Barış Yarsel • Dalga
17 Kasım 2017 Öykü

Barış Yarsel • Dalga


Twitter'da Paylaş
0

Yeni bir güne farklı hayatlarla uyanacağız ümidiyle tekneye doluştuğumuzda şafak henüz sökmemişti, gecenin en karanlık yoğunluğunda ayağımızı attığımız güverte uykusunda hafifçe kıpırdanıp kendi kendine söylenir gibi gıcırdadığında birbirimize sokulduk ve şıpırdayan suyun üzerinde dengemizi bulmak üzere kollarımızı iki yana açtık, aramızda daha tecrübeli olanlar, denize çıkmış, ellerinde olmayan nedenlerle geri dönmek zorunda kalanlar ya da iskeleden ilk adımı atacağı anda geride bıraktıklarının ağırlığıyla son bir kez geriye dönüp kendilerini yolcu eden o simsiyah gecede hiç ses duymayınca, hiçbir yakınını göremeyince fecri göreceklerine dair cesaretini kaybedip duraksamışlar, evlerine dönmüşler ve aradan geçen zamanda bir kez daha denemek için şimdi yanımızda sanki denize açılmış gibi bir bilgelikle gerektiği anda yol gösterici bazı kısa konuşmalar yapmanın yerinde olduğunu düşünenler o anda yapılacak en doğru hareketin bulunduğumuz yere oturmak olduğunu hatırlattılar, böylece gözlerinde fitne fücur pırıltılarıyla her birimiz, ne kadar süreceğinden emin olmadığımız yolculukta kendimizi güvene almak üzere, sırtımızı dayayıp çökebileceğimiz birer köşe bulmak için kenarlara kaçıştık. Bazılarının ellerinde torbalarla belirmesi, kiminin son anda tıkıştırdığı öteberiyle, belki de kuru yiyeceklerle patlayacak gibi duran bavulları sürüye sürüye, oflaya puflaya iskeleden merdivene tırmanmaya çalışması sessizlikte karmaşa yaratırken elleri ceplerinde sakince yürüyenler içeriye çoktan atlamıştı. Çantalarına, eski yaşamlarında güvenliğe duydukları sarsılmaz güveni hatırlamak için olsa, baş ağrısına, mide bulantısına merhem olacak ilaçların, nemin ve rüzgârın kemiklerini üşütmeye başladığında üstlerine geçiverecekleri kalın ceketlerin yanı sıra kendilerini iyi hissetmeye ihtiyaç duyacakları anlar için kuru çikolata getirmişlerdi, çünkü insan kendisini tedirgin hissettiğinde, mutlu anlarını hatırlamak için dokunmaya, zamanı geri getiren tatlara ihtiyaç duyacaktır, diye kendi kendilerine söyleniyorlar, küçük merdiveni çıkarken, göz ucuyla kapkara suya bakıyorlardı. Tekne kendisini iskeleden bıraktığında artık birbirimizin yoldaşları olduğunu hissediyorduk, birbirinden ayrılamayacak, bölünemeyecek, yolculukta diğerinden ayrı varlığını sürdüremeyecek diğerinin yapıtaşlarıydık. Hepimizin ismi atomus, suda sessizce ilerlerken iki yanımızdan geçip giden sessiz küçük sokaklar, hiç ışık gözükmeyen, karanlığa karışmış evler, köşe başlarında üzerlerine gelişigüzel muşambalar atılmış çöp kutuları, neden bu yolculuğa çıktığımızı anlatır gibi salınan yırtılmış, rengini kaybetmiş, paralanmış çamaşırlar, hepsi, etrafımızı saran, yörüngemize sağılmış elektronlardı. Geride bıraktığımız hayatlarda bunları birbirimize alıp vermekten o denli sıkılmış ve yorulmuştuk ki, o zaman kusursuz gibi gözüken yaşamlarımızın, diğer olmadan anlamsızlıkta kaybolup gideceğini düşündüğümüz ve asla parçalanamaz, kopamaz, birbirinden ayrılamaz zannettiğimiz günlük hayatlarımızın ayrıntılarını oluşturan bu ayrıntılara ve şimdi veda bile etmeden terk ettiğimiz yakınlarımızın yerine, aralarından geçişimizi sessizce izlemelerine dahi tahammülümüz kalmadığını, dahası o ayrıntıların hiçbirini bir daha görmek istemediğimizi belli etmek için kafamızı çevirip bakmıyorduk. Vazgeçtiklerimize, artık dayanamadıklarımıza, boğazımıza sarılmış ve bizi nefessiz bırakmış, boyunlarımızda kalın parmaklarıyla acısı geçmez kıpkırmızı izler bırakmış boğuntularımızdan kaçmak için kenarda köşede çömelmiş, oturmuş ya da eğreti şekilde uzanmış haldeyken bu teknede, yine birbirimize muhtaç kalmanın anlamsızlığıyla kafamız karışmıştı. Kendimizin birer kötü taklidi gibi burada böyle oturmuş ve henüz yolculuğun başında umudumuzu kaybetmiştik. Eski yaşamlarımız, egolarımız ve libidolarımız güvertenin ortasında, cenaze evinin sessizliğinde bize nispet yapar gibi el ele, neşeyle, bağır çağır şarkılar söylüyor, kendi etraflarında dönüp dans ediyordu. Burada böyle sabaha kadar bekleyince, sabah olacağını düşünüyorduk. Yeterince beklersek yolculuğun bizi bir yere götüreceğini, gün ağardığında karşılanacağımızı, teknenin şimdi açık denizde, karanlıkta artık seçilemez kıldığı kentte bıraktığımız aklımızı, belleğimizi yenileyip, bize karşılıksız bir hediye gibi sunacağını düşünüyorduk. Aramızdan bazıları sadece sonla ilgilenen ölü seviciler olduğumuzu, yolculuğun nihayetinin ya da teknede birbirleriyle güç bela iki kelime konuşan bizlerin meraklandığı kadar, çöktükleri yerde endişeyle kıpırdarken içlerinde tutamadıkları kötücül görüleri diğerlerine hastalık gibi yayan işe yaramazlar olduğumuzu, belki de en başta tekneye kendimizi atmamızın hata olduğunu söylüyordu. Damarları susuzluktan ve deniz havasının çarpıntısından şişmiş elleriyle güverteyi okşarken, kabaran dalgaların, yükselen seslerin uğultusunda artık herkes diğerini ikna etmeye çalışıyordu. İnsanların geride bıraktıkları yataklarında ölmek, çalıştıkları işlerde bir kazaya kurban gitmek, belki bir evin çatısından atlayarak, ya çok gürültülü ya da çokça sessiz, belki zehirle, belki hiç tahmin etmeyecekleri, sevdiklerinin, yakınlarının eliyle, bir yığın insan içinde, her birinin gözlerinin içine bakarak, gözlerindeki ışığın son parçasını da bırakmak yerine, o anda teknede, bir bilinmezliğe yelken açmışken, kendilerini bu tahmin edilemez rotaya bırakmalarının nedeni, yolculuğun olası başarısızlığında sonlarını kendi kendileri değil de, bir araya gelmiş kolluk kuvvetlerinin, yardım ve kurtarma ekiplerinin, itfaiyecilerin, savcıların, kaymakamların, belediye yetkililerinin belgelendirip, yakınlarına ve sevdiklerini alelacele çağırdıklarında ortaya çıkacak gürültüde, tek başlarına olmadan göçüp gittiklerini haber veriş ânındaki kalabalığın coşkulu mateminde unutulmayacaklarına dair inatçı inançlarıydı. Aklımız, üşüşen düşüncelerden kötü olanları ayıklayıp kovmak istiyordu. Aklımız, geceyi atlatıp varacağımız yere varmak, yeni günü, yeni kenti, yeni yaşamlarımızı görmeden ölmek, şu dünyadan, toparlanan bir gemi enkazından, suda şişmiş bedenlerimizin bir kenarına gelişigüzel yerleştirilmiş duran kafalarımızın önünde tanınmak için bin bir çaba isteyen suratlarımızdan kim olduğumuzun yazılacağı belgelerin altına atılacak imzalardan, ardımızdan televizyon kanallarında çıkacak listelere eşlik edecek vesikalık fotoğraflarımızdan, dehşetimizin gazetelerde yer alacak manşetlerinden, ölümlerimizin resmiyet kazanacağı imzalardan, gusülhanede taşa yatırılacağımız gerçeğinden, o soğuk mermerin üzerine yatırılacağımız günden, gassalın yaklaşıp, artık hüzünlenmek bile aklına gelmeden sessizce ve hünerle bedenimizi çevire çevire, iki yana döndüre döndüre, bir bebeğin ilk yıkamasını yapar gibi suyun sesini duvarlara vura vura bizi yıkarken, mesleğini söyledikten sonra irkilip otobüste yanından kalkan yolcu aklında geldiğinde kendi kendine gülümsemesinden uzaklaşmakta, eski hayatlarımızdan kopup gitmekteydi. Ancak böylesi bir nihayetin yolculuğumuzu anlamlı kılacağına dair inancımızla nemli havayı içimize çekiyorduk. Ancak böylesi bir denemede öleceğimiz yerin önemi kalmayacaktı. Hem ne fark ederdi. Burada ya da yataklarımızda sona ersek de, bedenlerimiz üzerindeki hakkımız aynı olacaktı. Hiç. Bedenlerimiz, eski günlerde ya da yeni günde, yine orada öyle açıkta, bizi bulacak kişilerin durgun gözlerinin gölgesinde kendilerini sergileyeceklerdi. Serzenişlerimiz son bulsa, son bir çabayla, tam ölürken son bir hamleyle yataktan ya da güverteden fırlayıp kendimizi boşluğa, yere, pencereye, suya atsak, gücümüz son kez yettiğince uzaklaşsak, bir an için coşkun bir ferahlamayla, rahatlamayla, içtenliğin eşlik edeceği zihin berraklığıyla çabalasak da, o anda, kesin ve nihai anın geldiği saniyede belleğimize tıklım tıklım doldurduğumuz bütün görüntüler, sesler, duygu, öfke, zevk, izlenim, yanlış anlaşılmalarla, her birimizi kaplayan güven hissiyle hafifçe, hiç sakınmadan, büyük bir rahatlamayla kendimizi bıraksak ne fark ederdi. Hiç. Aldırmazlığı bozanlar, tekneyi kimin yönlendirdiğini sorgulayanlar oldu. Sahiden, bizleri bir bilinmezliğe götüren kamaradaki gölgeler kimlerdi, kimler bizi başka bir hayata doğru müjdelerle buraya toplamış ve kuruntularımızla böyle tedirgin, böyle korkmuş görüp de ileri çıkmıyor, rotamızla ilgili bilgilendirmiyor, birkaç cesaret sözcüğü fısıldamıyor da her bir köşede yanındakine ve karşısındakine dikkatle bakıp, tehlike hissettiği anda aniden fırlayıp düşmanının gözünü çıkarmak üzere hamle yapacakmış gibi tetikte beklememize göz yumuyordu. O aşağılık pislikler demişti, yaşı geçkince olan, güvertede denge konusunda nasihatte bulunanlardan biri, belki de bunların hepsi bir tuzak, hepimizi öldürmek üzere böyle tıkış tıkış, üst üste dizmişler, birbirimizin korkusunun kokusunu içimize çekip iyice ağırlaşalım diye toplamışlar, suda öylece terk edip geride bıraktıklarımızı toplayacaklar, hava dönüyor, fırtınaya girmeden geri dönüp başkalarına sözler verecekler, belki yakınlarımızı, sevdiklerimizi, sevmesek de adı sanı kalmayacak şekilde uzaklaşmasına, isimlerinin ve bedenlerinin unutulmasına dayanamayacağımız, tanımadığımız ama tanımış olsak kadehlerimizi, üzerimizdeki örtüyü paylaşacağımız nicelerini de bizden sonra yarı yola kadar taşıyıp yine geri dönecekler, diye haykırdı. Ayaklandık. Suya uzanmış sisin en uzak noktasından sadece bazılarımızın duyduğu bir düdük sesi gelmiş gibi aynı anda ayağa kalktık, dengemizi bulmakta zorlanmadan, rüzgârın şiddetinden hiç mi hiç etkilenmeden, bir hamleyle, coşkun bir ferahlamayla, rahatlamayla, içtenliğin eşlik edeceği zihin berraklığıyla, belleğimize tıklım tıklım doldurduğumuz bütün görüntüler, sesler, duygu, öfke, zevk, izlenim, yanlış anlaşılmalarla, her birimizi kaplayan güven hissiyle, hiç sakınmadan, büyük bir rahatlamayla ayağa kalktık ve hep birlikte kamaraya yürüdük. Yürüdük çünkü yürümek zorunda olduğumuzu, yeni bir günü görebilmek için birbirimize tutunarak, önlü arkalı tek sıra dizilip bu yolculuğa dair hesap soracağımız, bizleri böylesine değersizleştirmiş, mahvetmiş, sözde masumane bir umutla yeni yaşamlarımıza götürecek diye yola çıkarmış, bunu yapmak yerine bayağılaştırmış, unutturmaya yeltenmiş, hayal edebileceğimiz en korkunç bu kişilerden hesap sormamız için yürümek zorunda olduğumuzu artık biliyorduk. Kamarada teknenin yalpalamasında kıpırdayan gölgelerin, koltuklara öylesine atılmış elbise parçaları olduğunu gördüğümüz an vuran dalganın yüzümüze vuran tadında tuz ve kül vardı. Bazılarımız üzerimize kapanan kocaman çatırtı ve ardından gelen suda boğulma korkusuyla korkuluk demirlerine yapıştı, demirlere sarıldı, demirleri ısırdı. Bazılarımız kendini yere attı, bazılarımız diğerine tutunmaya çalıştı, bazılarımız teknenin gerisine koşmaya çalıştı, koşarak geriye, iskeleye ulaşacakları yanılgısıyla delirmişlerdi, fakat insan, ölümün kendi kararının dışında gelişen bir zorunluluk, bir çağrı, bir meslek, yersiz yurtsuzlaşma çabası, yola çıkma, yokuş çıkma, bayır aşağı koşma hali olmadığını, birazdan, az sonra, o anda gerçekleşeceğinin kesinliği karşısında, keskin bir sızıyla ne yapacağını bilmeden bakıyor, baktığı yerde, baktığım yerde, tam karşımda, ileride, üzerimde, ağzımda, küllü suyun tadıyla, karanlığın en ucunda, ince, ipince ışığın görmüşken, tam elimi uzatıp aydınlığa dokunursam tekneden çıkabileceğimi aklımdan geçirmişken, ışığın hepimizin üzerinde, hiç acelesi yokmuşçasına, bizim sonsuza dek vaktimiz varmışçasına ağır ağır, nazlı nazlı örülen duvarın son tuğlasıyla birlikte karardığını gördüm.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR