Bak Bir Diş Kanla Çıkıyor
2 Aralık 2018 Öykü

Bak Bir Diş Kanla Çıkıyor


Twitter'da Paylaş
1

Eli ağzındaydı. Ne dediği anlaşılmıyordu. Bir süre bakıştık. Hızla uzaklaştı. “Dur,” diye bağırdım, “Nereye gidiyorsun?” Durup koşa koşa döndü. Elini ağzından hiç çekmiyordu. Bir mendil uzattı bana. Almayacaktım. “Gel, otur,” dedim, “birlikte yiyelim.” Kaşlarını kaldırdı. “Bir lokma al bari,” dedim. Kaşlarını hiç indirmedi. Tekrar mendili uzattı. Acaba gerçekten onun açlığını, sefaletini umursuyor muydum? Yoksa onu öyle gördükten sonra bir zehre dönüşmüş yemeğimden bir parça bile alamayacağım için mi çağırmıştım onu? Boğazımın orta yerine kurulan sınır kapısı onun bir lokma almasıyla açılacak mıydı?

Ona nefretle bakan, bir an önce geldikleri yere gidip her ne şekilde olursa olsun, ister toprağın altında, isterse toprağın üstünde, orada yaşamalarını isteyen adamlardan olmadığı meçhul biri, “Gel bir lokma al,” diyordu. Oturduğum yerden bana uzattığı peçeteyi aldım. “Gelip oturmazsan para yok,” dedim. Kızdığını hissettim. Kalktım yanına gittim. Elinden tutup oturduğum mekâna soktum. Mekânın çalışanlarına korka korka bakıyordu. Her seferinde küfür kıyamet kovulduğu bir yer olduğu kesindi. Ama şimdi bir abi gibi uzattığım elimi sımsıkı kavramıştı. “Korkma lan!” diyordum, “sorarlarsa kardeşim diyeceğim.” Zar zor birkaç lokma yedi. Masaya oturduğundan beri sormak istiyorum. Yolu, yolculuğu, anasını, babasını... Öyle bir yiyordu ki, bırakın iki laf etmeyi nefes almayı unutacak diye endişeleniyordum. Fakat dikkat ettiğim bir şey vardı ki aslında her sorunun cevabını veriyordu. Sandalyeye oturmadı. Uçan bir fidan gibiydi. Topraksızdı. İnsan ayakları yere basana dek vatansız mı olur? Ne zaman “bizim” deriz çevremizdeki kaya tozuna? İki ayağımızın kapladığı alandan daha fazla yere sahip olamayacak olmanın hüznü mü bu vahşetin sorumlusu?

Uç öyleyse. Altı üstü bir sandalye. Masa sahiplerinin oturduğu süre boyunca satın aldıklarıyla kirasını ödediği aptal bir masasının, salak bir sandalyesi... Otursan, iki dakikacık huzur bulsan ne olur? “Otur,” dedim tekrar. Bir yandan yerken, bir yandan kaş kaldırıyordu boyuna. Daha bir kelime etmemişti. Sinirlenmeye başlamıştım. “Otur lan! Şuraya. Çıldırtma beni!” Gözlerinde bir ifade belirdi ki yürek yakar. Hemen oturdu. Oturdu ama huzuru kaçmıştı tümden. Şimdi korka korka yiyordu. “Tamam. İstersen kalk,” diyesim geldi. Karnı doyunca ellerini uzattı bana. “Ha, mendilin parası...” Uzattım. Bir de kola söyledim. Esmer yüzünde yay gibi uzadı dudakları. “Ee, anlat bakalım. Nereden geliyorsun sen?” Hiçbir şey demeden, ifadesizce yüzüme bakıyordu. “Konuşsana oğlum sabaha kadar bakışacak mıyız böyle?” Elini ağzına attı gene. “Şşt ayıp,” dedim, “kürdan al şuradan.” Sonra uzanıp bir kürdan aldı. Başladı karıştırmaya. Bir ara durdu. Aklına çok önemli bir şey gelmiş gibi iri iri açtı gözlerini ve, “Kola,” dedi. O kadar sustun, dedim içimden, ilk söylediğin şey “kola” mı olacaktı? “Gelir şimdi, sabret,” dedim. Kürdanı sıkıca kavramıştı. Dev bir balık tutmuş balıkçıların telaşıyla çekiyordu ağzındaki parçayı. “O ne!” dedim korkuyla. Ağzından kanlar akıyordu çocuğun. Kürdanın ucunda beyaz bir şey vardı. Ben de çocuk da o şeye dikmiştik gözlerimizi. Ver bakayım derken düştü yere. Hoppala, o da peşinden girdi masanın altına. İnsanlar bize bakıyorlardı. Bizi gören birkaç garson da yanımıza geldi. Yardımcı olmak istediler. “Tamam,” dedim, “biz hallederiz, her şey yolunda.”

