Edebiyatta yeteneğe çok inanmam ama dilde sanırım biraz inanıyorum.
Halil Yörükoğlu: Sevgili Banu,klasik bir girişle yani nasılsın demekle başlayacaktım ama hemen aklımdaki soruya geçmek istedim. Dünyanın herhangi bir yerinde bir yazarın meselesinin, sende bir yerlere temas etmesini ve bunun seni yazmaya iten hatıralarına denk düşmesini kendine nasıl açıklıyorsun bunu merak ediyorum?
Banu Yıldıran Genç: Merhaba Halil, valla bunu nasıl açıklıyorum, aslında ne olursa olsun insanın temel dertlerinin hep aynı olmasıyla sanırım. yani Louisa Glück’ün çocukluğa bakışıyla benimki nasıl aynı olabiliyor? Çünkü insan olarak hepimiz sevilme, onaylanma derdindeyiz. Hepimizi hayatımızdaki en saf dönem, çocukluk şekillendiriyor, hepimizin çekirdek anısı çocukluk üzerine.
Ya da hepimiz anamız babamız ölünce temelde aynı şeyi hissediyoruz.
En son yazdığım yazıda buna değinen bir cümle kurmuştum, Allahın en bembeyaz queer Amerikalı kadın sanatçısının oğlunu ihmal etme korkusu, boşanıp da pişman olma korkusu, nasıl benimle aynı olabilir diye. Oluyor işte çünkü temel duygularımız aynı ve bu beni dünyaya dair umutlandıran bir şey. Gerçi boş umut ama olsun.
HY: Seni dünyaya dair umutlandıran şey kaba ifade ile derttaşlık mı yoksa benzer derdi çeken bir yazarın seni yalnızlıktan yalnız hissetmekten kurtarması mı? Bu soruyla ek olarak edebiyat bizi keyifli bir aileye sokar mı ya da bireyselliğin bu kadar arttığı bir zamanda böyle bir aileden bahsedilir mi? Sevgili Banu, soruları kendim için soruyorum belirtmeliyim.
BYG: Beni umutlandıran şey derttaşlık ama ben bu konularda Polyanna kadar safım. Pandemide hani herkes balkonlardan şarkılar söylemeye başlamıştı ya. İtalya’da da Çin’de de böyle garip bir anda birleşiyordu insanlar. Ben bunlara duygulanıp duygulanıp ağlıyor ve insanlık için bir daha hiçbir şey aynı olmayacak diyordum. Hahah gördük. Her şey daha beter olmaya başladı.
Edebiyat bizi bir aileye sokmuyor bence çünkü zaten o da en bireysel yaşanan sanat türü. Ben yanımda biri varken kitap bile okuyamam. Evet benim yazdığım yazıyla kimler kimler bir anlığına da olsa aynı şeyi hissediyor ve bir yerde buluşuyoruz fakat bu anlık. Hele hele herkesin kendi pr’ıyla meşgul olduğu bu çağda çok iyi anlaşan iki edebiyatçı bunu edebiyata değil yine geçmişten bugüne gelen arkadaşlık/duygudaşlık bağlarına borçlu bence. Edebiyat sanat… bunlar olağanüstü bağlar kurmuyor.

HY: Edebiyat belki olağanüstü bağlar kurdurmaz bize ama yine de ortak bir edebiyat anlayışı hayata renk katıyor. Bununla birlikte, bir yazardan mülhemle sorarsam, insan tanımadığı birinin kitap falına bakabiliyor. Mesela, x kişisinin okuduğu kitaba ve yoruma bakıp bu kişi hakkında üç cümle kurabiliyoruz ki yanıla da biliyoruz. Buradan yani okunan kitaplardan devam edersem, okurları ve onların kitaplara olan yorumlarını nasıl gözlemliyorsun özellikle edebiyatın sosyal medya üzerinden ilerlediği bir zamanda?
BYG: Tabii tabii edebiyata bana kurdurduğu bu bağlar için müteşekkirim zaten. Bu arada sanat olmasa kuruyup kalırmışız buna inancım tam. Hep söylüyorum beni on küsur yıldır kitaplar ayakta tutuyor. Yani böyle bir önyargımız var evet :) Senin bu önyargıyı sevdiğini de biliyorum. Ben de kim ne okuyor çok dikkat eder, hemen kafamda karar veririm. Yanlış da tabii bir yandan, bunu biliyorum. ama “şunu seven bizdendir” demekten vazgeçemiyorum. İnsan ne de olsa önyargılarıyla kuruyor hayatını.
Kitaplardan ve sosyal medyadan devam edersem, her şeyin popülerlikle ilerlediğini görüyorum derim. Ha bu kötü bir şey mi? Değil. Ama okumak bence yukarı doğru ilerleyen bir çizgi olmalı, hep popülerden devam edince o çizgi yerinde sayıyor. Okur problemimiz olduğu için yazar problemimiz de var. Ortalıkta bu kadar sıradan, tekdüze metin olmasının sebebi bu. Yine de ülkenin okur grafiğini kadınlar yükseltiyor diyebilirim. Sosyal medyada en sevdiğim şey kulüpler, gruplar, atölyeler dolusu kadının kendini aşa aşa bir şeyler yapmaya çalışması. Erkekler nerede, bilmiyorum.
HY: Haklısın. Bu arada bence önyargı bir olgunluk belirtisidir. Kiminle yan yana durduğumuzu bilmeliyiz:))Bu soruyla aslında ikinci deneme kitabın olan Yan Yana Durduğumuz Zamanlar'a gelmek istiyorum. Yan yana durmak kadar yan yana durulan zamanlar da önemli. Yine okuduğun kitaplardan ve diğer anılarından hareketle yazdığın denemelerden oluşan bir kitap. İsim üzerine düşünmek ve sormak isterim. Yazdığın kitapları ya da onların yazarlarını nazikçe kendi zamanına kendi yanına mı çağırıyorsun yoksa bu isim bir geçmiş güzel an özeti mi ?
BYG: Valla kitaplarımın ikisinin de adı o kadar çok anlamlı ki o kadar olur ve bu tamamen tesadüfen oldu. Yan Yana Durduğumuz Zamanlar'ın önsözünde anlattım, Geri Döndüğüm Yerler'in bu kadar geri dönülecek şeyi ima ettiğini fark etmemiştim. şimdi bana okurlar yorum yazarken bile “buradan oraya geri dönersek” filan diyorlar, bayılıyorum. Yan Yana Durduğumuz Zamanlar tabii asıl olarak yas sürecimizi ve ablalı anıları düşünerek bulundu. Babamı kaybettikten sonra nasıl kendi kendimize, apayrı ama aynı acıyla yas tuttuğumuzu ama bir yandan da ne kadar yan yana olduğumuzu fark ettim. Bazı aileler vardır ya biri ölür, kavgalar başlar… Biz o kadar nezaketle ve şefkatle geçirdik ki bu dönemi çok hoşuma gitti. Herkesin ayrı bir rolü vardı sanki. Annem ağlamak için büyük ablamı arıyordu mesela, küçük ablam sıkça kabristana gidip fotoğraf paylaşıyordu, ben fotoğraflar ve anılar kısmını ele almış yazıyor ya da anlatıyordum. Hepimiz ayrı şeyleri üstlendik ki babamın bakımında da böyleydi, hasta olduğu zamanlarda. Fark ettim ki biz gerçekten güzel bir aileyiz çünkü aile demek sorunlu ve zorunlu bağlar aslında, gerekirse çekip gitmek gereken bir kurum. Biz seve seve yan yana durduk. Bu arada aile gibi gördüğüm ve vazgeçtiğim arkadaşlıklarım oldu. Hayatımın en büyük hayal kırıklıklarını yaşadım mesela öncesi-sonrası söylenenlerde. Ailemde bunu yaşamadığım için tekrar müteşekkir oldum, insanın iyi ve güzeli fark edebilmesi çok hoş bir şey. Sonra 19 Mart oldu, biz kitabı hazırlıyoruz, ben çok mutsuzum, bu kargaşada nasıl çıkacak bu kitap diye, bir baktım ülkenin yarısı yan yana zaten… O yüzden yine hiç düşünülmedik bir şekilde haksızlığa, hukuksuzluğa karşı çıktığımız insanlarla yan yana durmayı anlatmış oldum kitabın çıkış tarihi itibariyle de.
HY: İsmi ve getirdikleri daim olsun dilerim. Sen bu kadar aileden bahsetmişken yine kitaba döndüğümüzde tabi aile çok genel bir başlık ama aile meselelerinin didiklendiği kitapları radarına aldığını görüyorum. Hatta aile ve ilişkiler. Bu çerçevede şuraya yönelmek isterim.Aile ve ilişkilerin işlenmesinde yerli ve yabancı yazar ayrımında neler dikkatini çekiyor?
BYG: Valla aile meselesi de şansa denk gelmiştir ama zaten yine önsözde söyledim, ilk kitaptaki ayrımın aynısını tekrar yapmam gerekecekti, aile, kadın, memleket, dünya… Bir şey değişmiyor maalesef. Çokça kitap okuduğum çokça da aile meselesi üzerine düşündüğüm için bazı net ayrımlardan bahsedebilirim. Bir kere Ortadoğulu olduğumuz için otomatikman anama babama borçluyum kafasıyla büyüyoruz, oysa doğmak isteyen biz değiliz, kimseye de bir borcumuz yok. Ha bu bizi acımasız ve bireyci bir yere getiriyor, İskandinav edebiyatında bunu görüyoruz özellikle ama arasını bulmamız gerekiyor bence. Çünkü biz ailemize karşı hep kaçak oynuyoruz. Kol kırılıyor, yen içinde kalıyor, her şeyde olduğu gibi. Taciz, dayak, tecavüz, duygusal şiddet… Bunlar bir şekilde anlatılsa bile yazar dahi anlatıcının ailesini bazı cümlelerde kafasında aklıyor. Mesela sürekli dayak yiyen bir çocuğa dayak atan için “evet o da çok zorlu bir gençlik geçirmişti, biliyorum.” dedirtiyor. Bu artık otomatik savunmamız olmuş. Yok kardeşim, sapığa sapık, kötüye kötü diyeceksin. Özellikle Avrupa edebiyatı bunu müthiş bir biçimde başarıyor. Amerikan edebiyatı bunu daha duyguları işin içine katarak ve sezdirerek yapıyor, Avrupa kadar sert ve net değil ama ben ikisini de çok severim. Bizim gibi geleneksel ve birey olmanın zor olduğu toplumlara bakarsak mesela Han Kang’ın Vejeteryan'ında anlatılan koca ve baba şiddeti en azından aklanmıyor. Yazar mesafeli ve düz anlatmayı başarmış duygusal olayları. Yani bizim biraz arabesk olmayı bırakmamız gerekiyor. Her şeyin sonunda buna geliyorum ben. Arabesk olduğumuz için kitap alıntıları, aforizmalar, afili cümleler hastası herkes. halbuki kitabı okumadan alıntının ne manası var? Bu cevap sosyal medya ve okurluk bağlamında da ele alınabilir artık :) Kitabı okumadan sadece alıntı yapan tonla insan var, onu da biliyoruz.

HY: Cevabından genellersek yazar olarak gerçek bir yüzleşmeden korktuğumuzu, okur olarak da alıntı sevdiğimizi anladım. Katılıyorum. Deneme türünde yazan biri olarak denk geldiğin okuru nasıl buluyorsun?
BYG: Deneme türü aslında hem nasıl istersen öyle gezindiğin hem de okuru nereden istersen oradan yakalayabileceğin bir tür. Benim denemelerim hayata dair elbette ama hep kitaptan yola çıkıyor. Yani klasik anlamda Montaigne denemesi değil. Okurların çekincesi oluyor tabii kitabı okumadan yazısını okuyayım diye ve haklılar, o nedenle alıp baştan sona okuyan da var, kenara koyup bahsettiğim eserleri okuduktan sonra benim denememi okuyan da var. Her ikisine de saygı duyarım ama ben ilk okur türünden bir okurum. Spoiler denen şey benim için mühim olmadığı için –polisiye hariç– romandaki önemli olayları söylememe bozulanlar oluyor ama neyse ki beni bilen biliyor diyeyim, spoiler’a hassas okur ikinci gruptan olmalı.
Ama genel olarak özellikle kadınlar tarafından seviliyorum. Onlara haklı sebeplerle daha çok dokunuyorum. En çok duyduğum ve kalbimi ısıtan cümle “sanki yazar benimle sohbet eder gibiydi”. Aslında deneme türünde benim edebiyatta ulaşmak istediğim nokta tam da bu.
HY: Yazar benimle sohbet eder gibiydi cümlesi dille ve anlatımla olan ilişkini özetliyor zaten. O zaman soruyorum, bu konuda gerek okur gerekse yazar olarak neler yapıyorsun yani dille olan sıcak bağını nasıl sürdürüyorsun?
BYG: Şimdi bilmiyorum desem, olmayacak. Edebiyatta yeteneğe çok inanmam ama dilde sanırım biraz inanıyorum. Çünkü ablamların attığı tvitlere, iş için yazdıkları metinlere baktığımda hepimizde zorlama olmadan, çok doğal ve temiz bir Türkçe olduğunu fark ediyorum. Ya birinden geçti, kim bilmiyorum ya da biz çocukluğumuzdan beri aynı kitapları okuyarak büyüdüğümüz için kendi kendimize o dili bulduk. Yani anlatımdaki samimiyet ve dildeki pürüzsüzlük çalışarak biraz zor kazanılan şeyler bence. O nedenle en baştan beri var diyemem bu anlatım tarzı bende ama çok da pürüzlü olmayan bir Türkçeyle yaza yaza yolumu buldum. Geniş zaman kullanmayı bıraktım mesela bir süre sonra, cümlelerim kısaldı ve netleşti. (Gerçi kitaplar yayımlanmadan önce editörüm Tuğba Eriş’in önerdiği. Değişiklikleri görünce kafamı duvarlara vurduğum da oldu, kendimize karşı körleştiğimiz de bir gerçek.)
Bunu seninle sık sık konuştuk. Senin dilin de çok doğal, bu nasıl oluyor, niye oluyor, çok net bir cevabım yok. ama nasıl yok oluyor onu söyleyebilirim, akademi, gazetecilik, süslü edebiyat merakı… Bunlar yazıyı okunmaz hale getirebilecek dış etkenler.
HY: Evet bu konuda aynı fikirdeyiz. Dil meselesi ve yetenek, belki üslup arayışı ,dediğin gibi konuştuğumuz konular. Buradan şuna gelmek istiyorum. Sence yerli edebiyatın görece az okunması yazarların dille olan meselesinden mi yoksa başka faktörler var mı?
BYG: Bence yazarların dille olan meselesine kimse dikkat etmiyor. Okur probleminden bahsetmiştik, okurumuz dil değil olay odaklı. Yerli edebiyatın son yirmi yıldır girdiği düşüş eğrisinde riske girmek istemiyor, sevmediği konuları tekrar tekrar okumak istemiyor, para verip zaman ayırıp pişman olmak istemiyor, büyük yayınevlerinin pek çok bookstagrammer anlaşmasıyla pohpohlayıp durduğu garanti sayılan yabancı edebiyatı tercih ediyor.
"İşte yine bir yerli kitap okuyayım dedim, yine pişman oldum”, “mıymıymıy hep aynı şey”, bu minvalde o kadar çok cümle okudum ki instagramda, twitter’da. Okuru da suçlamıyorum, edebiyatımız düşüşte ama hiçbir şey okumayacak kadar da değil. Eski yerlilere sarılıp kalan da var bu okur kitlesinin içinde, elbette bu da olabilir ama okumadan ahkâm kesenlerden hoşlanmıyorum, onu çok net söyleyebilirim. Şu da bir gerçek, çevirmenin çevirdiği kitapla yazarın anadilinde yazdığı kitap katiyen aynı değil. Ben profesyonel okurum, okuduğum üzerine yazıyorum çünkü, işim bu. Yerli edebiyattan da olabildiğince okuyorum –ki yine eksik kalıyorum–, herkesten bunu bekleyemem ama birkaç yabancı roman okuduktan sonra yavaş yavaş avuçlarımı kaşındırmaya başlayan anadilden okuma ihtiyacımız herkeste olmalı bence. Örneğin bir Türkçe öğretmeninin hiçbir biçimde Türkçe eser okumamasına ve bununla övünmesine hayretler içinde bakıyorum.
HY: Buradan edebiyat fakültelerine uzanmak isterdim ama yapmayacağım. Çünkü hem üniversitede hem de okullarda modern edebiyat eksiği alenen ortada. Toparlamak istiyorum çünkü her cevap başka bir merakımı dürtüyor. Okurdan, yazardan, kitabından, denemeden, dilden ve sosyal medyadan bahsettik. İyi ki de bahsettik. Son olarak nasıl bir edebiyat yolculuğu ön görüyorsun kendine okur ve yazar olarak ki bunu sormaktaki amacım edebiyatın ve edebiyatımızın gidişatını belirleyen ekonomik faktörler de düşünüldüğünde, senin temennin ve hayallerinle sorularıma nokta koyayım.
BYG: Evet uzun uzun sohbet etmişiz gibi oldu gerçekten.
Ben en basitinden kitap okumaya ve kitaplarla yaşamaya devam etmek istiyorum. Ama son beş yıldır filan bir yazarın bütün kitaplarını okumak, beğenmediysem de kitabı sonuna kadar bitirmek gibi şeyler yapmıyorum, sanırım artık buna vaktim yok, günlerimiz saatlerimiz istediğimiz her şeyi okumaya bile yetmiyor. Yerli edebiyatın 70’li yıllardaki gibi parlamasını temenni ederdim ama olmazsa da olmaz ben yine de kendimce iyi şeyler bulup çıkarırım aradan. Okuyacak şey bitmez, yenisi olmasa eskisine döneriz, ne mutlu bize ki beş yüz yıla yakındır insanlar yazıyor çiziyor, bu ihtiyaç hiç bitmedi.Onun dışında sevdiğim kitaplara dair yazmaya devam ediyorum, o benim için hiç bitmeyecek gibi, bitmesin de zaten. Geçen gün bir yazı yazmakta zorlandım, hem hava koşullarından hem çok incelikli bir yerde durmak gerektiğinden, üç dört gün nasıl suratım asık, kös kös dolaştım. Yazıp da bitirebildiğim gün ise sevinçten şakıyordum, aradaki fark işte benim yazı yazma ihtiyacım.
Başka türlere, kurmacaya kayar mıyım? Göreceğiz. Hiç bilmiyorum. Konfor alanımı ve iyi şeyler yapabildiğim yeri terk etmek istemem ama insana heyecan da lazım. Biraz mükemmeliyetçi olduğum için kolay kolay yeni adımlar atmıyorum.
İşte böyle Halil. Biz seninle edebiyat, öykü ve hayat üzerine konuşmaya devam…






