmen üşüyorsun. Yazdan kopamamış yeşil tarlalarının, otlayan hayvanların arasından geçtik. Dar bir patikada ağaç dallarına takıldık. Elimin üstü dikenli dallardan sıyrıldı, çizildi. Yol yol kanadı. Sızlayınca cebimden çıkardığım mendile sildim. Ayaklarımıza ısırganlar dolandı. Karşımıza birkaç küçük kaplumbağa çıktı. Nihayet en son saptığımız mısır tarlası bizi doğrudan eve çıkardı. Yeni arkadaşımın yolculuğu biraz daha devam edecek. Teşekkür ettim, vedalaştık.

Avlu sessiz. Sadece tavuklar. Bir de karabaş cinsi yaşlıca bir köpek. Miskin miskin yattığı yerden başını kaldırdı, umursamadı. Etrafa göz atıyorum. Toprak fırın yerinde duruyor. Dedemin eski evi harabe halde. Hâlâ yıkmamışlar. Ağaçların yaprakları sararmış, dökülmüş. Traktör yeni binanın altındaki garajda.

 Elim gömleğimin cebine gitti. Buruşmuş paketi üfleyip içinden bir sigara çıkardım, yaktım. Harabe evin yanında, iki katlı, bacası tüten, sıvalı bıraktığım, şimdi grinin tonlarına boyanmış binaya doğru ağır adımlarla yürüdüm. Merdivenlerden çıktım. Sigarayı ayaklarımın altında ezdim. Kapının zilini çaldım. İçeriden ben bakarım diyen bir ses duydum. Tanıdık.

Hoş geldin ağabey, dedi. Karşılaşmayı umduğum mutluluktan eser yok. Canım sıkıldıysa da belli etmemeye çalıştım. Hoş bulduk Sultan, dedim. Kardeşim hep bildiğim gibi. Aynı. Değişen tek zaman. Kucaklaştık. Ayakkabılarımı kapının önünde çıkardım, içeri geçtik. Kolonyayla ilaç kokusu geliyor evin içinden. Yakıcı, sevimsiz bir koku.

Mutfaktan annem, Kim gelmiş kızım, diye seslendi.

Benim ana, dedim.

Mutfağa girdim. Divanda sırtını arkasındaki kırlente dayamış tespih çekiyor. Doğruldu. Elini öptüm. Birbirimize sarıldık. Beni kıyısına oturttu. Kardeşim parkamı kapının arkasına astı. Anneme baktım. Küçülmüş. Küçücük kalmış. Son gördüğümden bu yana hepten çökmüş. Beyaz yazması alttan bağlı, yine kat kat giyinmiş, en üstte yeşil örme yelek. Eskiden ne çok yelek, süveter, kazak örerdi bize. Çocukken.

Özledim, dedi. Ben de anacığım, dedim. Yaşlı elleriyle gümüş rengi saçlarımı sevdi.

Güzel oğlum benim, dedi. Açsındır. Hadi kızım, diye seslendi Sultan’a. Ağabeyine hemen sofra hazırla.

Yok ana, dedim, iştahım yok. Çay yeter.

Olmaz öyle şey, dedi. Uzak yoldan geldin. Haber verseydin, baban seni motorla yoldan alırdı.  

Gözlerimi odada gezdirdim. Duvarda üç kardeşin çocukluk fotoğrafları asılı. Yanında yine çerçeve içinde annemin elinden çıkma, gençliğinde yaptığı çiçek motifleri. Soba ortada kendi halinde yanıyor. Arada bir çatırdayan odun sesleri geliyor. Üstünde bir güğümle çay demliği. Sobanın etrafında karo desenli muşamba serili. Sıçrayan alazlardan yer yer yanık izleri var.

Baktım hiç sözünü etmiyor. Annemin yüzünde beklediğim güller açmamış.

Nerede, diye sordum.

Yatıyor, dedi annem. Karşıdaki odada. Sabah uyudu. Gece çok ağrısı vardı.

Önce anlamadığımdan boş boş baktım. Annemin suratı asıktı. Bu sefer sıkıntıyla baktım. Bana hiç sözü edilmeyen, gelmeden önce bahsedilmeyen bir durum vardı ortada. Beklediğimle bulduğum gerçek bir birine örtüşmüyordu. Ya da ne umuyordum ki? Cenaze evinden hallice içerisi. Durumu çabuk kavrıyorum.

Nasıl, dedim. Artık alacağım cevabı az çok bildiğim halde. Vereceği cevaptan yine de korkarak.

Aynı, dedi kardeşim sobanın üzerindeki çaya su eklerken. Hiç konuşmuyor. Sadece bakıyor. Pek yediği de yok. Kuş kadar anca. Görme.

Başımı salladım. Aynının ne demek olduğunu bilmediğim halde.  

Bir şey anlattı mı? Bunca zaman sonra neden?

Yok, dedi annem. Tek kelime etmedi. Biz de sormadık. Yormadık. Biraz baban aksilendi işte.

 

Elimi yüzümü yıkamak için lavaboya geçtim. Geri dönerken odasından kesik kesik öksürük sesleri geldi. Kapısında durdum. Derin nefes alıp verişlerini duyabiliyordum. Usulca mutfağa döndüm. Sobanın başında yer sofrası hazırdı. Ekşi mayalı ekmeğin özlediğim kokusuna rağmen bütün iştahım kaçmıştı. Annemin ısrarıyla oturdum. Örtüyü dizlerime çektim.  Sinide yok yoktu. Köy yumurtası, köy peyniri, incir reçeli, tereyağı, manda yoğurdu, taze çay. En son ne zaman böyle bir kahvaltı sofrasına oturduğumu hatırlamıyorum.

Ben karnımı doyururken Sultan önüne bir tepsi aldı. Pencerenin önünde oturdu. Pirinç ayıklamaya başladı. Beyaz tanelerin arasından küçük siyah taşları büyük ciddiyetle seçip toplamasını izledim. Çocuğu olmuyor diye kocası olacak it geri yolladığından beri bizimkilerin yanında. Belli etmese de sadece içinde kopan fırtınalar bile kendi başına bir hikâye.

Babam geldi. Mutfak kapısından baktı. Sen miydin, dedi ilgisiz.

Benim baba, dedim. Kalktım. Elini öptüm.

Üstünde dizleri eprimiş pantolon. Paçalarını sıyırmış. Hayvanların başından geliyor belli ki. Yüzü hâlâ yaz kavrukluğundan çıkamamış. Çok çalışmaktan gergin suratının hatları kızarık. Saçlarında renk kalmamış. Buna rağmen gür. Kaşlarının arasındaki çizgiler hep kırışık. Çatık. Bakışları boz bulanık, griye çalıyor gözbebekleri. Bu rengi tanıyorum.

Kaç senedir ata toprağına adım atmıyorsun, diye söylenmeye başladı. Şimdi böyle apar topar gelmen. Onun için mi? Başıyla arkasındaki odayı işaret etti. O işe yaramaz için.

Öyle deme baba, dedim.

Burun delikleri açılıp kapandı.

Gördün mü? diye tısladı.

Yok dedim, daha değil. Uyuyor diye rahatsız etmedim.

Başını iki yana salladı. Estağfurullah çeke çeke kapıdan kayboldu. İlişmedi başka.

 

Askerden gelince, ben köyde kalmak istemiyorum, İstanbul’a gitmek, orada çalışmak istiyorum demiştim. Babam dizinden ayrılmamı istemiyordu. Gidemezsin diye tutturdu. Gidersen bir daha bu kapıdan içeri adımını atamazsın. Sonunda dedem araya girdi, bırak çocuğu, ekmeğini nerede istiyorsa orada kazansın, mani olma, diyerek ikna etti. Bu sayede köyden ayrılabilmiştim ama babamla bir daha asla eskisi gibi olmadık.

İki sene sonra kardeşim Umut’un üniversiteyi kazanıp İstanbul’a geleceğini duyduğumda açıkçası inanamamıştım. Üstelik artık dedem de sağ değildi. Babam nasıl kabul etmişti acaba? Annem dedi ki babam kendi izin vermiş. Tabi ya. Beni okutmamıştı ama en sevdiği oğlu okuyacaktı. Büyük adam olacaktı.

 

Kapısını tıklatıp girdim. Gündüz vakti, aydınlık olmasına rağmen floresan lamba yanıyor. Yatağın karşısındaki elektrikli sobadan oda sıcacık. Eve girerken aldığım kolonyayla ilaç kokusu burada oldukça baskın. Bütün odayı kaplamış. Genzi yakacak kadar acı kokuyor. Perdeler sıkı sıkıya kapalı. Gözleri açık. Sağ tarafına yani kapıyı görecek şekilde ölü gibi yatmış. Öylece. Omuzlarına kadar yorganın içinde gömülü. Arada öksürüyor. O zaman derin nefes almak zorunda kalıyor. Çok zayıflamış. Bir deri bir kemik. Saçları dökülmüş. Kalanlar da kül rengine dönmüş. Avurtları çökmüş. Göz çukurları iyiden iyiye derinleşmiş. Göz altları, gözünün çevresi simsiyah. Beni görünce uzun uzun bakıştık.

Karşılaşmayı beklediğim manzara, görmeyi düşlediğim Umut kesinlikle bu değildi. Yataktaki benden altı yedi yaş küçük değil de ihtiyar biri sanki.

Kardeşim benim, diye döküldü sözler kendiliğinden. Ah kardeşim.

Cevap vermeden gözlerime bakmaya devam etti. İfadesiz.

Yaklaştım. Eğildim. Sarsmadan, incitmeden yavaşça sarıldım. Kokusunu içime çektim. Tütün kolonyasının altında küçük kardeşimin tanıdık kokusunu aradım. Küf kokusu geldi burnuma. Acı acı. Yanık et kokusu. Bitmişlik. Tükenmişlik. Gözlerim kızardı. Yumruğumu sıktım.   

Yanı başına oturdum. Elini tuttum. Soğuk. Titrek.

Canın çok yanıyor mu, diye sordum. Gözlerini kapatıp açtı. Geçecek, dedim, bitti, yanındayız. Hepimiz. Boşluğa kaçırdı gözlerini. Aklından kim bilir neler geçiyor. Belki de bunca zaman aramadığımızı, onu yalnız bıraktığımızı, unuttuğumuzu düşünüyor. Annemlerin neyi ne kadar anlattığını bilmediğimden yormak istemedim. Sessizce oturduk.

 

Dedemin cenazesinden sonra köye uğramadım. Ayaklarım gitmedi.

Annemle Sultan bir sabah kapımı çaldılar. Telaşlı. Çaresiz. Umut yok, ulaşamıyoruz, diye ağladı annem.

Birlikte karakola gidip kayıp başvurusunda bulunduk. Bilgilerini verdiğimizde üstüne haniyse suçlu muamelesi gördük. Çok geçmedi. Sağdan soldan evlerinize dönün, bu işi fazla kurcalamayın diye haberler gelmeye başladı. Peşini bırakmadık. Yer yarılmıştı da içine girmişti sanki.

Umut fakültede üçüncü sınıftaydı. Arkadaşlarından ya da tanıyan tanımayan hiç kimse ona ne olduğunu, nereye gittiğini, kimlerle gittiğini görmemişti.

Bir akşam iş çıkışında yine kardeşimi soruştururken tanımadığım bir grup karanlıkta yolumu kesti.

Sen de mi anarşistsin lan yoksa, amına kodumun oğlu deyip kırılmadık kemiğimi bırakmadılar. Gözüm korkmadıysa da bütün çabalarımız sonuçsuz kaldı.

Sonra annemin gitmediği hocalar mı kaldı. Çaput bağlamadığı ağaç, adaklar adamadığı türbe mi. Herkesten gizli medet ummadığı şarlatanlar mı. Öldüyse mezarını bilelim oğul, derdi endişeli, niye böyle yapıyorsun ana diye çıkışınca. Üzerine çok varmadım. Sonunda annem de yoruldu. Umudunu içine gömüp babanı daha fazla merakta koymayalım diyerek kardeşimle birlikte bir akşam otobüsüyle köye döndüler.

 

Elini bırakmadım. Biz otururken annem bir bardak çayla geldi, yanımıza kıvrıldı. Dilinde tespih tanelerince dualar. Çayı avucuma tutuşturdu.

Yeni demledim, dedi. Ilıtmadan iç. Sırtımı sıvazladı.

Kardeşin Allah’ın izniyle birkaç güne ayağa kalkacak. O zaman karşılıklı içersiniz artık.

İnşallah ana, dedim.

Unutmamışsın yolları, dedi sonra. Onca sene geçti aradan. Bugün bizim buraya araba yoktu. Epey yürümüşsündür.

Yürüdük ya, dedim. Yanımda arkadaş vardı. Bizim evin ötesinde oturuyormuş. Avluda ayrıldık. O olmasa yolu hayatta çıkaramazdım. Akşama anca varırdım.

Annem gözlerini kıstı. İnci taneleri yüzünde kayboldu sanki. Yavrum, dedi, en az üç dört senedir bizim evden ötede başka kimse yok. Herkes kasabaya göçtü. Sen merak edip kimlerdensin diye sormadın mı?

Yok, dedim, aklıma gelmedi o dalgınlıkta. Tek düşüncem bir an evvel buraya ulaşmaktı. Ama o benimle ilgili çok şey sordu.

Nasıl biriydi? diye kurcaladı.

Benim yaşlarımda. Hafif sakallı. Uzun boylu. Kilolu. Saçları kırlaşmış, önleri dökük, kamburca, diye tarif ettim. Adı İsmet’miş.

Yok, dedi annem. Gözlerini yere düşürdü. Sesindeki bir anlık titremeyi kaçırmadım. Devam etti sonra. Çıkaramadım çocuğum, dedi. Kimseye benzetemedim. Bir de babana sormak lazım.

İsmi duyunca kardeşimin gözleri büyüdü. Yatağında hafif doğrulmaya çabaladı, yapamadı. Canı yanınca kendini bıraktı. Yüzü buruştu. Öksürük nöbeti tuttu. Kendine gelince güçlükle nefes alarak elini kaldırdı. Titriyordu. Bir şey diyecek oldu, beceremedi. Eli yanına düştü.

Yorma kendini, dedim.  

Gülmeye başladı. Acı bir gülüş. Bütün tüylerim diken diken oldu. Gülmesi yerini titremeye bıraktı. Zangır zangır, deli gibi titriyor şimdi. Dudakları kımıldıyor. Sessiz inliyor. Bir şeyler fısıldıyor. Anlayabilmek için üzerine eğildim. Onlar. Buradalar. Beni onlara vermeyin, beni yeniden onlara bırakmayın, diye sayıklıyor.

Anneme döndüm. Gözlerini hâlâ kaçırıyor. İşaret ettim. Kalktık pencere kenarına geçtik. Perdeyi aralayıp dışarıya baktım. Ortalık nasıl sakin. Annemin kulağına eğildim. Kim ana bu, dedim sessiz. Tanıyorsun, belli. Saklama. Elleriyle yeleğinin düğmelerini kurcaladı. Himmet vardı, hatırlar mısın, dedi fısıltıyla. He, dedim, Keleşlerin Himmet’i diyorsun. Başını salladı. Bildin. Onların ortanca oğlu. Ufakken birlikte hayvan güderdiniz. İlkokuldan sonra şehirde yatılıya vermişler. Orada okumuş, büyümüş. İsmet o işte. Kardeşini ona zimmetlemişler. O nasıl laf öyle ana, dedim. Başını kaldırdı, gözlerime çaresizlikle baktı. Olur a, dedi, alıp da köyden götüren çıkar, ayaklanır, yeniden palazlanır, kendi gitmeye kalkar, hiç uğraşma demişler. Vazifen belli. O getirdi bıraktı zaten Umudumu kapımıza. Onun için, geleni gideni gözlüyormuş böyle. Ayaklarına mı kapanmadım, az mı yalvarmadım. Yok. Tek laf etmedi soysuz, hiçbir şey demedi. Bunu da baban söyledi. Kahvede mi ne duymuş.

 

Umut yurttan izin alıp bazı akşamlar benim yanımda kalıyordu. Meraklıydı. Akşamları fabrika çıkışı üç beş arkadaş bizde toplanıyorduk. Yeni sendika yasası çıkacağı söyleniyordu. Tepkimizi koymazsak, susarsak, yangından mal kaçırır gibi kanunlaşacaktı. Kaderimiz bundan böyle patronların iki dudağı arasında olacaktı. Davamız belliydi. Ne yapabilirdik. Konuştuklarımız hemen hemen hep aynıydı. Grev, yürüyüş, eylem, direniş derken sayımız çoğaldı. Bizim eve sığmadık. Toplantıları fabrikanın yemekhanesine taşıdık. Derken kendimizi bir anda büyük olayların içinde bulduk. İş bırakmayla başlayıp bütün ülkeye yayılan o kaostan, o karmaşadan zaferle ayrılmıştık. Biz kazanmıştık. Gücümüzü herkese göstermiştik.

Ya da ben öyle sanıyordum.

Kardeşim o akşam için bende kalacağını söylemişti. Gelmedi. Ertesi gün de uğramadı. Üçüncü gün okula gidip baktım. Kaç gündür okula gitmediğini öğrendim. Yurtta da yoktu. Ne yapacağımı bilemez haldeydim. On güne annemle kardeşim çıkageldi. Bu arada öğrendim ki meğer kardeşim de okulda örgütlenmiş. Bilmeden, istemeden kendi hikâyemizle kanına girmişim. Anlayamadım. Oradaymış. En son eylemlerde görmüşler. Okulda ısrarla kimlerleymiş diye araştırmaya devam ediyordum. Sadece adını söylemeyen bir genç kız kargaşa sırasında Umut’u yaka paça beyaz bir araca bindirirlerken gördüğünden bahsetti. Tek görgü şahidim oydu. Arkadaşıymış. Ama o kıza da bir daha ulaşamadım.

İçimi kurt gibi kemiren, yiyip bitiren bu sırrı kimseyle paylaşamadım.

 

Diyecek söz bulamadım. Kelimeleri toparlamaya çalıştım. Birleşmedi. Perdeyi kapadım. Odaya döndüm. Kardeşim aynı şekilde yatmaya devam ediyor. Sırtı bana dönük. Arada hırıltıları geliyor. Duvarın dibinde, kapının yanındaki sehpanın üzerindeki kafeste kanat çırpan muhabbet kuşuyla göz göze geldim. Mavi renkli, başında külahı olan sevimli bir şey. Cik, dedi. Peşinden bir cik daha. Arkasını döndü. Kafesin dibinde eşelenmeye başladı. Başımı önüme eğdim. Pencereye yaslandım. Yutkundum. Dilim kurudu. Boğazımda kocaman yumru. Elimdeki çay, bardakta acıdı. Hep birlikte sustuk.    

                                                                 * Nâzım Hikmet

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Bir İngiliz Halk Destanı: BeowulfOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

B. T. Yılmaz

21 Ekim 2025

Robert Redford: Bir Büyük Sinema Efsan..

Robert Redford Hollywood stüdyo sistemi içinde büyük yıldız statüsüne ulaşmış bir oyuncu; Oscar ödülü ve adaylığı kazanmış bir yönetmendi.Birkaç sene önce en sevdiğim filmler üzerine bir yazı üzerine çalıştığım sırada en sevdiğim a..

Devamı..

Evden Fabrikaya: Sanayi Devrimi Süresi..

Elinor Evans

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024