Peçeteyi açıp ağzının çevresindeki kanları silmeye çalıştım. Bir yandan, “Tamam, siktir et artık, çıkar yenisi,” diyordum ama nasıl anlatayım. Namussuz diş de yer yarıldı içine girdi. Artık masanın diğer tarafına geçip peçeteyi iki kat yaparak ağzını açtım ve dişinin arasına koydum. “Bunu böyle tutarsan yenisi çıkar,” dedim. Sımsıkı ısırıyordu peçeteyi. Bu sırada, her şeyin güzel olacağına dair vaatler verdiğim yakın geleceği bir garson masaya bıraktı. Kola geldi. İkimiz de uzun uzun kolaya baktık. “Sakın o peçeteyi çıkarma!” dedim. Kola açılmıştı. “Tamam, bu kalsın, hadi büyüklerinin yanına gidelim. Yolda yenisini alırız,” dedim. Elimden tuttu. Yolu o tarif etti bana. Hem de yirmi dokuz yıldır yürüdüğüm yolları, vatanıymış gibi.

Annesini görünce ona doğru koşmaya başladı. Ben de peşinden koştum. Annesi ağzının kenarından sızan kanı gördü. Onu kovaladığımı sandı. Üstüme koşturmaya başladı. Ne yapacağımı bilemedim. Donup kaldım. Bir tokat patlattı yüzüme. Durumu anlatmaya çalışırken çocuk küçücük elleriyle bacağıma sarıldı. Annesine anlamadığım bir dilde bir şeyler söyledi. Bu kez annesi özür dilemeye başladı benden.

– Önemli değil. Dişi çıktı, dedim.

– Dövdün sandım.

– Önemli değil. Kim olsa öyle sanırdı.

Annesinin yanına, çimlere oturdum. Artık yolu, yolculuğu pek merak etmiyordum. Ama kadın anlatmaya başladı. Aklının bir türlü almadığı, insanların ipi kopmuş tespih boncukları gibi savrulduğu o günleri anlattı bize; tespih çeker gibi sayılan ölüleri; kan revan için kalanları. Kadının gözleri bir mum alevi gibi sıcak, öfkeli ve yine bir mum alevi kadar titrek ve korkak. “Babasız bu. Baba öldü Suriye. Abiler öldü Suriye.” Düğüm düğüm oluyordu kadının boğazı. Ne o konuşmaya devam edebiliyordu, ne de ben dinlemeye. “Bir diş. Bak kanla çıkıyor. Düşün ki can çıkıyor,” deyince müsaade istedim.

Boğazımın orta yerine kurulan sınır kapısında bombalar patlıyordu artık. Hıçkırıyordum durmadan. Öyle nereye kadar yürüdüğümü bilmiyorum. Bildiğim bir şey var, o da sınırı geçecek kadar yürümediğim. Sonunda evimi, yatağımı, yastığımı bulduğum. Ve o gece yatağımın, yastığım ve yorganımın kocaman taşlarla dolu olduğu…


Twitter'da Paylaş
1

YORUMLAR


Nevcan Gemici
Harika olmuş bu yazı.. Çok çok güzel
11:25 PM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR