Beklendiğinde Gelmeyecek Olandır Sevda
9 Eylül 2018 Öykü

Beklendiğinde Gelmeyecek Olandır Sevda


Twitter'da Paylaş
0

Güneş odayı olağan durumunun ötesine taşıyor, zamanı sarartarak onun geçmişe yolculuk etmesine neden oluyordu. Perdeler günler, hatta yıllarca asılı olduğu pencerede yaşlanıyordu. Uyku çoktan terk etmişti gözlerini, yatağında bir o yana bir bu yana dönüyor, odanın içinde bir uyuşukluk hali yarattığına inanıyordu. Pencereden rüzgâr eşliğinde gelen taptaze bir toprak kokusu kentin gece yağmuruyla buluştuğunu kanıtlıyordu. Yavaşça doğruldu yatağından, duvardaki saat kuşların henüz kimse yokken az evvel kahvaltı ettiklerini gösteriyordu. Erken uyanmıştı, gitgide sarı renge bürünen bu odada bugün sararmaya hiç niyeti yoktu. Hazırlandı, ruhuna baskın gelen sıcacık bir çay içme arzusunu kısa bir müddet erteledi. Ona ait olmayan anahtarını, belki de bir anahtara hiçbir zaman sahip olamayacağını düşünerek çıktı odadan, otel görevlisine selam verdi.

Behçet, "Cezmi abi yine aynı yere mi?" diye sordu. Gülümsedi Cezmi, cevap vermedi. Tarlabaşı’nda küçük bir motelde kalıyordu Cezmi. Bu kente ait olmadığını düşündüğünden bir ev edinmeye çalışmadı hiç. Bir ev büyük gelirdi ona, iki göz kutu gibi bir ev büyük gelirdi. Bir başınaydı, Ayten’i gideli gidip de dönmeyeli epey zaman olmuştu. Ayten olsaydı, diye geçirdi içinden, kıyıda köşede biriktirdiği parayla bir ev tutardı ona. Belki mutlu etmezdi bu ama başlarını sokacak yuvaları olurdu en azından. Cezmi eve yuva gözüyle bakardı hep, yuva ise ona hiçbir zaman tek başınalığı ifade etmezdi.

Her pazar yaptığı gibi çayını, simidini alıp Karaköy İskelesi’nde Ayten’ini beklemeye gitti. Yıllar evvel buradan yolcu etmişti onu. Ayten çocukluk arkadaşıydı Cezmi’nin. Cezmi vurgundu ona. Yıllar evvel Ayten’in aklına girmiş, içinde deniz olan bir şehirde yaşamak isteyen Ayten’i okumak için İstanbul’a gelmeye ikna etmişti. Öğretmen olacaktı ikisi de. Ayten her gün okuldan sonra denizin üzerinde bir gelin gibi süzülen vapurları izlemeye giderdi iskeleye. Binemezdi kolay kolay, içini alır götürürdü deniz. Denizi ve vapurları hep ulaşılamaz hissetmek istediğinden yeltenmedi hiç. Yalnızca doymaksızın seyrederdi. Varsa da özel bir nedeni, Cezmi soramadı hiç, sustururdu Ayten ne vakit konu açılsa, kalkıp giderdi. Bir gün fırtınada gözleri önünde Boğaz’ın sularına bir kadın düştü vapurdan. "Anne," diye haykırdı Ayten, öne atıldı, Cezmi tuttu onu. Tutmasa atlayacaktı canı pahasına. Her gece rüyasında annesine elini uzatamadığından bu kadına can olmak istedi Ayten. Cezmi tuttu, ona yaşamı hatırlattı. "Olur da bir gün bir sebeple binersem bu vapurlara, deniz bırakmaz beni, tıpkı annemi bırakmadığı gibi," dedi Cezmi’ye. Cezmi sıkıca sarıldı ona, dile dökemedi ama içine döktü cümlelerini bir bir. Bırakmayacaktı asla, sevdasını kaptırmayacaktı serin sulara.

Okullarını bitirdi her ikisi de sonra zorunlu görevle yolları ayrıldı. Ayten doğduğu memlekete Mersin’e gitti. Cezmi İstanbul’da bir lisede göreve başladı. Bu durumda gitmek Ayten’e, kalmak ve beklemek daha o zamanlardan Cezmi’nin payına düşmüştü. Ayten için biraz da olsa iyi oldu bu, annesinin ölümünden sonra beli doğrulamayan babası ve iki kardeşiyle ilgilenecekti. Cezmi de ara sıra tatillerde onu görmeye gelecekti. Uzun süre mektuplaştılar, Cezmi deniz kokan cümlelerini ardı ardına sıralar, martılarla dolu vapur iskelelerinin kartpostalını gönderirdi Ayten’e. Bilirdi ki denize olan tutkusu annesine olan tutkusuydu, bir nebze de olsa bunu gidermeye çalışırdı. Ayten de ikisinin doğduğu topraklarda dağlarda açan menekşelerin kokusunu yazdığı cümlelere eklerdi. Cezmi umutluydu, omuzlarından uçuruyordu Ayten’e olan sevdasını. Bekleyecekti, bir evin sahibi gelene dek yalnız başına, sessizce bir sokakta beklemesi gibi.

Mevsimler değişti, Cezmi Ayten’ine karşı bir gün bile değişmedi. Azalmadı hiç duyguları, takvim yaprakları azalsa da bir bir. Ayten ile yuva kuracağı evi dahi bulmuş, her gün kapısında kimseye tutmasın diye nöbet tutmuştu. Ta ki mektupların geliş aralıklarının esnediği zamana dek. Ayten gelecekti ama sözcükleri gelmiyordu son bir haftadır. Bir kuşun kanadına konardı, bir yazarın düşüncelerinde yer eder bir kitabın sayfasına sıkışırdı, bilet parası olmasa da bir yolunu bulup trene atlar gelirdi oysaki cümleler, biliyordu Cezmi. Ve biliyordu Ayten’in kendisinden haber alamayınca Cezmi’sinin deliye döneceğini. Haftada bir konuşabiliyorlardı telefondan çünkü yalnızca hafta sonları kasabaya gidiyordu Ayten, oradan haberleşiyorlardı. Şimdi ne ses vardı ne soluk. Zaman Cezmi için önce sarardı, sonra griye döndü. Deliye döndü, daha da haber alamasa bırakıp gidecekti. Penceresine kaç kuş çarptı beklediği fırtınalı akşamlarda, kaç kâbus ona uykuyu uğratmadı gecelerdir. Bu sessizlik kötüye yorulur diye geçirirdi içinden bizim oralarda, ama yormadı. Dalından kaç yaprak sararıp düştü bu sonbahar…

Bir sabah ansızın Ayten’in İstanbul’da olduğunu öğrendi. Babası hastalanmış, onu en iyi doktorlara göstermek için İstanbul’a getirmişlerdi. Ayten bir vakit bulup da arayamamıştı henüz Cezmi’sini. Onca telaşın arasında, özlemin yokuş olup uzadığı şu yollarda sesini ulaştıramamıştı ona. Her gece yanında uyuyup uyandığı babasına bir sabah seslendiğinde ses gelmediğini anladığı an şehrin serin suları gelip yaşamına dolmuş, Ayten boğulur gibi olmuştu. Önce annesini almıştı bu şehir, şimdi de babasını. Sanki ondan kaçtığı için deniz ölümü doğurup yaşamına doluyordu, bir ölüme daha gebe kalmasın diye Cezmi’sine ulaşmak için atladı vapura korkuyu yenerek. Çünkü biliyordu, her pazar Cezmi orada onu bekleyecekti, çünkü ayrılmadan evvel Ayten ona, "Olur da bir gün haber alamazsak birbirimizden bil ki yollar boyunca değil, dolup dolup taşan dalgalar boyunca geleceğim sana. Çünkü annemi aldı, kaçtıkça bir şekilde ona geri dönmemi sağladı. Sen burada bekle beni, benim yollarım buradan sana çıkacak," demişti. Cezmi konuşturmamıştı onu, "Olmaz öyle şey. Sevda yürekte büyüyen tehlikeli bir yolculuğun hedefi olamaz. Etme, söyleme Ayten’im," demişti. İşte Ayten o gün oradaydı. Haber kanallarının Boğaz’da korkunç kaza diye yayın yaptığı o gün, vapurdaydı. Bu defa dalgalar serin olmaktan çıkmış, şehrin koynunda alev alan vapuru söndürememişti yağmurlar. Ayten büyüyen alevlerin koynunda kalsa da kendini Boğaz’ın sularına atamamıştı. Çünkü biliyordu, deniz ulaştırmazdı onu Cezmi’sine, suları boyladığı an alırdı ömürden geri kalan yıllarını. Deniz kendisini zamanla temizler, barındırdığı ne varsa canlı ya da cansız kıyısına sürüklerdi. Cansız bedeni ulaşmasın diye Cezmi’sine yüreğindeki yangınla Boğaziçi’ne kor oldu. O gün bugün Cezmi her pazar bekler onu iskelede. Hiçbir zaman inanmadı Ayten’inin şehrin yüreğini yakan o vapura bindiğine. İşte bu yüzden bir yuvası değil, bir odası oldu hep. Anıları sarardıkça, ömrünün saçları ağardı ama kararmadı yüreği, şehir karanlığa teslim olsa bile. Ayten hiç gelmedi, Cezmi hep bekledi.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR